Kadınlara karşı suçlar, ayrımcılık ve ihlaller bakımından toplumsal sorun erkeklerin adil yargılanma hakkının sağlanamıyor olması değil, kadınların türlü nedenlerle kendini ifade edemiyor, ifade ettiğinde beyanının ciddiye alınmıyor, özenli soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin işletilmiyor olması.

Güneş Terkol, “Orada Değildi ve Duyduklarına İnanamadı”, 2019

Bu yazıyı esasen, daha önce bir kadın tarafından ifşa edilmiş bir erkeğin, “mahkeme kararıyla aklandığı” şeklindeki iddiası üzerine Twitter’da kendi eşrafından tebrikleri kabul etmesi, bu durumun da halihazırda bu mesele ve başka meseleler üzerinden çatışmalı olan, aşağıda kabaca tarif edeceğimiz konunun bir tarafgirlik tartışmasına dönüşmesi, “iki taraf” arasındaki tartışmayı yeniden alevlendirmesi üzerine yazmak istedik. Söz konusu erkek, bu yazıyı okuyanlar için tanıdık bir isim, U.Ö., “temizliği ve sütten çıkmışlığıyla” Twitter’da gönenmeye ve zaferini kutlamaya devam ederken, bazı eşitsiz ve ifade özgürlüğü hakkının gerisinde kalan (even in Sweden) bir takım yasaların ve sosyal medyanın sağladığı avantajları kullanmaktan geri durmuyor.

Bu durumun ifşa ve şikayetlere konu olmuş bir erkeğin, U.Ö.’nün faydalanabileceği bir olanağı açtığını, onun da bunu kişisel bir gururlanma haline, hatta bol bol RT yaparak kadınların gündemini işgal etmeye götürebildiğini, bir erkeğin “taciz etmediği için” sıraya girilip tebrik edildiğini görmek üzüntü verici oldu. Duyulan bu üzüntünün politik olarak neye denk düştüğünü de hem bu örnek hem başka haller ve örnekler üzerinden yazmadan edemedik.

Bahsi geçen cinsel taciz ve zorbalık ifşasının son perdesi, İsveç mahkemesinde sunulan bilgi ve belgelerden anladığımız kadarıyla, ifşa edilen kişi tarafından açılmış olan defamation (karalama) davasında, ifşada bulunan kadının cezalandırılması yönünde kararın açıklanması. İsveç mahkemesinin kararlarını açıklayan ifşa edilen kişi hukuk kavramları, yorumlar, mahkeme kararları, tanık beyanları gibi deliller ile ifşada bulunan kadının iddialarını bir bir çürüttüğünü iddia ediyor. Sosyal medya ifşa, adalet arama, adalet bulma, suçlama ve aklama alanı olarak tercih edildiğine göre, herkes her belgeyi, kendi yorumunu, kendi beyanını açıklıyor. Açıklayabilir. Ancak nedensellik bağı, elverişli delil, anlayış ve izan diye de bir şey var.

Hakkında ifşa beyanı olan kişi de kendi bakış açısından, eldeki delilleri ile, olayları yorumlayabilir. Fakat meselenin, sosyal medyada, taciz ve zorbalık beyanı ile başlayan, sınırların, ayarların hiç tanınmadığı –meseleyi Twitter kavgasına hapsetmiş ve politik tartışma yerine kişisel saldırı boyutunda tartışan her iki tarafta da bir ayarsızlık halinin çeşitli ölçeklerde mevcut olduğuna dikkat çekmek gerekiyor-, ilkesel değerlerin en basit ve temel olanınına bile saygı gösterilmediği bir maç müsabakası gibi organize olmuş olayda, bir taraf zafer ilan etmiş, zafer ilan eden tarafın takipçi kitlesi beyanda bulunan kadını iftiracılık ve yalancılıkla suçlamış, kadının beyanı esastır gibi ilkelere saldırılar –bu konuda hiçbir fırsat kaçırılmaz- tartışmanın ana ekseni olmuş, olaydaki erkek kişi ile el sıkışma ve “bir kadın ve networkü” nihayet alt edildiği için tebrik etme, özür çağrıları gibi bir gövde gösterisine dönüşmüş olmasından duyduğumuz rahatsızlıkla biraz hukuk biraz feminizm ve kadın dayanışması konuşmak istiyoruz.

Peki, Twitter kamusal alanında, bir kesimin, sadece ve sadece kişisel kindarlık hatta nefrete varan duygu durumuyla yazıp çizdikleri bir hal söz konusuyken, herhangi bir meselede gerçekten politik bir tartışmaya katkı sağlanabilir mi?

Bu soruyu yazının tam ortasına bırakıp, aşağıda hukuki kavramları ve adaleti tartışarak, yazıyı bu sorunun cevabı ile bitirmek istiyoruz.

Şiddet deneyiminin biricikliği ve bilirkişisi

Güneş Terkol, “Orada Değildi ve Duyduklarına İnanamadı”, 2019

Olayda açığa çıkan bilgi ve belgeler; bir kadının beyanı (esasen olay özelinde birden fazla kadının aynı U.Ö. ile ilgili benzer bir örüntüye işaret eden beyanları da mevcut, ama bu olaya odaklanmak istiyoruz), kadın tarafından çalıştığı üniversitenin ilgili birimlerine yapılmış şikayetler, bir üniversite dekanının tanıklığı ve e-mail yazısı, davranışları bu şikayetlere konu olmuş erkek tarafın avukatının kadına göndermiş olduğu iki ihtar belgesi, İsveç mahkemesinde açılmış iftira davası kararı ve bu kararın erkek tarafından, kendisine yönelik kadın tarafından dile getirilen tüm iddiaların çürütülmüş olduğuna dair açıklamaları yer alıyor.

Hukuki bir takım kavramlar ve sonuçlar oldukça başarılı bir iletişim çalışmasının konusu yapıldığından, bir “suçlu” (kadın) ve “aklanan” bir erkek ortaya çıktı. Gerçeğin böyle olmadığı son derece açık olmasına karşın, kelimelerin, ifadelerin cımbızlanması yöntemiyle yapılan açıklamalara, yarısından çoğu hakaret, dalga geçme, ironi soslu laf kalabalıklarına, hakikatli bir araştırma yapılmaksızın (iradi ya da değil) “aklandı” manşetleriyle yazılan haber metinlerine rağmen, gerçeğin ne olduğuna kıymet veren insanlar birkaç gündür İsveç yasalarını öğrenmeye çalışıyor, İsveç’te kadına yönelik şiddetle ilgili genel ve baskın politik ortam hakkında fikir edinmeye çalışıyor.

Oldukça basit bir vaka ancak, sosyal medyada çeşitli tweet zincirleriyle var olan hukuki durumun, hukuki kavramların ve süreçlerin saptırılması ile karşı karşıya olduğumuz için bu gelişmeleri sıra sıra aktarmak istedik.

  1. Kadın, kendisine yönelik taciz ve ısrarlı takip, zorbalık iddiası ile üniversitede idari bir soruşturma açılması için şikayette bulunmuştur.
  2. Üniversite dışardan biri ile anlaşmış ve konunun araştırılmasını istemiştir. U.Ö.’nün beyanlarına göre bu kişi psiko-sosyal uzmanlık alanından bir rapor hazırlamış ve üniversitede ilgili kişilere sunmuştur.

U.Ö., üniversitenin idari bir soruşturma açmamış olduğunu ifade ediyor ve “bakın idari soruşturma dahi açılmamıştı hakkımda” diyor. Konunun detaylarına hakim olmadan sadece mevcut bilgiler ile şu değerlendirmeyi yapmak gerekiyor; şikayetlere rağmen idari soruşturmanın açılmamış olması, sadece bir psikolog değerlendirme raporu üzerine gayri resmi olduğu ifade edilen bir e-posta ile konunun geçiştirilmiş olduğu anlamına gelemez mi? Gerçekten kurum içi taciz ve zorbalık şikayetine yönelik olarak özen yükümlülüğüne uygun (soruşturma süreçlerinde de uyulması gereken ilkeler vardır) bir sürecin işletilmiş olduğu anlamına mı gelir?

  1. Bu sürecin sonunda üniversite dekanı tarafından, U.Ö.’ye, davranışlarının profesyonel olmadığı yönünde, ortada bir sorunun mevcut olduğu ve bu sorunların da U.Ö. ile kadın arasındaki hiyerarşik farktan kaynaklandığı ve kıdemli bir akademisyenin daha sorumlu olması gerektiğine kanaat getirilerek resmi bir uyarı olmamasına karşılık, kendisine uyarıdan önce e-posta yoluyla bir ön uyarı iletilmişti. (Mahkemede yaptığı tanıklık beyanı bu yöndedir).

Bahsi geçen profesyonel olmayan davranışlar neden gayri resmi bir ön uyarı konusu yapılmıştır da resmi bir süreç işletilmemiştir? (Bu soruları kimseyi suçlamak için sormuyoruz, kişilerden bağımsız herhangi bir şikayet sürecinde özen yükümlülüğünü tartışmak için soruyoruz.)

  1. Çeşitli şikayet süreçlerini işleten kadına, U.Ö.’nün avukatı tarafından gönderilen iki ihtar mektubu mevcuttur.
  2. U.Ö., İsveç yasalarında kendi avantajına yorumlanabilecek yasal nedenleri kullanıp, “defamation” olarak adlandırılan karalama davası açmış ve tazminat kazanmıştır. Dava U.Ö. lehine sonuçlanmış çünkü kadın ifşa beyanlarında taciz ifadesini kullanmış ve U.Ö.’nün tacizden ceza aldığını iletmiştir. Üniversite dekanı ise cinsel tacizden değil, profesyonel olmayan davranışlarından dolayı e-posta ile ihtar edildiğini (resmi bir uyarı olmasa da) ifade etmiştir. Bu aşamada İsveç’in defamation (karalama) konusunda usulen sıkı hukuk kuralları devreye girmiş ve kararı U.Ö.’nün lehine vermiştir. Çünkü U.Ö.’ye üniversite tarafından cinsel tacizden verilmiş bir uyarı mevcut değildir ancak U.Ö.’nün hiyerarşik olarak üst kıdemde olmasının sorumluluklarını almaması ve kadına yönelik profesyonel olmayan davranışlarından dolayı almış olduğu bir ön uyarı mevcuttur.

Daha açık nasıl olabilir bilmiyoruz ama İsveç mahkemesinin şekilsel ifadelerin kullanım biçimlerine dair sadece ve sadece şekilsel bir yargılama yapıp, ifadenin kullanım biçimi üzerinden verilen bir karar, kadını cinsel taciz ve zorbalık iddiasında yalancı yapmadığı gibi kimseyi de aklamaz.

Aslında bu dava, yakın zamanda, Musa Orhan davası ile ilgili yargılanan hakkında “şerefsiz” ifadesini kullanan Ezgi Mola’ya karşı, Musa Orhan’ın avukatı tarafından işletilen hukuki sürece benziyor. Ezgi Mola’nın ceza almış olmasının Musa Orhan’ı akladığı anlamına gelmediğini söylemeye gerek yok. Cinsel saldırı suçu ile yargılanan Musa Orhan’ın tutuksuz yargılanmasına karşı tepki gösteren -Ezgi Mola’nın kamusal kimliğini göz önünde bulundurduğumuzda, kamusal bir tartışma haline dönüşmüş yargılama sürecinin ayrımcı pratiklerine karşı ifadeleri, tartışmaya katkı sağlaması bakımından ifade özgürlüğüdür- Ezgi Mola ve destekçilerine karşı, Musa Orhan’ın avukatı tarafından başlatılan hukuki süreçler, Musa Orhan’ın cinsel saldırı suçundan aklanması amacını değil, yargının eleştiri konusu pratikleri hakkında konuşan kişileri susturma hedefine yönelmiştir.

Eğer hukuksal kavramlar, davalar ile konuşacaksak, uyarı ile ön uyarı birbirinden ayrı tutularak “aklanma” iddiasında bulunuluyorsa, ince eleyip sık dokuyacaksak, öncelikle daha makro konuları birbirinden ayıralım. Hangi dava nedir, ne değildir, hangi delil neyi ispatlar neyi ispatlamaz? Adaletin terazisine ne koyup ne alacağız? Bir davanın sınırlılıkları nelerdir neler değildir sorularının cevapları hakikat ile ilgilidir ve laf bulandırmaya gelmez.

Somut olayda da, beyanda bulunan kadının deneyimlediğini ifade ettiği davranışların olmadığına yönelik hiçbir mahkeme kararı yoktur.

İsveç mahkemesinin kararının dayandığı İsveç’te “defamation” konusundaki yasanın uygulanma biçimi ile ilgili iyi bir bilgilendirme açıklaması şu tweet zincirinde yer alıyor. İsveç’te söz konusu yasa ve bu karar, çoğunlukla aktivistlerin, sivil toplum kuruluşlarının ifade özgürlüğüne müdahale etmek amaçlı açılan SLAPP davalarını hatırlattı. İngilizce kısaltmasının anlamı tokatlamak olan SLAPP (Strategic Litigation Against Public Participation), belirli konularda ifade özgürlüğünü (sert ifadeler dahil olmak üzere) kullanan kişilere karşı başlatılan susturma, gözdağı verme amaçlı ceza davalarıdır. Bu davalarda da, hakkın özü, meşruluk gibi tartışmalar değil, ifade, kavram ve hukuk kurallarının dar yorumlandığı ve teknik bir meseleye indirgenmesi sözkonusu olur. Sonuçları itibariyle bu davalar konuşmak isteyen, kendini ifade etmek isteyenleri susturma amacı taşır.

Yargının cinsiyetçi pratiklerinden feminist politika deneyimimizle çok iyi biliyoruz ki, cinsel taciz olayları her zaman somut delillerle kanıtlanabilen ihlal davranışları değildir. Bu nedenle bu konuda yürütülen yargı süreçlerinde bile büyük çoğunlukla adalete ulaşılmasının mümkün olmadığını biliyoruz. Tam da bu nedenle, kadın dayanışmasının yarattığı bir alan olan, kadınlar konuştuklarında onları susturanlara karşı kadınlara yalnız değilsin demek için #Metoo demedi mi milyonlarca kadın? Tam da bu nedenle hukuk önünde bazı davalar kazanılamasa da ve hatta bazı kadınlar, adalet aramayı bile bir kenara bırakıp, kendi hayatlarında başka türlü bir güçlenme sürecini inşa etmiyor mu ve bu yolda kadın dayanışmasının anlamı çok mu anlaşılmaz?

Kadınlar mahkemelere gitmesin, erkekleri sosyal medyada ifşa etsin bir kenara çekilsin, erkekler de ifşa edildikleri ile kalsın, suçlu ilan edilsin demiyoruz. Sistematik ve tarihsel bir mağduriyetin taşıyıcısı kadınlık deneyiminin talep ettiği toplumsal adalet böyle basit bir tespite indirgenemez. Kadınlar konuştuklarında bir soruna işaret eder, bu sorun yaşadıkları deneyim nedeniyle ilgili mercilere başvurduklarında maruz kaldıkları negatif deneyimi ya da neden mahkemelere başvurmak istemediklerini, cesaretlerinin kırıldığını ifade ederler. Kadınlara karşı, hepimizin malumu, bir adaletsizlik ortamında ifşa kültürüne saldırmak ve suçlamak yerine bu kültürü nasıl sadece sosyal medya suçlamasına dönüşmeyen ve kadınlar için adalete katkı sağlayan kolektif bir akıl yorma ile kurgulayacağımızı, ifşanın toplumsal hukukunu konuşmamız gerekmiyor mu? Bir kadını ifşaya sürükleyen, cinsiyetçi yargı pratiklerine ek olarak, kurum içinde kişilerin kendilerini güvende hissedebilecekleri, bağımsız, özenli politika belgelerinin ve mekanizmaların yokluğunu ve/veya işletilmemesini, bazı kurumlarda ve belirli yapılarda kadınlara karşı toksik kültürü anlamaya çalışmak, eleştirmek ve feminist politikanın konusu yapmak önceliğimiz olamaz mı? Zira bugüne kadar konuşan hiçbir kadının bu süreçten dayanışma adına bir fayda sağladığını, kadınları konuşmaya teşvik eden güvenli alanların inşa edilebildiğini göremedik.

Önümüzdeki davaya (kadının tazminat ödemeye mahkum edildiği dava) dönersek bu davanın, bir cinsel taciz ve zorbalık şikayetinin yargılamasına ilişkin bir dava bile olmamasına karşın nasıl oluyor da kadının şikayetlerinin yalan olduğu ve şikayet edilen kişinin aklandığı sonucu çıkarılabiliyor?

Örneğin bir kullanıcı, “ortada herhangi bir e-posta yazışması ve telefonla konuşulduğunda bir tanık olmadığına göre, nasıl bir ısrarlı takip bu” diye soruyor kendisinden son derece emin bir şekilde. “İki tane avukat ihtarı mı ısrarlı takip anlamına geliyor” diye soruyor. Oysa söz konusu avukat, ihtarlardan birinde, özellikle kadına hem kadın hem göçmen/yabancı olduğunu hatırlatan şu ifadelere yer vermeyi tercih etmiş mesela: “Metoo hareketinden oldukça etkilenmiş olduğunuz açık… ifade özgürlüğünün İsveç’te bile bir sınırı var.” Kadın ve erkek arasında şiddet olayları genelde hukuk mecrasına intikal ettiğinde, hukukun bazı araçları da şiddet aracı olarak kullanılabilir. Çekilen ihtarlar, avukatlarla korkutmalar. Yine olaydan ve taraflarından bağımsız olarak bir ihtimale işaret etmek gerekirse, benzer nitelikli ihtarların, şikayet hakkını kullanan kadına karşı parmak sallama ihtarları olarak kadınların şikayet etmesine karşı soğutma etkisi oluşturmak amaçlı hukuki hamle olarak kullanılma olasılığını görmezden gelmemek gerekiyor.

Açıklanan son İsveç mahkemesi kararı sosyal medyada, kadının beyanını hiçleştirip, sanki cinsel taciz ve zorbalık konusunda özen yükümlülüğüne uygun bir hukuki yargılama yapılmış ve karar verilmiş gibi “aklanma” olarak yorumlandı ve bir zafer ilan edildi.

Bununla birlikte, bir kadının cinsel taciz ve zorbalık ile ilgili beyanının, sadece ifadelere ilişkin katı şekilsel değerlendirmelere dayanarak verilmiş kararlar ile boşa çıkarılamayacağını bilmek için feminist olmaya ya da hukukçu olmaya gerek yok, olayın özünü anlamak, makul olmak ve iyi niyetli olmak yeterli.

Bir kadının cinsel taciz ve zorbalık şikayet ve beyanına cevap olarak, kadının profesyonel işi ile ilgili yeterliliğini tartışmak, feminist mücadelenin onlarca yıl içinde oluşturduğu şikayet beyanı ile ilgili olmayan hususlar (kadının karakteri, geçmişi vs.) üzerinden olayın çözümlenemeyeceği ilkesini görmezden gelmek anlamına gelmiyor mu? Örneğin, bir kadının, herhangi bir şikayetinin, kadının kriminal geçmişi ile değerlendirilerek sonuca bağlanması ne kadar doğru?

Feminizmin olmazsa olmazı bir ilke olarak: Kadınları dinlemek

Bu başlık altında feminizmin esası olarak kadınları dinlemek ve beyanın esas olmasının anlamını yorumlamak istiyoruz. Çünkü yazının konusu olan olayda, kadının beyanına saldırı ve beyanlarının bir takım hukuki süreçlere konu edilerek beyan ile ilgisi olmayan sonuç ve değerlendirmeler yoluyla söylediklerinin hiçleştirilmesi söz konusu.

Cinsel taciz, zorbalık gibi ihlaller (cinsel taciz bir suç olup, sistematik bir zorbalık davranışı, davranışın oluşma biçimi de neden olduğu sonuca göre bir suç kategorisine girebilir) şablon bir davranışa bağlı olarak oluşmaz. Bize bunu kadınların deneyimleri öğretti. Cinsel taciz, elleme, rıza dışında fiziksel temas, rıza dışında sözlü olarak cinsel imalarda bulunma gibi sayılan hareketlerle sınırlı değildir. Genel olarak iki kişi arasındaki hiyerarşik bir ilişkinin (bu hiyerarşik ilişkiye sadece basit anlamda ast-üst ilişkisi değil, iki kişi arasında cinsiyet, yaş, farklı güç dengelerinin varlığına göre karar verilir) üstün konumda olan tarafından, kötüye kullanma, haksız davranışta bulunma hakkını kendinde görme, iletişim kurarken iletişimin biçimi ve sıklığı konusunda sınırlarını ihlal edebileceği kanısına varma gibi davranış biçimleri sonucu oluşabilir.

Zorbalık bakımından her zaman bir cinsiyet örüntüsü olması gerekmez. İşyerinde mobbing, zorbalığın özel bir biçimidir. Herhangi bir örgütlü yapı içinde farklı güç dengeleri içinde de söz konusu olabilir. Ancak cinsiyet örüntüsünün de mevcut olduğunu yorumlayabildiğimiz olaylarda, cinsiyet örüntüsünün olduğu her durumu kadın erkek eşitsizliğinin neden olduğu kadınlara karşı ihlal ve ayrımcılık kategorisinde değerlendirebiliriz. Örneğin, bir kadının kendisi ile flört edilmesini istemediği, cinsel içerikli davetleri, ilişki ve iletişim kurmayı reddettiği için kadın ile aralarında olan hiyerarşik ilişkiden veya çeşitli güç dengelerinden faydalanarak gösterilen kaba davranışlar, cinsiyet örüntüsünün olduğu taciz davranışlarıdır.

Kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık hakkında -dünyadaki kadın hakları mücadelesinde olduğu gibi- Türkiye’de de kadına yönelik şiddetin politikası kadınların deneyimleri ile oluştu. Feminist politikanın şiddet ve ayrımcılık karşıtı söylemi, kadınların deneyimlerinin, özellikle de maruz kaldığı davranış biçimiyle ilgili olarak -erkeğin, toplumun, karar verici mekanizmaların tepkilerine rağmen- kadının ne hissettiği, ne yapmaya karar verdiği, nelerden vazgeçtiği, neden mahkemeye, savcıya başvurmak istemediği, nasıl bir bedel ödediği gibi kadınların yaşadığı olayların analiz edilmesiyle, kümülatif olarak inşa edildi.

Kadınların şahit kabul edilmemesi, bir erkeğin sözünün iki kadının sözüne eş kabul edilmesi, mert, yiğit, delikanlı, aile babası, devlet erkanı gibi kalıplarda erkeklik yaşatılırken, kadınların dedikoducu, yalancı, sinsi, oyuncu, iftiracı gibi rollerde olmasının tarihselliği, modern zamanlarda kadınlara yönelik bakış açısının bir parçası olmaya devam etti. Ailede, polis merkezinde, yasalarda, mahkemede, okulda, işyerinde kadının erkeğe göre dezavantajlı kabul edilebilecek durumları ya kadına “hak” görüldü ya da kadınların bu dezavantajlı durum ya da kendi sınırlarının ihlali ile ilgili sözlerinden kuşku duyuldu. Kadının beyanı esastır ilkesini bir türlü sindiremeyen bir kesimin temel itiraz noktaları genelde “Kadınların her söylediğine inanacak mıyız” cümlesinde vücut buluyor. Hasbelkader hukuksal ilkeleri bilen veya bir kesim hukukçuların dem vurduğu diğer konu ise, erkeğin masumiyet karinesi ve şüpheden sanık yararlanır ilkesi oluyor. Fiilen “kadınların her söylediğine inanacak mıyız” tepkisi ile aynı yere denk düşüyor.

Oysa bugün, kimsenin reddedemeyeceği, kadınlara karşı eşitsizlik, ayrımcılık, şiddet gibi olguların yoğunluğu, evrenselliği, sistematikliği tarihsel olarak bugün bile, kadınların sözlerine inanılmaması, beyanlarına kuşku ile yaklaşılması, beyanlarının görmezden gelinmesinin, herhangi bir erkeğin, bazen erkeğin değil, mahkemenin, hakimin sözünün, kararının üstün görünmesine dayanmıyor mu?

Masumiyet karinesi ve şüpheden sanık yararlanır ilkeleri, ceza hukukunun bel kemiği ilkeleri olarak aynı zamanda hiçbir feministin, hiçbir insan hakları savunucusunun vazgeçemeyeceği ilkeler. (Ceza hukukunun evrensel masumiyet karinesi ve şüpheden sanık yararlanır ilkelerinin bu kadar saldırı altında olduğu bir hukuk sisteminde, bu ilkelerin sadece kadınların beyanı esastır ilkesi tartışılırken cabbarca savunulması da başka bir gösterge). Bu ilkelerin tarihsel varlık sebebi ise, bireyin tüm varlığı üzerinde sonsuz ve sınırsız iktidar sahibi olan devletin sınırlandırılmasını mümkün kılmak ve devletin adil yargılama yükümlülüğüne işaret etmek.

Günümüzde halen kadınlara karşı ayrımcılık, eşitsizlik, kadın-erkek arasındaki güç eşitsizliği, cinsel şiddet gibi kadınların hayatlarını ağır bir şekilde etkileyen ve toplumsal cinsiyet örüntüsünün mevcut olduğu suçlara/ihlallere müsait bir zemin hazırlarken, feminizm için, kadın hakları mücadelesi için temel kaygı konusunun erkeğin adil yargılanma hakkı olmadığı gayet açık. Çünkü kadınlara karşı suçlar, ayrımcılık ve ihlaller bakımından toplumsal sorun erkeklerin adil yargılanma hakkının sağlanamıyor olması değil, kadınların türlü nedenlerle kendini ifade edemiyor, ifade ettiğinde beyanının ciddiye alınmıyor, özenli soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin işletilmiyor olması.

Feminizmin asli soruları kadınlara karşı işlenen suçların neden siyah sayılar olarak kaldığı, kadın cinayetlerine giden yolda şiddetin neden önlenemediği, ayrımcılığın ve eşitsizliğin kadınların hayatları açısından neden bu kadar yakıcı olduğu, neden gözümüzü çevirdiğimiz her yerde erkekleri gördüğümüz ama kadınların neden hâlâ bir yerlerde olabilmek için tüm varlığı ile mücadele etmesi gerektiği üzerineyken, mevcut güç ilişkileri ve adalet bakımından, sanki mesele son derece teknik bir meseleymiş gibi ezbere kullandığınız “masumiyet karinesi” ve “şüpheden sanık yararlanır” ilkelerini, böyle bir dünyada, cümle içinde doğru bir şekilde kullandığınıza emin misiniz?

Kadınların beyanları esas alınarak şiddeti, sınır ihlalini önlemek için kurumlarda kadınları konuşmaya teşvik eden önleyici mekanizmalar ve politikalar oluşturulmasını, kadının beyanını esas alarak, beyanın somut, kritik ve önemli bir delil kabul edilmesini, etkili ve özen yükümlülüğü çerçevesinde araştırma, soruşturma ve değerlendirme yapılmasını talep etmek, nasıl ve hangi bağlamda masumiyet karinesi ve şüpheden sanık yararlanır ilkesine aykırılık oluşturuyor? Kadınların beyanıyla başlatılan hiçbir süreç, masumiyet karinesine ihlal oluşturmaz, olsa olsa cinsiyetçilik ve eşitsizlik savunucularının bu hukuki ilkeleri kötüye kullanmasına engel olur.

Mor Çatı, şiddete karşı feminist politikasını oluştururken, kadınlarla birebir görüşme yapan psikologlar, sosyal çalışmacılar ve avukatların kadınlardan duydukları, kadınlardan öğrendikleri ile şiddetin oluşması, devamı ve nasıl sonuçlandığında dair çok farklı biçimleri esas almış ve şu hakikat ortaya çıkmıştır: “her kadının şiddet hikayesi ve şiddet deneyimi biriciktir”. Şiddet hikayesinin biricik olduğuna dair bu feminist hakikat, kadına yönelik şiddet, ayrımcılık, taciz gibi cinsiyet örüntüsü olan hak ihlalleri bakımından toplumu ve karar vericileri, şiddet uygulayan ve şiddet gören öznelerin basmakalıp rollere hapsedilemeyeceği gibi şiddet davranışı ve şiddetten etkilenme biçiminin de belirli kalıp ve kutular içinde olmayacağını anlamaya, şiddeti bu perspektiften (kadın bakış açısıyla) değerlendirmeye ve tanımlamaya davet eder.

Mor Çatı’nın feminist politikasında değeri ölçülemeyecek kadar büyük olan, Mor Çatı’da 25 yıl boyunca gönüllü olarak şiddet gören kadınlardan başvuru almış olan Psikolog Feride Güneri’nin, kadının yaşadığı deneyimin biricikliği ile ilgili ifade ettiği şu cümle çok önemli; her kadın kendi yaşadığı şiddetin bilirkişisidir. Bunu da şu örnekle açıklar: Başvurucu kadının adı Sevgi’dir. Kendisine şiddet uygulayan koca, şiddet uygulama sıklığı içinde kendisine “Sevgi Hanım” diye hitap eder. Feride, bu hitap biçiminin nasıl bir şiddet davranışı olduğunu sorduğunda, başvurucu kadının yanıtı: “ne zaman evde sudan sebepten kırma geçirme, eşyaları atma, bağırma çağırma gibi davranışlar gösterecek olsa, bana hep Sevgi Hanım der”. Başvurucu, şiddet uygulayanın kendisine her “Sevgi Hanım” diye seslenişinde yaşadığı korkunun, yıllar içinde kendi hayatını, karakterini nasıl değiştirdiğini anlatır.

Yine Feride, şiddetin kanıtsızlığı ve biricikliğine diğer bir örnek olarak başka bir başvurusunu anlatırken, sıklıkla cimcikleme, kolunu bükme, fiziksel zarar verme deneyimini anlatır. Ancak başvurucu bu fiziksel şiddetin izlerini hiçbir zaman fotoğraflayamamıştır, çünkü şiddet faili doktordur ve ne zaman morluk, iz oluşacağını bilmekte ve tam sınırında şiddeti durdurmaktadır. Eskaza bir iz oluşsa, buzlarla kaplı küvete sokup, gerekli tıbbi uygulamayı yapıp izleri yok etmektedir. Kadın kanıtı olmadığı için mahkemeye başvurmaktan hep çekinmiştir.

Mor Çatı’ya başvuran bir başka kadın, kocasının sürekli olarak, televizyonda yılan belgeselleri açıp, zorla yılan belgeselleri izlettiğini ve fobisi hakkında sürekli şakalara maruz bırakıldığını anlatır. Kadının yılanlara karşı yüksek derecede fobisi vardır. Yılanları izlemek zorunda kaldıktan sonra her yerde yılan gören kadın psikolojik olarak maruz kaldığı etkiyi anlatır. Aynı koca kadınla sadece regl olduğu zamanlarda ilişkiye girmek ister, kadın istemediğinde günlerce küser (yılanlarla ilgili şaka yapmak gibi davranışlar gösterir), bu döngünün sonunda kadın istememesine, zevk almamasına, esasen rızası olmamasına karşılık, karşı karşıya kaldığı psikolojik baskılar nedeniyle regl dönemlerinde cinsel ilişkiye girmeyi kabul eder.

Bütün dünyada milyarlarca kadının bunun gibi milyonlarca farklı şiddet biçimine maruz kalması sözkonusu. Kimisinin açık delilleri var, kimisinin yok. Kimisinin şiddet anlatısını, beyanını ilk duyduğumuzda kendi zihnimizde anlamlandıramıyoruz, kimisinden kuşku duyuyoruz. Ancak şöyle bir feminist tarih var biliyoruz, eğer Mor Çatı, binlerce feminist avukat, kadın örgütü, şiddet beyanı ile başvuran kadınların anlatılarını ciddiyetle dinlemeseydi, “böyle şiddet davranışı mı olur” gibi kendi yaşam tecrübeleri ile sınırlı bir değerlendirme yapsaydı, kadınlara kuşkuyla ve onları yalancı çıkarmak motivasyonuyla yaklaşsaydı, kadınların anlatılarında çelişkiler arayıp, yüzlerine çarpsaydı hatta gidip bu konuyla ilgili Twitter’da kamuya açık bir biçimde uzun uzun erkek savuncusu floodlar yazsaydı, bugün feminist politika şiddete dair hiçbir şey üretemezdi. Belki feminist politika olmazdı. Feminist hukuk bakış açısından bahsedemezdik. Kadınların canları pahasına elde ettiği haklar olmazdı. Ve erkekler şimdi olduklarından çok daha rahat, kendilerini çok daha güçlü hissederek, daha yaygın bir biçimde şiddet ve zulüm uygulardı.

Nevin Yıldırım’ın maruz kaldığı sistematik cinsel şiddeti feministlerin anlayarak, Nevin için adalet isterken, iddianame ve mahkumiyet kararında Nevin’in aslında öldürdüğü adamla ilişkisi olduğu kanısına varan savcı ve mahkeme ile düşünme biçimlerimiz, delilleri değerlendirme yöntemlerimiz arasında çok büyük bir fark var; kadınların şiddet deneyiminin biricikliğini ve kadınları çıkışsız bırakan koşulları öğreten feminizm.

Erkek adalet değil, gerçek adalet sloganı, Türkiye’de kadın hareketinin akıllarımıza kazıdığı, belki de Türkiye’de kadınlara karşı hukuk arenasında ilk defa adalet talebini ana akım bir talep haline getirmiş bir slogandır. Kadın cinayetlerini, tecavüz davalarını takip eden feministler, kadınların bedenleri üzerinden cinsiyetçi karar ve uygulamalar ile ilgili, “adaletin tecelli ettiği” mahkemeleri teşhir etmiştir. Adalet sadece bir birey hakkında o kişinin rasyonel hayat planlarını etkileyen bir talepte bulunmak değildir. İyi ve doğru anlayışını desteklemek ve makul ve adil olabilecek koşulların oluşturulması olarak ifade edilen üst düzey ilkelerin de kurgulanmasıdır. Kadınlar için gerçek adalete dair bu bakış açısından, beyanda bulunan bir kadını “yalancı”, “iftiracı” çıkarmak için yapılan saldırıların, bugüne kadar verilen erkek adalet değil gerçek adalet mücadelesini nereye götürdüğünün hesabını yapmak gerekiyor. Kadının beyanına inanıp inanmamanız, beyanına katılıp katılmamanız kişisel bir meseledir, kadının  taciz ve zorbalık beyanına kamusal ortamda saldırıda bulunmak ve tüm kişisel kanılarınızla bütün gücünüzü kamusal ortamda kadını rezil etmek, yalancı çıkarmak için organize etmek ise kamusaldır ve feminizme zarar verir.

Hal böyleyken, U.Ö. davasında, U.Ö.’ye sosyal medyada canhıraş alkış tutarken taciz ve zorbalık beyanı sahibi kadını da yerin dibine sokan, bunu da ilgisi olmayan (dava taciz ve zorbalık iddialarının soruşturulmasına ilişkin bir dava değildir) bir mahkeme kararına dayandıran herkese, şu soruyu sormak istiyoruz: Şiddetin tarihi ve feminizmin bu tarih içinde ürettiği, kadınların deneyimlerinin biricikliği, şiddetin binbir veçhesi, kanıtsızlık gibi kadınları her alanda açmazlarda yapayalnız bırakan bilgiler feminist politikanın bugün birbirimize neden tutunmamız gerektiğini, kadın dayanışmasını da bu biricikliğin bilgisi üzerinden kurduğumuz ortadayken, bir kadının şiddet beyanı ile ilgili, şiddetin gerçek olmadığı konusunda nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?

Elif Uras, “No (Hayır)”, 2017

Karşı soru olarak siz şiddet beyanının gerçek olduğundan nasıl emin olabiliyorsunuz diye sorabilirsiniz. Biz şiddet beyanının gerçek olduğundan emin olarak kadın dayanışması göstermiyoruz. Şiddet davranışının her olayda farklı olabileceği, her kadının deneyiminin biricik ve çok farklı olabildiği, bizim, bireysel olarak şiddet diyemeyeceğiz davranışların da şiddet olabileceği, kadınların beyanına saygı göstermek, dinlemek, anlamaya çalışmanın, hiç değilse karşı saldırıda bulunmamanın feminist politikanın bir gereği olduğu, kadın dayanışmasının bunun gerektirdiği, kadını her alanda yapayalnız bırakmak üzerine kurulu olan dünyada yalnız kalmaması için, işyerinde, üniversitede, ev içinde, sokakta, siyasette, kamusal alanda her türlü şiddet ve ayrımcılığın önlenmesi için neler yapılması gerektiği, hangi politikaların üretilmesi için zorlayıcı olmak gerektiği, soruşturmaların adil bir şekilde yapılması gerektiği ve tam da yukarıda açıkladığımız şiddet davranışının o biricikliği, kadına hissettirdiği duygular ve kanıtsızlığı nedeniyle, hiçbir mahkeme kararının kesin olamayacağını bilerek hareket etmenin kadın dayanışması olduğunu biliyoruz ve bu bilgiyle hayatımızı kurguluyoruz.

Hatta daha da ileri gitmek gerekirse, kadınlar haksız çıksa bile, kadınlar şiddet uygulayanlara geri dönse bile kadın dayanışmasının -yüz yüze ve sosyal medyada ve her yerde- kadınlar için yaşamsal bir sığınak olduğunu, bazen kadınların sadece hayatta kalmak için her şeyi yapabileceğini unutmuyoruz.

Tüm bu ilkeler kümülatif bir biçimde hem mücadele eden hem şiddete uğrayan kadınların deneyimleri üzerinden şekillenen feminist yöntemin bir parçası. Sosyal medyada feminizm üzerine yazıp çizmek, hak savunuculuğu veya kuram-kavram üretimi yapmak istiyorsak, kadınlar olarak öncelikle kendimize feminist dediğimizde kadınlar arası bir hukukun, bir paktın parçası olduğumuzu aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Her birimizin bu anlamda elinde kamuya açık bir adalet ve vicdan terazisi var, özellikle de sosyal medyada hak savunucusu bir özne olarak yazmaya başladığımız her an bu böyle. Ve her zaman bir şey yazdığımızda o anda neyi büyüttüğümüzü ve yazdığımız şeylerin ve durduğumuz yerin feminist ilkelerimizle ve feminizmin kadını gözeten yöntemiyle ne ölçüde örtüştüğünü tartıp biçme gibi bir sorumluluğu alıyoruz kendimizi feminist olarak tanımlarken.

Yazılanlar ve yapılanlar neyi büyüttü?

Sosyal medyada feminizmin bayraktarlığı tartışmasına dönüşmüş, –garip bir şekilde– kadın dayanışması diye bir şey hiç olmamış gibi kadınların birbirlerine her türlü cinsiyetçi ve antifeminist söylemi ürettikleri bir ifşa kavgasına tanıklık ediyoruz.

Uzun bir dönemden beri de sosyal medyada TERF tartışmaları devam etti ve kendini feminist olarak tanımlayan kadınlar arasında gruplaşmalar ve tartışmalar yaşandı. Tüm bunlar bir çeşit hat ve duruş bölünmesiyle, benzer grupların, belirli konularda benzer tepki verir olmasıyla sonuçlandı. Bir kısım tartışma ise sadece ad hominem bir düzlemde büyüyerek ve feminist söylem çerçevesinin çok çok uzağına düşerek devam etti ve tüm bunlar kadın hareketine pratikte ve teoride fazla bir katkı sağlamayan bir zemin içine bu grupları hapsetmeye devam ediyor.

Bu tartışmalar üzerine de daha önce yazılar yazıldı, tweet’ler atıldı ve bazı kadınlar, LGBTİ+’lar ve kadın örgütleri de bunların dışında kalmaya devam etti. Tüm bunlar belki ayrı bir yazının/başka uzun yazıların konusu ancak, bir süredir beliren bir “feminizm” biçimi de tüm bu laf kalabalığının ortasında kendini belirgin kılmaya devam ediyor. Kendini belirgin kılmaya devam ederken, ekseriyetle erkek ve “sol” görüşlü olduğu göze çarpan bir taraftar grubunu (nasıl deniyor sizde, bir tribünü) uzun ve sert “flood”ların etrafına toplamaya devam ediyor.

Bir kadının taciz ve zorbalığa maruz kaldığı şeklindeki beyanına inanmak için tek bir neden bulamazken beyanda bulunan kadını, “kadının beyanı esastır” ilkesini zayıflatmakla suçlayan “gerçek feminizmciler” bir yanda. Kendileri şu son günlerde uzun mesailer harcayarak, birtakım erkeklerin de desteğiyle kadının beyanı ilkesini “bazı kadınlardan” kurtarmakla meşgul.

Karşılarına aldıkları grup ise kadının beyanı esastır ilkesini yozlaştırmakla itham ettikleri ve paradoksal biçimde “kadının beyanını sorgulamamakla” ve feminizmin ilkelerini “masum erkeklere” karşı sosyal medya zorbalığı yapmak için kullanmakla ve “networkçülükle” suçladıkları kadınlar.

Sol görüşlü ve kimi zaman milliyetçi erkeklerin onayını alabilen ve kendini “hakiki”, “sınıfsal” “hiç liberal olmayan”, “emekçi” feminist olarak tanımlayan bazı önderliklerin çizdiği yolda ilerleyen bu yeni ve “erkekler için makbul” feminizm, (ki bir kısmı TERF’likleriyle gurur duyduğunu da beyan ediyor) bir süredir karşısına bir “foncu networkü” alarak, her konu ve vakada benzer bir duruş sergiliyor.

Bu yasak filan değil elbette ve herkes, her istediğini, istediği şekilde sosyal medyada yazabilir. Ancak, bir yargıya da varmadan önce, bu “erkekler için makbul feminizm” kavramını öncelikle bir dayanakla önermek ve bu sosyal medya feminizmine yukarıda yazılan ilkeler ışığında bir soru sormak gerekir.

Bundan sadece bir beş yıl önce bile, kadın hakları ekseninde en basit bir önerme solcu erkeklerin tüylerini diken diken eder, dillendiren kadın örgütsel ve sosyal bir recme uğrardı. Şimdi aynı erkeklerin de sosyal medyada, sokakta, en basitinden İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkabildiklerini görüyoruz. Bu sahip çıkma halinin bu erkeklerin etrafındaki kadınlara ne gibi bir maddi manevi fayda sağladığını bilemiyoruz ve bunu her zaman sorguluyor olacağız.

Benzer biçimde bugün bir kamusal alan olarak sosyal medyada artık erkek lincine maruz kalmayan ve hatta erkeklerden onay alan bir savunuculuk biçimi var. Tümüyle olumsuz olmasa da bu, feminizm adına şüphe uyandıran bir durum. Tabii feminizmin popülerleşmesi ve popülist bir araç haline gelmesi bu durumun bir habercisiydi. KADEM’in kurulması da buna bağlanan bir işaretti örneğin.

Bununla birlikte, bu tür makbul savunuculuğun makul sınırlarını aşan LGBTİ+’lar, erkeklere “ters gelen” kavramları konuşan “abartan” feministler, yöntem ve ilkeleri hatırlatan ve yine “amma abarttın” tepkisi alan kadınlar ise aynı onay mekanizmasından geçemiyorlar.

Onlar bu genelgeçer onayı TERF’ler ve “dünya emekçi kadınlar günü” feministleri kadar kolayca alamadıkları için, her yeni kamusal tartışmada otomatik olarak “görünmez foncu bir networkün” bir parçası olarak görülmeye başlanıyor. Yüce İsveç mahkemesinin adeta “tartışılamaz ve tartışılması teklif dahi edilemez” kararı özelindeki konumlanma/konumlandırma da bu durumun yeni bir örneği oldu.

Yine, “erkekler için makbul feministlerin” edebiyat dünyasındaki ifşalarda aldıkları “kadınlar bakalım ne kadar doğru söylüyor” ya da “bu erkeklerin itibarları ne olacak” şeklindeki tutumda da feminizmin bağlamından ne kadar uzaklaşıldığı göze çarpıyor. Çünkü kadının beyanı ilkesi, yukarıda detaylıca anlattığımız gibi, dedektif titizliğiyle veya objektif septisizmle, ifşa eden kadının eğrisini doğrusunu didiklemek olmadı hiçbir zaman. Veya soğukkanlı bir hukuk uzmanlığı da değil ki biz masumiyet karinesini erkeğin itibarı uğruna masaya yatırıp tartışalım. Sahi biz ne ara, amacımızın sorgu yargıçlığı değil kadınlarla dayanışmak olduğunu unuttuk? Kendimize feminist diyorduysak, feminizmimiz bu noktada kadınlar olarak ifşa eden kadının kendisini sorgulama aşamasında, kamusal olarak didik didik etme aşamasında olmadığımızı, hatta böyle bir sorgulamaya girişmeye de hakkımızın olmadığını zira kadınlarla erkeklerin eşit olduğu bir dünyada yaşamadığımız hatırlatmalıydı bizlere. Bazılarımız refleks ve tartışmalarında bunu hatırlamadı.

İşte böyle böyle, toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık ile ilgili meseleleri ve olayları tartışırken feminizmi, feminist ilkeleri ve feminist yöntemi hatırlamama -belki de göz ardı etme- alışkanlığının sirayet ettiği polemikçi ad hominem bir “sözcüler grubu” ortaya çıkmış oldu. Elbette kimse kimseyi feminizmden aforoz edecek değil, ancak feminist ilkelerden ve yöntemden uzaklaşma halinin tehlikesine dair sorular sormaya hakkımız da var.

Kabul etmek gerekir ki feminizmin yeni ve farklı yorumları olabilir. Ve bizlerin de feministler olarak bunları yine feminist dayanışma ve empati, kadın deneyimine saygı gibi vazgeçilmez ve unutmamamız gereken ilkelerimiz çerçevesinde konuşmaya açık olmamız gerekir.

Böyle bir sosyal medya deneyimi, bunca ad hominem tartışma, yazılan bunca flood, sen bana bunu demiştinler, o sana şunu demiştiler, feminist teori ve pratik açısından neye katkı sağladı ve neyi büyüttü?

Bizce tüm bunların büyüttüğü şey, esasen erkeklerin, hatta bazen ifşa edilen erkeklerin kazandığı yeni bir konfor alanı ve aynı erkeklerin kadınların feminist politika üretme biçimine sınır koyabilme gücü oldu. Feminist ilkelerden ve yöntemden uzaklaşılan bir ortamın bizi hazırladığı şeyi farklı veçheleriyle ve farklı örnekler üzerinden isimlendirebiliriz. Bu kimi zaman KADEM’le aynı masaya oturmak, kimi zaman erkeklerden alınan onayla intikam dolu tweetler atmak, kimi zaman azılı bir trans dışlayıcılık ve bu dışlayıcılıktan alınan ilhamla trans kadınların 6284 no’lu yasadan faydalandırılmaması, kimi zaman katı biyolojik cinsiyet tanımları ya da kimi zaman kadınların hedef gösterilmesi ya da tartışmanın cinsiyetçi ifadelerle dolu atışmalara dönüşmesi halini alabiliyor. Hepsinde gözlenen ortak örüntü, tüm bunların iktidarın, erkeklerin, popülist sağ politikaların giderek daha fazla işine yarayan hatta cinsiyetçi ayrımcı politikalara ilham verme potansiyeli taşıyan bir tutumlar zinciri olması. Bir de tabii isimlerin, bireyselliğin, egoların yarışında, kolektivizmin ve kadın dayanışmasının ikincilleşmesi, unutulması, göz ardı edilmesi. Tüm bunlardan anlaşılan o ki feminizmin ilkelerinden uzaklaştığımız ölçüde, patriyarkal bakış açısına yaklaşıyoruz.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

nineteen − 1 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.