Bu karman çorman dünyada birileri de gidip patriyarkayı biyolojiye indirgeyip, soyunma odasına bağlayıp, oradan toksik bir tecavüz korkusu devşirip, bu yolla insanların kimliğini reddetmeyi meşrulaştırıp adına feminizm diyor.

Geçtiğimiz yaz tıbbi bir konudan (hormon kullanımı konusu– ki her yaştan kadın ve kız çocuğu türlü sebeple doğum kontrol hapı kullanırken kimse pek sorun etmez, ama mevzu translara ve cinsiyet geçiş sürecine ya da menopozla baş etmeye gelince aniden tabu olur ya da bilip bilmeden “bilimsel araştırmalar çok tehlikeli diyor”a bağlanır) çıkarak gündemimize gelmişti TERF meselesi. Öğrenmeye açık olanlarımız için epey öğretici de oldu. Şimdi de benzer bir tartışma çeşitli hukuki statü tartışmaları ekseninde (ABD’de işyerinde ayrımcılığa karşı yasa ve kadın genital mutilasyonunun yasaklanması mevzuları, İngiltere’de Toplumsal Cinsiyet Tanıma Yasası değişikliği gibi) yürüyor.

Geçtiğimiz yaz olduğu gibi yurt dışında dönen bu tartışmaların buraya da çeşitli yansımaları var. Bu konu üzerine söylenebilecek çok şey, ısrarlı transfobiyi eleştirecek pek çok çerçeve var. Benim yapmaya çalışacağım ise, türlü şekillerde trans kadınların kadın olmadığını (bazen böyle demiyormuş gibi yaparak) savunmanın, egemenliği biyolojiye indirgemenin, cinsel şiddeti cinsellik, çıplaklık veya cinsiyet kimliğine bağlamanın, trans politikasına erkekliğin aramıza sızmak için icat ettiği bir çeşit Truva atı muamelesi yapmanın ve bunun karşısında telaşa çağıran savunmacı bir tehdit-tehlike söylemi kurmanın feminizm açısından nasıl problematik bir yere düştüğünü ifade etmek – elimden geldiğince. Yazmak da, konu da kolay değil. Ama yazmadıkça sadece belli bir tür feminizmin temsil edileceği, birilerinin feminizm ‘adına’ konuşur hale geleceği gerçeğiyle de yüzleşmek gerek.

Öncelikle son zamanlarda ne mi oldu? 2015 yılında İrlanda’nın hukuksal anlamda cinsiyet kimliğini beyana bağlı hale getirerek, tıbbı-psikolojik değerlendirme süreçleri ve iki yıllık bir süreyi beyan edilen cinsiyette yaşayarak geçirme gibi bürokratik külfet yaratan zorunlulukları ortadan kaldırmasıyla Britanya’nın genelinde bir tartışma başladı. Bu çok önemli değişiklikle İrlanda 2004’ten beri İngiltere, İskoçya ve İrlanda’da yürürlükte olan Toplumsal Cinsiyet Tanıma Yasası’nı reform etmiş, hukuksal bir belge vasıtasıyla beyan ederek cinsiyet kimliğinin tanındığı dört ülkeden biri (Norveç, Arjantin ve Malta ile beraber) haline gelmişti. (Üzerinden geçen beş yılda da hiçbir cis-erkeğin sırf kadın tuvaletlerine veya hapishanelerine sızmak için yalan beyanla hukuk sistemini kandırarak cinsiyet kimliği belgesi almaya kalkıştığı görülmedi). Cinsiyet kimliğini tıbbileştirmekten veya bir ruh sağlığı sorunu olarak görmekten çıkarıp beyana bağlı bir hukuksal statü olarak tanıma, bunu non-binary’leri kapsayacak şekilde genişletme tartışması İrlanda’daki başarılı uygulamanın ardından İskoçya ve İngiltere’ye de yayıldı. İskoçya epey bir yol alarak yasa tasarısını meclise getirdi ama Covid-19 pandemisi patlak verince tüm diğer pandemi dışı konularla beraber askıya aldı. Askıya alırken de pandemi biter bitmez bu reformu gerçekleştirme konusundaki kararlılığını tekrarladı. İskoçya ve İrlanda’da feminist örgütler bu konuda trans hakları örgütlerinin genel olarak yanında yer aldı. Hatta İskoçya’daki tecavüz kriz merkezleri kendilerini bu vesileyle trans kapsayıcı hale getirdi.

İngiltere’de ise durum çok daha karışık. Çünkü trans örgütlerin karşısına dikilen, kendisine feminist diyen birtakım kadın örgütleri açıkça bu tür bir yasal değişikliğe karşı kampanya yaptı. Kampanyalarının söylemleri Türkiye’deki nafaka karşıtı boşanmış babalar platformları kadar manipülatif. Gerçek olmayan şeylerden bir tür korku türeterek, bu korkuyla gerçeği eğip bükerek, hakikat taklidi yapan yalanlarla inanılmaz bir dezenformasyon ortamı yaratarak (“kadınlık elden gidiyor”, “cinsiyet vardır diyen işinden oluyor”,  “bu hakkına sahip çıkan kadınlara karşı bir cadı avı” gibi – bunlara sonra geri döneceğim) bir şekilde yasaya engel olmuş görünüyorlar. 2017’de bunu gündemine alan hükümet hâlâ söz konusu yasayı değiştiremedi. Dolayısıyla transların, non-binary’lerin oldukları kişi olma, kimlikleri yok sayılmadan eşit yaşama hakkına somut bir zarar vermiş oldu bu argümanlar. Yani her zaman olduğu gibi söylem hiçbir zaman sadece söylemden ibaret değil, ezilenlerin hayatlarında somut karşılığı var ve o somut karşılıklar çoğu zaman egemenin mağduriyet dili altında görünmez kalmaya mahkûm. Bu TERF tartışmasının da kim ne dedi dışında, yasa mücadelesinde translar aleyhine karşılığı oldu. Her ne kadar “sosyal medyada nasıl da hedef gösterildim” diyenler konunun mağduru gibi davransalar da esas mağdur edilen bu yasa değişikliğinden büyük yarar görecek, kimliğini devletin oluşturduğu bir tıp heyetinin onayına sunmaktan, reddedilme korkusundan kurtulacak, kim olduğunu kendi tayin edebilme hakkına kavuşacak translar oldu. Şimdilik tabii çünkü mücadele bitmedi. Ama her zaman olduğu gibi konuşulan bu ol(a)madı, bizler J.K. Rowling’in ve buradaki karşılıklarının neler yaşadığına odaklanmak zorunda bırakıldık.

Tüm bu tartışmalar İngiltere’de süregiderken Maya Forstater isimli biri, Twitter hesabından trans kadınların kadın olmadığını söylediği, ısrarla onlardan ‘erkek’ diye bahsettiği, erkeklerin kadın olamayacağını ifade ettiği paylaşımları nedeniyle işinden atıldı. Dünyaca ünlü Harry Potter serisinin yazarı J.K. Rowling de #IStandWithMaya (Maya’nın Yanındayım) etiketiyle ona destek veren bir paylaşım yaptı.[1] Rowling bu paylaşımında “sırf cinsiyet diye bir gerçeklik var dediği için bir kadın işinden atılmamalı” diyordu. Ama Maya Forstater “cinsiyet diye de bir şey var kardeşim” dememişti ki. Bahsettiğim hakikat bükme hali tam da bu işte: Kendini diyor olduğundan çok daha ‘zararsız’ bir şey söylüyormuş gibi göstererek haksızlığa uğradığını iddia etmek, böylece arkasında safları sıklaştırmak, bir yandan aslında söylediği şeyin – hem de tam da bir yasal değişiklik tartışmasının orta yerinde – bedelini transların, non-binarylerin ruh sağlığıyla, canıyla ödediğini itinayla perdelemek. Nitekim Maya Forstater, kendi ayrımcı olan herkesin yaptığı gibi, işten atılmasının ayrımcılık olduğunu iddia ederek İş Mahkemesi’nde açtığı davayı kaybetti, bunu da ifade özgürlüğüne aykırı bir cadı avı olarak niteledi. Bir insanın cinsiyetçilik, kadın düşmanlığı, tacizciyi savunma, transfobi, ırkçılık yüzünden elbette bedel ödemesi ama işinden de edilmemesi gerektiğini düşünenlerimiz olabilir. Ama böyle düşünüldüğünde bile hem tutarlılık şart (yani biri için atılmasın, diğerleri için atılsın demek olmaz) hem de Forstater’in yaptığının “aman canım o da onun fikri” değil transfobi ve ayrımcılık olduğunun kabulü gerekli. İfade özgürlüğünün nasıl nefretin, ayrımcı söylemlerin ifade alanı bulması için kullanıldığına; LGBTİ+’ları pandeminin sebebi diyerek hedef gösteren Diyanet’in ya da Başak Demirtaş’a tecavüz tehdidi savuran Vedat Muti’nin ifade özgürlüğünden dem vurulduğu, karşısında söz söyleyenlerin ise linçci ve ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı olmakla suçlandığı ülkemizde epey aşinayız nasılsa.

Yetmedi, J.K. Rowling korona ile ilgili bir makalenin başlığındaki “regl olan insanlar” ibaresini alıp, “Evet bir zamanlar onlara denen bir şey vardı sanki. Kımdın? Kidınk? Kadüd?” (Wumben? Wimpund? Woomud?) şeklinde kendince sarkastik bir tweet attı. Makale spesifik olarak menstrüal sağlık, pandemi koşullarında regl olmak ve hijyene erişimle ilgiliydi. Regl olan kadınlar kadar, kadın olmayıp regl olanları da ilgilendiriyordu. Rowling ise kadınlar dışında kimse regl olmuyormuş, regl olmayan veya artık regl olmayan kadınlar yokmuş veya sanki trans aktivistler “artık kadın demeyelim bunun yerine ‘regl olan insanlar’ diyelim” diyormuş gibi yaparak yine ortalığı manipüle etti. Üstüne “Cinsiyet diye bir şey yoksa eşcinsellik de yoktur. Ben transları tanır ve severim ama cinsiyet kavramını ortadan kaldırırsak pek çok insanın hayatını anlamlandıran bir çerçeveyi yok saymış, insanları konuşamaz kılmış oluruz.” yazdı. İnsanlar da “aaa cinsiyet kavramını mı yok sayıyorlar, artık kadın değil ‘regl olan insan’ mı diyeceğiz, nolamaz” diyerek #StandWithJKRowling tag’inde desteğe üşüştü – gerçekten Rowling’i eleştirenler bunu mu demişti, dememiş miydi, ne demişti hiç bakmayarak. Karşısındakileri kendisinin gerçekte dediklerini anlamamakla suçlayan transfobik cenah, kendi dinlememe ve karşısındaki argümanı tamamen yanlış temsil etme halini hiç sorgulamadı. Niye sorgulasındı ki? En mağdur oydu sonuçta. Bu arada Rowling’e pek çok cinsiyetçi küfür de edildi bu süreçte, kendisine şiddet uygulayan eski kocası kahraman gibi bir gazetenin kapağına taşındı, vs. Bir kadına tahakküm kurduğu yerden öfkelenmekle onu kadınlığı üzerinden aşağılamak arasında bir fark elbette olmalı. Ama Rowling ve onu savunanlar açısından, bu cinsiyetçi küfürler kendi transfobisiyle yüzleşmemenin ve haklılığını ilan etmenin bahanesi (“ama onlar da…”) haline hemen geliverdiği için bu kısmına girmemeyi tercih ediyorum.

Türkiye’ye de tartışma benzer bir çerçeveden ve geçen yaz ile aynı kişiler üzerinden taşındı. Amerika’nın 30’un üzerinde eyaletinde olduğu gibi Wyoming eyaletinde kadın sünneti olarak da bilinen kadın genital mutilasyonuna (KGM) karşı geçirilmeye çalışılan bir yasa sırasında eklenen bir madde trans hakları açısından problemliydi. Madde kadın genital mutilasyonu yasağına istisnalar arasında trans geçiş ameliyatlarını da sayarken 18 yaşın üstünde olma şartı getiriyordu. Bunu da zaten az göç aldığı için kadın genital mutilasyonunun pek yaygın bir uygulama olmadığı düşünülen Wyoming’de, muhafazakar Cumhuriyetçilerin LGBTİ+ karşıtı politikası bağlamında yapıyordu. Trans hakları aktivistleri bu yasaya ne gerek var demediler. Bu maddeye gerek yok, başka eyaletlerde bu madde olmadan yasa geçti dediler. Ama bu gelişme transların kadın genital mutilasyonunun engellenmesine de karşı olduğu izlenimi verecek şekilde paylaşılıverdi. Sonra yeniden alevlenen TERF tartışmasında hormonlu domates’e aday gösterilenler “feministlerin hedef gösterildiği”, “kapılarına çarpı konulduğu” gibi şeyler söyleyebildiler. Hayatta en tehlikelisi her şeyi birbirine katan, doğrularla (mesela erkek egemenliğinin erkekliği yok sayarak ortadan kalkmadığı gibi) yalan-yanlışları (bu egemenliğin temelinin biyolojik veya kromozomal olduğu varsayımı gibi) katıştıran söylemler. Aynısı hedef gösterilme meselesi için de geçerli. Hayatta gerçekten hedef gösterme diye bir şey var, bu topraklarda insanlar hedef gösterile gösterile, kapılarına çarpı atıla atıla öldüler, öldürüldüler. Ama sanki LGBTİ+ toplumun, trans aktivistlerin veya onlar gibi düşünenlerin bırakın böyle bir niyeti, böyle bir kudreti varmış gibi yapmak; sanki söz konusu yakmak, katletmek, öldürmek olunca bu çevreler her daim bu eylemlerin birincil hedeflerinden değilmiş gibi yapmak kadar büyük bir yalan da olamaz sanırım. İkisi birbiriyle birleşince sonuç zehirli oluyor.

Faşizmin toplumlara bir kök salma biçimi var, bu da temel olarak neden-sonuç ilişkilerinin yani nedensellik bağlarının kurulma biçimini tahrip ederek oluyor gibi geliyor bana. Böylece insanlar bir şekilde kendilerini de ezen, yoksun bırakan, eşitsiz kılan sistemleri kendi elleriyle ayakta tutar hale geliyorlar. Mesela sonuç yoksulluk olsun. İnsanlar durumlarına bakıyorlar, yoksullaşıyoruz, yiyecek ekmek bulamıyoruz diyorlar. Nedeni onları sömüren kapitalist sistem, bundan kâr sağlayan hükümetler, beslenen sermaye, kayırılan akrabalar, yakınlar. Ama sorsan nedeni “Suriyeliler”. Baksan o Suriyeliler onlardan yoksul, ama çok iknalar kendi yoksulluklarının sebebinin Suriyeliler olduğuna. Çünkü bu, yoksulluklarının faturasını devlet politikaları ve küresel ekonomik sisteme kesmekten çok daha kolay ve hızlı; daha baş edilebilir bir düşman. Buna inanmasalar, neden-sonuç ilişkisi kurma kapasitelerimiz böylesine sakatlanmasa faşizm de sürdürülebilir olamazdı zaten – yani en kendine karşı olduğunu iddia edeni de bu açıdan kendine benzetmese. Fobiler de tam da buna yarıyor, çünkü korkunun kime niye yöneldiği, yöneldiğinde ne yaptığı da hiçbir zaman tesadüf değil. J.K. Rowling kendi görüşünü daha net ifade etmek üzerine uzun bir yazı kaleme almış bloğunda.[2] Burada anlattıkları arasında kendi şiddet geçmişi de var. Nasıl ilk evliliğinde uzun süre şiddet ve cinsel şiddet gördüğünü paylaşarak bunu bir şekilde biyolojik cinsiyet ekseninde ayrıştırılmış kadın tuvaletleri, soyunma odaları, hapishaneleri ve tecavüz kriz merkezlerinin gerekliliğine çünkü aksinin travma tetikleyici olabileceğine bağlıyor. Yine yukarıdakine benzer bir şekilde neden-sonuç ilişkisiymiş havası veren ama aslında biraz deşildiğinde herhangi bir nedensellik bağı olmadığı görülebilecek argüman bu. “Fakiriz çünkü Suriyeliler var” gibi, “Trans kadınların giremeyeceği tuvaletlere ihtiyacım var çünkü ben eski kocamdan şiddet gördüm.” Böyle argümanların ortak özelliği tartışmaya açılmalarının çok zor olması çünkü eski kocanın sana şiddet uygulamış olmasıyla tuvaleti trans bir kadınla paylaşmanın tehlikesi arasında ne alaka var diye sorguladığınız anda karşı taraf sanki şiddete uğramış olduğu gerçeğini yok sayıyormuşsunuz ya da tartışmaya açıyormuşsunuz gibi tepki verebiliyor. Hâlbuki bizim tartışmaya açtığımız orada birden kurulan neden-sonuç ilişkisi; cinsel şiddeti patriyarkaya değil de penise, tahakküme değil de aynı mekanda çıplak olma tesadüfiliğine bağlayıveren tutum; bu tutumun tersine erkek egemenliğini, ikili cinsiyet sistemini tahkim edici tarafı, ürettiği korku diliyle taraftar toplayan sorgulanamazlığı.

Yurt dışında olduğu gibi, burada da kimi çevrelerde karşılık buluyor bu soyunma odası argümanı. Açıkça dillendirmekte de beis görmedikleri “aman allahım beyanla hukuki cinsiyet belirlenirse soyunma odaları ve tuvaletlere penisleri olanlar mı girecek, kız çocukları güvende değil, cinsel şiddet artacak” şeklindeki tuhaf (kendi transfobisiyle yüzleşmeyen) hezeyana kapılanlar hiç mi bir durup düşünmüyor: Kadınlar, kız çocukları, LGBTİ+lar için hayatta en tehlikeli mekânlar, en çok cinsel ve her türlü şiddete uğradıkları yer ne zaman EVLERİ değil de umumi tuvaletler ve soyunma odaları oldu? Şiddet failleri ne zaman çoğunlukla kadınların YAKINLARI değil de “soyunma odasındaki yabancı” oldu? Hani cinsel şiddetin çıplaklıkla hiç alakası yoktu? Bunu anlatmak için o kadar uğraşanlar feministler değil miydi? Nasıl oluyor da korku kendi argümanına destekçi bulmaya yarayınca bunlar birden unutuluveriyor. Bir de “ben penis görmek istemiyorum ama” diyenler var. Kimse sormuyor mu, niye soyunma odasında yanınızda soyunan insana bakıyorsunuz diye? O bakışın kendisi değil miydi esas taciz?

Fobi olan, bunun nasıl yanıltıcı ve yanılmış bir tehdit ve tehlike algısı olduğu, bu tip “korku”ların ne iş yaptığı; kaç kıtanın işgali, kaç yerli halkın katledilişi, kaç siyahın polis tarafından öldürülüşünü meşrulaştırmak için kullanıldığı üzerine hiç düşünmemek. Çünkü korku dediğimiz de politik bir şey, verili değil inşa olan bir şey, dolayısıyla ideolojik. Sen siyah adamdan korkarsın, siyah adam senin korkundan korkar – çünkü senin korkun gider ona yapışır ve onun canına mal olabilir. Transfobilerinin bundan hiçbir farkı yok: Senin o kadının penisine dair yaymayı kendine hak gördüğün “korku”, o kadının penisinden tehlikeli. Ölümcül hatta.

Feministler bu politikanın öznesi kadınlar, adamlar bir kenarda durmayı öğrensin dediklerinde ise bunu korkudan değil, bir politik temsil mücadelesinden yapıyorlar. Bir bardak çayını kendi doldurmayan tiplere, erkekliğinizle yüzleşmeden bizim yanımızda (hatta önümüzde) yürüyerek bundan azade olamazsınız demeye çalışıyorlar. Bize tahakküm kuramazsınız demeye çalışıyorlar. Akademiyi kadınlara tacizinizle dar edip üstüne bi de #metoo kitabı yazamazsınız, apoletinizdeki yıldızlardan biri de feminizm olmayacak demeye çalışıyorlar. Failin adını koyuyorlar. Ama bu karman çorman dünyada birileri de gidip patriyarkayı biyolojiye indirgeyip, soyunma odasına bağlayıp, oradan toksik bir tecavüz korkusu[*] devşirip, bu yolla insanların kimliğini reddetmeyi meşrulaştırıp adına feminizm diyor. Yaptıkları patriyarkayı da daha bile üzerine konuşulamaz hale getiriyor aslında. Keşke sussalar. Susarlarsa kendi sesleri dışında başkalarını duymak zorunda kalacaklarından susamıyorlar herhalde.

Yukarıda da dediğim gibi, faşizmin ya da türlü hegemonya biçimlerinin en önemli başarılarından biri kendini ezdiği kesimlere dahi savundurtabilmesi. Kendine feminist diyen kadınlar birden çıkıp “bizim biyolojik cinsiyet temelli haklarımız var” (sex-based rights) ya da “maddi gerçekliği olan toplumsal cinsiyet değil, biyolojik cinsiyettir” dediğinde ikili cinsiyet sistemine ve patriyarkaya karşı mücadele etmiş olmuyorlar, bu aynı zamanda kendilerini ikincil kılan sistemi mutlaklaştırmış oluyorlar. Dolayısıyla, erkek egemenliğini toplumsallıktan çıkarıp doğallaştırarak feminizmin de altını oymuş oluyorlar. Toplumsal cinsiyetin maddi bir gerçekliği olmadığını kabul edersek kadınların neden daha çok bulaşık yıkadığını açıklayacak çerçeveden de mahrum kalmış oluruz. “Cinsiyet temelli haklarımız” nedir yahu bizim? Düşünüyorum, düşünüyorum bulamıyorum. Kadın hapishanesi mi? Biyolojik kadınların haklı haklı rekabet ettiği (ama hormonlarından ötürü yeterince kadın bulunmayanların katılımının yasaklandığı, öte yandan bir Usain Bolt’un[3] erkekler dünyasında asla haksız rekabet sayılmadığı) spor müsabakaları mı? Soyunma odaları mı? “Cinsiyet temelli” diye başlayan her cümlenin sonu ya ezilme ya ayrımcılık diye bitiyor benim zihnimde, hak diye değil. Sırf genellikle zaten mevcut olmayan bir kadın kotasından seçime girebilmek için gidip hukuki statüsünü kadın olarak değiştirecek bir cis-erkek de tahayyül edemiyorum. Bu hayali cis-erkeğin ihtimali üzerinden kimlikleriyle yaşama hakları elinden alınan translar ise epey gerçek. Bu süreçte “kadınların erkekler tarafından ezilmesinin elbette fiziksel bir kökeni var ve cinsiyet eşitsizliği üzerine düşünürken biyolojiyi yok saymak hata olur” gibi sayısız cümle okudum. Bunu gerçekten kabul etmek o fiziksel köken var olduğu sürece (ki zaten TERF’lere göre bu mutlak, ezeli, ebedi) bu ezilmeyi asla ortadan kaldıramayacağımızı da kabullenmek demek. Sorunun toplumun bedenlerimize atfettiği anlamlar ve değer sistemlerinde değil bedenlerimizin kendisinde olduğuna ikna olmak demek. E o zaman biz niye feminist olduk?

Transfobilerine feminizm diyen bu grubun en büyük iddialarından biri de kadınları savunuyor oldukları. Ama aslında yaptıkları cis-kadınların da kadın olmaktan dolayı ezilmesini konuşulamaz, bir politik tartışmayı yapılamaz kılmaktan başka bir işe yaramıyor. Çünkü konuyu öyle bir yere çekmiş durumdalar ki, “ikili cinsiyet sistemi değişmez tek gerçektir” demeyen sanki egemen bir paradigma olarak ikili cinsiyet sistemi diye bir şey yok, ürettiği hegemonyalar da yok, zaten erkek egemenliği de yok diyor. Orada çok manipülatif bir atlama var. Böyle yaparak o çok savundukları cis-kadınlara iyilik yaptıklarını sanıyorlarsa epey yanılıyorlar. Çünkü elbette ikili cinsiyet sistemini yerinden ederken aynı zamanda ürettiği hegemonyayı da görünmezleştirmemek gerekiyor – ve bu sınırda politika yapmak her zaman kolay değil. Erkek egemenliği diye bir şey hâlâ varken ve çok güçlüyken, bu sistemden çıkar, güç, pozisyon, vs. sağlayan erkekliği silikleştirip avantajlarına dokunmadan yeniden üretmeye dair çekinceleri tartışabilmeliyiz. Çok bilindik patriyarkal dinamiklerin sözde cinsiyetsizleştirilerek – ama aslında sistemi hiç mi hiç yerinden etmeden – tahkim edilmesi her zaman ihtimal dâhilinde. Biz buna “kadın-erkek yoktur insan vardır”, “ben kadın hakları demiyorum çünkü onlar da insan hakları”, “kadına yönelik şiddet ya da erkek şiddeti demeyelim, şiddet herkesten herkese yönelebilir sonuçta. Buna aile içi ya da ev içi şiddet diyelim” gibi liberal-muhafazakâr söylemlerden aşinayız. Bu tip söylemler genelde faili perdeleme, silikleştirme, ölmemek için kendisine şiddet uygulayan adamı öldürmek zorunda kalan kadınla bir başkasıyla mesajlaştığını sandı diye ya da boşanmak istedi diye bir kadını öldüren adamın yaptığını aynılaştırma işlevi taşırlar. Bununla, örneğin Türkiye’de kadınların çok yoğun yaşadığı şiddet karşısında ellerindeki en önemli mekanizma olan 6284 sayılı kanunun cinsiyetsiz veya egemenlik/güç ilişkilerini gözetmeyen bir dil kullanmış olması arasında doğrudan bir bağ var. Sonucunda da erkekler, hukuka ve avukatlara erişimi çoğunlukla fazla olduğu için, para, okuma-yazma, dışarı çıkma gibi avantajlar onların elinde olduğu için, şiddete uğrayan bir kadın uzaklaştırma kararı alamadan hızlı hareket edebiliyor ve kendileri aynı yasayı kullanarak uzaklaştırma kararı alabiliyorlar. Böylece çok gerçek bir şiddet karşısında kadınları korumak için oluşturulmuş kanun maddesi, failin cinsiyetsizleştirilmesi sebebiyle kadınları evlerinden etmek için kullanılabiliyor. Ama bunun translarla, non-binarylerle, soyunma odalarıyla, spor müsabakalarıyla, toplumsal cinsiyet tanıma belgeleriyle, biyolojiyle ya da bilimle uzaktan yakından ilgisi YOK. Bu apayrı bir politik tartışma ve bunu transfobi üretmeden ya da kibirli bir haklılık iddiasına tutunmadan yapmayı öğrenmek de sorumluluğumuz.

Ayrıca, beyanla cinsiyet kimliğinin tanındığı ülkelerde de söz konusu cinsiyet kimliği tanıma sertifikası hukuksal bir belge niteliğinde. Yani bu bir cis-erkek için, sırf bir kadın eylemine veya partisine katılabilmek için pişkince bir sırıtışla “hehe evet beyanım kadın” diyerek trans ve kuir mücadeleleriyle alay etmeye benzemez. Bu hukuksal belgeyi translara hak görmemeyi ise feminist mücadele olarak lanse etmenin, trans hakları kadınlara zarar verecek demeye getiren bir pozisyonu ısrarla savunmanın kabul edilebilir bir tarafı yok. İktidarında, muhalefetinde, feminizm adı altında bile bunca muhafazakârlığın hüküm sürdüğü dünyamızda en azından yakın zamanda ABD Yüksek Mahkemesi iş yerinde cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelli ayrımcılığın da cinsiyet temelli ayrımcılık yasağı kapsamında olduğuna hükmetti. Yani değişmek zorunda kalacak olan onlar.

[1] Bu kişilerin Twitter paylaşımları, hashtag’ler altında yazılanlar, konuya dair yazdıkları yazılar ve beyanları kamuoyuna açık, merak eden ulaşabilir. Link vererek yaygınlaştırılmasına katkı sunmak istemedim.

[2] Trans çocukları ve gençleri destekleyen Mermaids UK Yardım Kuruluşu’nun J.K. Rowling’e bu blog yazısı üzerine açık mektubu için: http://www.5harfliler.com/trans-cocuklari-dinlemeden-haklarinda-konusmayin/

[3] Dünya rekortmeni Jamaikalı 100 ve 200 metre sprint yarışçısı. Rakiplerinin çoğundan hem boy hem bacak boyu itibariyle epey uzun olması ile en fit olduğu yıllarında neredeyse yenilmez olması arasındaki bağlantıyı görmemek imkânsız. Bolt’un 100 metre koşmak için 41 adım atması gerekirken başka sporcuların 43 ila 48 arası adım atması gerekiyor. Ama Bolt’unki üstün fiziksel özelliklerine rağmen haklı rekabet olarak görülürken aynısı kadınlarda 800 metre Olimpiyat şampiyonu olan ama “testosteronu fazla çıkan” Caster Semenya için geçerli olmadı.

[*] Sonradan dipnot: Sosyal medyada bu yazı etrafında dönen tartışmaların bir kısmının “toksik tecavüz korkusu” ifadesine takıldığını görüyorum. Sorunun ifadeyi yazıdaki bağlamı içinde değerlendirmek yerine cımbızlamaktan ve sanki kadınların tecavüz korkusunun hayatta çok haklı temelleri olmadığını iddia etmişim gibi bir algı yaratmaktan kaynaklandığını düşünsem de, buna sebebiyet verenin derdimi yeteri kadar iyi anlatamamış olmam olduğunu varsaymayı seçiyorum. Üzerindeki paragrafla beraber ele alındığında anlatmaya çalıştığım korkunun kendisinin sahte veya temelsiz olduğu değil, korkuyu o şiddetin faili yerine başka bir ezilene yapıştırma halinin sonuçlarının toksik olduğu. Bu analizi de hayatta ilk defa ben yapmadım. Örneğin Amerika kıtasının işgali sırasında, bir yandan yerli halklar katledilirken ortaya çıkan bir resim akımı var. 18.-19. yy Amerikan resminde, edebiyatında vs. gördüğümüz bir tema: Bembeyaz elbiseler içerisinde, saflığı temsil eden beyaz kadın kapkaranlık tehlikeli bir ormanda “vahşi kızılderililer” tarafından kuşatılmış, kaçırılırken, kirletilme tehdidi altında resmedilir. Bu Amerikan yerlilerini “tecavüzcü” olarak yaftalamaya yarar, tarihsel temelleri olup olmadığı, gerçekten bunun böyle olup olmadığı hiç önemli olmaz. Bu onların beyaz adam tarafından katledilmelerini meşrulaştırır, çünkü “kadınlarımıza yönelik bir tehlike” ortadan kaldırılıyordur. Mesele tabii ki kadınları korumak filan değil, beyaz adamın işgal politikasıdır – kadınlar yeri geldi mi buna bahane edilirler, sonra aynı beyaz adamın şiddetine uğrarlar. Hâlbuki aynı sırada Amerikan yerlisi kadınlar çok yoğun bir şekilde beyaz adamların tecavüzüne uğramaktadır. Ama kimse bunu çizmez, bunu hikâyelendirmez. Amerikan yerlisi kadınların beyaz adama dair çok gerçek tecavüz korkusunun temsili yoktur, çünkü bu korkunun (yine erkek egemen) iktidar açısından işlevi yoktur.

Yazıda da bahsettiğim doğruyla (kadınların hayatlarında çok gerçek bir yer kaplayan cinsel şiddet ve tehdidi/tehlikesi) yalanı (bu tehdidin failinin kim olduğu) katıştırma dinamiği işliyor burada. Biz kadınların (cis, trans) çok sahici, hatta bu dünyada ne yazık ki yaşamsal – kim bunu yadsıyabilir ki zaten? – tecavüz korkusunun sebebi, faili translar değil. Tam tersine hayatta cinsel şiddete uğrama ihtimalleri daha yüksek. Bu nedenle o korkuyu translara yapıştırmanın, transları belli alanlardan dışlamak ya da kimliklerini tanımamak için göreve çağırmanın sonuçları toksik, evet. Okumadan sadece belli bir tabire odaklananlar için maalesef yapabilecek bir şeyim yok, ama sabredip okuyanlar için açıklayıcı olacağını umarım.

 

1 Yorum

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.