My Kaaba is Human (Benim Kâbem İnsandır) dünyanın farklı yerinden insanların hikayelerinin anlatıldığı bir fotoğraf projesi. Projeyi hayata geçiren fotoğrafçı, belgesel yönetmeni Sinem Taş ile deneyimleri, gezileri, görüşleri ve planları üzerine konuştuk.

Uzun süredir yoldasın. Yolculuk hikâyelerini topladığın My Kaaba is Human (Benim Kâbem İnsandır) adlı kitabını okuduğumda, kültürel ve mekânsal farklılıkları olsa da yaşadığımız sıkıntıların ortak olduğunu fark ettiriyorsun. Kadın olmanın zorlukları, din, dil, ırk, cinsel yönelim gibi kabul görülenin dışında kalanlara karşı takınılan zorba tutumlar. Oysa hepimiz aynı toprağa basmıyor muyuz?

Öyle. Çıplak ayakla bastığımız toprak her birimizi olduğumuz gibi kabul ederken biz bir türlü öğrenemiyoruz bunu yapmayı. Toprak olacağız ama öğrenemedik toprak olmayı. Kalıplar yaratıyoruz, sonra onların içine sığamayanları ötekileştiriyoruz. Her toplum bunu farklı boyutlarda yapıyor.

Mesela, Fas’ta tanıştığım biseksüel yarı Fransız yarı Belçikalı bir erkek boşanma sürecini anlatırken “En zor kısmı çocuklarıma açıklamaktı,” demişti. Çünkü çocuklar babalarının biseksüel olduğunu kabul etmekte ve bunu arkadaşlarına, çevrelerine söylemekte çok zorlanmışlardı. O dönemde (15 – 20 sene kadar önce), cinsel yönelimlerini içlerinden geldiği gibi yaşayamadıklarını söylemişti Jean. Artık tüm ailesi biliyor ve bir sorun yok ama bir şartla! Bunu çok göze sokmadan yaşayacak. Yani hayatında birisi olur ama çok el ele tutuşmadan, çok gözler önüne sermeden yaşaması şartıyla.

“Kendin ol ama çok da göze sokmadan.” Bu cümlenin kurulduğu yer bizim baktığımız yerden gördüğümüz özgür Avrupa ülkelerinden biri. İlginç değil mi? Orada bile cinsel yönelimi yaşarken belli bazı koşullara dikkat etmesi gerekiyor. İşte bu şaşırtmıştı beni. Cinsel yönelimini ailesiyle paylaşamayan ya da bunu çevreden gizleyen Fransız, Alman, İspanyol ya da Portekizli arkadaşlarla tanıştığımda çok şaşırmıştım. Sanıyorum hikayeleri dinlemenin en iyi yanı bu. Hiçbir şeyin uzaktan göründüğü gibi olmadığını anlıyorsunuz. Özellikle kasaba ya da köy gibi küçük yerde yaşayan insanlar oradaki yargı kalıplarını korurken birçok insan bu sınırlara ister istemez hapsoluyor.

Bir konserde, LGBTİ bayrağı açtığı için işkence gören ve intihar etmeden önce “Seni affediyorum dünya” diyen Mısırlı aktivist Sarah Hegazi’nin coğrafyasında bunun boyutu farklı yaşanıyor. Elbette Fransa’daki bir kişi bir İslam ülkesinde olduğu gibi öldürülmüyor ya da fiziki cezaya maruz kalmıyor cinsel yöneliminden ötürü. Ama toplumun çizdiği o görünmez çizginin biraz dışına çıktığında onu bekleyen sorunlar mutlaka oluyor. Yalnızca mücadelenin boyutu değişiyor. Toprak her yerde toprak, insan her yerde insan.

Hikâyelerini paylaşan insanlarla olan tanışıklığına değinmeni isterken toplumsal olarak da, üzerindeki etkilerini de anlatmanı isteyeceğim.

Bende bu hikayeleri dinlemenin yarattığı en büyük etki kendimden, geldiğim yerden ve varmaya çalıştığım yerden bir parça bulmamdır sanırım. Tanışıklığımız da burada başlıyor. Biz de zor bir coğrafyada doğduk. Kadın olmanın, Alevi olmanın, Kürt veya Ermeni olmanın, trans olmanın, kendin olabilmenin mücadele gerektirdiği bir coğrafyaya açtık gözlerimizi.

Sanırım Türkiye’de yetişmiş Alevi bir kadın olarak çizilen bu çizgilerin dışına taşmış olmak benzer çizgileri evrenselde tanımamı kolaylaştırıyor. Sonuçta, ben tanıyorum Fas’ta tacize uğradığında tacizciyi değil kadını suçlayan zihniyeti, hemcinsine âşık olan kişinin güvercin tedirginliğini tanıyorum. Benim doğduğum yerde de yaşanıyor bunlar.

Aynı coğrafyada kardeşçe büyürken birilerinin çıkarları uğruna karşı karşıya getirilenler de yabancı değil bize. Mutfaklarında aynı körili yemeği pişiren, farklı evlerde aynı sofraya oturan ama sosyal, politik alana geçtiğinde kavgaya tutuşan Hindistanlı ile Pakistanlıyı tanıyorum ben. Bunlar bize hiç de yabancı olmayan hikayeler.

Hemen karşıda, suyun öte yanında, bir Yunan mutfağında pişen yaprak dolması ve sofrada yanına konulan cacığın hikayesi gibi. İçtiğimiz rakı ortak, tek fark masanın suyun öte tarafında duruyor olması. Aradaki su ayna işlevi görüyor aslında. Kıta hangi kıta olursa olsun birlikte doğup ayrı büyüyen halklar olarak anlatılan ortak hikayemiz.

Portekizce konuşurken aksanından ötürü Brezilyalı olduğu anlaşılan kişinin Portekiz’de uğradığı ırkçılığı, maruz kaldığı “evine git” söylemini de kendi coğrafyamdan tanıyorum ben.

Dolayısıyla bu toplumsal olandan özgürleşme çabasını tanıyor ve orada buluşuyorum insanlarla. Hikayeleri dinledikçe yalnız olmadığımızı anlıyorum. Sadece birey olarak değil toplum olarak da ortaklaştığımız yerleri görüyorum. O görünmez çizgilerin benzerliği şaşırtıyor beni. Bu şekilde bağ kurarak dinliyorum bu hikayeleri. Sonra kendi hikayeme katıyorum. Böyle böyle çoğalıyoruz.

Özellikle T. A.’nın hikâyesini vurgulamak istiyorum. Türkiye’den Yunanistan’a 9,5 saat yüzerek geçiyor. Tek istediği özgürlüğü. Yaşadığımız en büyük sıkıntılardan biri. Çok fazla kayıp veriyoruz. Yurtsuzluk ve sınırsızlıkla yaşamak…

Öyle. T. A.’ya sorduğum ilk soru “Bu nasıl mümkün olabilir?” idi. “Bir insan nasıl bir ülkeden ötekine yüzecek kadar göze alır?”.  O da çok sakin bir şekilde “İnsana en zor görünen yol bazen en basit olandır,” demişti. Nasıl bir seçim yapmak zorunda kaldığını düşünün. Suya girmeden önce dalgalara karşı değil ama dalgalarla işbirliği yaparak başarabileceğine olan inanç ve azimle vardı o hedefine. Bu gidişten bize koca bir ders ve ona özgür bir yaşam kaldı.

Sınırların çizildiği bir dünyaya doğuyoruz tüm çıplaklığımızla. Ama üzerimize yargılar giydiriliyor, zihinlerimize, etrafımıza dikenli teller çekiliyor. Sonra onları aşmak için bedeller ödüyoruz. Ellerimiz kan içerisinde elde ediyoruz özgürlüğümüzü çoğu zaman, T.A gibi.

Üstelik bu bir döngü. Herkesi ilgilendiren bir döngü. Annenizin, büyük annenizin, onun büyük annesinin, dedenizin, onun dedesinin yaptıkları sizi ilgilendiriyor. Bağımsız değiliz ne geçmişimizden ne de geleceğimizden. İçine doğduğumuz bu döngüden kendimizi kurtardığımız noktada bir şeyler değişmeye başlıyor.

Bu yüzden hem Cihan’ın hikayesi –onunki de özgürlüğüne giden bir başka yol hikayesi- hem T. A.’nın hikayesini ve hem gözlerini yan yana koyuyorum.

Üstelik, tüm bu kaçışlar evde başlıyor. İşin en can alıcı kısmı da bu sanırım. İnsan evdeyken ev özlemi çeker mi? Çekiyor işte, çünkü kendisini özgür hissetmediği yere ev diyemiyor insan. Dolayısıyla, kaçış planlarının başladığı yer oluyor orası. (Bahsedilen “ev” dört yanı duvarla çevrili bir yapı olabilir, aile, coğrafya veyahut dünya olabilir). Bu da insanı yurt arayışına, sınırların acımasızca çizilmediği yerleri aramaya teşvik ediyor. Bu özgürlük arayışı dışarıda gerçekleşen bir yol gibi görünse de içsel arayışla başlıyor ve yine orada son buluyor aslında. İnsanın tüm arayışlarının bununla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Aradığı ya da bulacağını umduğu şey, her ne ise, ona özgürlük getireceğine dair olan inancı ile ilgili. En nihayetinde vardığı yerde yeniden inşa edilmeyi bekleyen kendi ile karşılaşıyor insan. O da yeni bir “ev” oluyor ona. Çünkü en nihayetinde her insan evini içinde taşır. Herman Hesse’in dediği gibi “Her yol eve götürür, her adım doğumdur, her adım ölümdür, her mezar anadır.”

My Kaaba is Human, bir portre çalışması gibi görünse de aslında gittiğin coğrafyalarda yaşanılanların ortak olduğunu da gösteriyorsun fotoğraflarla, hikâyelerle. İnsan olmanın getirdiği zorluklarıyla birlikte. Peki bundan sonrası ne olacak?

Bundan sonra da projeye fotoğraf sergileri ile devam etme niyetindeyim. Şu an Fas’ın Marekeş şehrinde bir sergim hâlâ devam ediyor. Sene sonuna dek devam edecek gibi görünüyor. Pandemi sebebiyle birçok plan değişti. Lizbon’da ve İstanbul’da (Avrupa’da bazı ülkelerde de) sergi planlarım ve görüşmelerim var ancak COVID-19 salgını sebebiyle onları da biraz ertelemem gerekecek gibi görünüyor.

Zaten pandemi süreci sebebiyle gezilerime bir süre ara vermem gerekti. Malum seyahat ederken ve insanlarla iletişimdeyken yakınlaşıyoruz. Dünyada salgın olması bunu biraz zorlaştırdı ister istemez. Üstelik Portekiz’de halletmem gereken bir yasal sürecim de var. Bu yasal süreç bittikten sonra pandemi tehlikesi de azaldıktan sonra tekrar yola çıkmayı planlıyorum. Rotamı Latin Amerika’ya çevirme niyetindeyim.

Çalışmalarının devamı gelecek mi? Yoksa yeni bir çalışma ile devam mı edeceksin yolculuğuna? 

Amacım aynı projeye farklı kişi ve ülkeleri de katarak fotoğraf sergileri ile yola devam etmek. Çünkü projeye henüz dahil etmediğim ve dahil etmek istediğim ülkeler ve farklı insan profilleri var. Projenin hem ülke hem içerik bakımından mümkün olduğunca çeşitli olmasını istiyorum. Malum, çeşitlilik zenginliktir.

Ayrıca, sergi yapmak istediğim ülkeler de var. Mesela, yolda tanıştığım Polonyalı bir arkadaş hikayeleri Lehçe’ye çevirmeye başladı. Böyle olunca Polonya’da da hem kitap hem de sergi fikri doğdu. Dolayısıyla, projenin genişlemesi söz konusu.

Bu arada senin okuduğun kitap 10 kişinin hikâyesinden oluşan Fransızca olarak Marekeş’te basılan kitap. Amacım çok daha fazla kişinin hikayesini dahil ederek Türkiye’de de bir kitap çıkarmak. Bu kitabın hazırlığı içerisindeyim şu an. Kitap için birlikte çalışacağım Türkiye’den editör arkadaşlar, Arjantin’den tasarımcı arkadaşlar var. Hikayelerin Portekizce çevirisi, İngilizce çevirisi ve Fransızca çevirileri de farklı ülkelerden insanlar tarafından yapıldı ve yapılmaya devam ediliyor.

Dolayısıyla, kitabın yalnızca içeriği değil yapımındaki emeğin çeşitliliği de çalışmanın ruhuna uyması açısından çok önemli benim için.

Hikayeler haftalık olarak Biamag Cumartesi’de yayınlanıyor. Pandemi süresince ara vermiş olsam da yakında yeni hikayeler tekrar yayınlanmaya başlanacak. Ayrıca, hikayeler ve fotoğraflar projeye ait sosyal medya hesaplarından da görülebilir.

https://www.instagram.com/mykaabaishuman/

https://www.facebook.com/My-Kaaba-is-HUMAN-Benim-K%C3%A2bem-%C4%B0NSAN-238051790472665

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.