Tatilim boyunca kimle olursa olsun karşılıklı ikişer cümle ettiğimiz her iletişimde istisnasız bu soruyu duydum: “Tek misin?”

Türkiye’de kadın başına tatil yapmak politik bir eylem. Elbette buna karşı bir yasa ya da fiili bir engel yok. Ancak gündelik hayatını içine doğal olarak oturttuğun korunaklı balondan dışarı çıkar çıkmaz patriyarkanın kodları ve kolları seni sarıyor.

Tatilini tek başına planlayıp, tur, gezi gibi organize seçeneklerden harice çıkınca, üstüne bir de gideceğin yeri Bodrum, Çeşme, Fethiye, Marmaris, Kaş, Kabak vb. gibi turizmin popüler ve özellikle de ekonomik düzeyi yüksek sınıfların ya da akademik-entelektüel düzeyi yüksek, orta-üst sınıf üniversite öğrencileri, beyaz yakalılar, sivil toplum ve aktivizm çevresinin akın akın gittiği ve çoğunlukla deniz, güneş odaklı tatillerin yapıldığı yerlerden ziyade, doğal coğrafi özelliklerinin dokunulmamışlığı, daha az bilinen tarihi miras alanları, yetiştirilen ürünlerin cazibesi ve özellikle de ekonomik olarak uygunluğu dolayısıyla civar kentlerdeki orta sınıfın tercih ettiği, insanların ve çoğunlukla ailelerin arabalarıyla ziyaret ettiği, geçerken uğradığı, tur şirketlerinin belli günler kısa turlarla yerli turisti getirip gezdirdiği taşra denilebilecek ana akım dışı tatil noktalarından seçtiğinde kadın başına yapacağın o sakin keyifli tatil aynı zamanda bildiğin aktivizmdir.

Bir kere halkın içine karışmışsındır. Halk heterodur (!). Ve halk ezelden beridir evlidir. Hatta çoğu evli ve çocukludur, çocuklarıyladır veya çocuklarını büyütmüştür. Kaldığın otelde kapı önüne atılmış masalarda keyif yaparken sohbet ettiğin çift bir önceki gece otele alkollü ve kavgalı gelmiş, mevzu büyüdüğü için polis çağrılmasına sebep olmuştur ancak orta yaşlı ve evlenmemiş bir kadın olduğun için tuhaf olan sensindir. Seni affetmeye hoş görmeye çalışırlar. “Kısmet tabii bu işler”. Peki bu hoş görme kısmına nasıl gelinmiştir? Merhaba-merhabadan sonra biraz oradan biraz buradan konuşunca eninde sonunda o soru gelmiştir:

– Evli misin abla?

– Yok değilim

– Boşandın o zaman? (Emin de teyit istiyor)

– Yok evlenmedim.

Öyle acayip bir sessizliktir ki masadaki. “Evde kalmış” olsan, evde değilsin belli ki. Bu işte bir terslik olması gerekir. Huzursuzlukları bedenlerine yansır. Bakışlar kaçırılır. İyi biri gibi durmaktasındır ama artık yabancısındır. Mesafenin arttığını aranızda çatlakların açıldığını neredeyse kulaklarınla duyarsın.

Kavgalı-barışık çiftin erkeğinin üçüncü evliliği olduğunu öğreniriz. “Abla bu –kafasıyla işaret– benim üçüncü evliliğim. Onun için her şeyden vazgeçtim” der. ‘Bu’ yorum yapmaz. Onun kaçıncı diye merak edersin ancak dünkü kavgadan dolayı çifti biraz ürkütücü bulmaktasındır, sormazsın. Oteli aile pansiyonu profesyonelliğinde işleten adam yeni boşanmış: “Kafalar uyuşmayınca…” der. Herkes onu çok iyi anlar. Ama senin kafanın uyuştuğu birini bulamamış olmanı anlamaz, evlilik müessesesinin tüylerini diken diken edebileceğini akıl edemez, lezbiyen olabileceğin akıllara hiç gelmez. (Gelmesini belki sen de istememektesindir)

Böyle zamanlarda aktivizmimi nereden kurmalıyım diye kafam karışıyor. Sanki bir biçimde açılıp “teyt ben lezbiyenim, istesek evlenebiliyor muyuz ki?” desem, içimde evlenme lafına, gelinliğe, gelin başına, kesmeyen makaslara, tuzlu Türk kahvelerine, kız istemelere, dünürlerle alışveriş pazarlıklarına, kocaya kurban olma vaadi olan kınalara, bekâret taahhütlü kırmızı kuşaklara, gelinin öpülebilir hale gelmesi için atılan imzalara, yengelik merciine duyduğum tiksintiye ihanet edermişim gibi hissediyorum. “Düğün ve gelinlik bir ömür hizmet için kadına verilen rüşvettir,” falan gibi sloganlar atmak istiyorum. “E tamam, düğün yapmadan evlen” denir buna. Kız isteme, kına, düğün, gelinlik olmasa evlilik tamam mı yani? Bunu kendime şimdi ben soruyorum: Lezbiyenler de evlenebiliyor olsa, düğün-dernek terane olmasa evlenir miydim? Ne midemdeki burgaçlanma yatışıyor ne boğulma duygusu azalıyor. Ben müessese ile kavgalıyım. Kültürel bagajından hariç de kavgalıyım. Devletin kadınla kurduğu ilişkiyi sürekli aile üzerinden kurmasıyla kavgalıyım. Kadını ehlileştirip, tanımlayıp, kontrol edebilir hale getirdiğinde ancak güvenen ve tanıyan bu yapısal ve kültürel sistem içerisinde bunun aracı olarak kurulan ve kullanılan evliliğe kar – şı – yım. Ben evlilikfobiğim.

Tabii bunu onlara söylemiyorum. Ne de sormaya cesaret eden başkalarına. İlla bir şey söylemem gerekiyorsa, “evlenmeyi canım hiç istemedi” diyorum. Bu kadarını yapıyorum. Yani “Kadınların canı evlenmeyi çekmeyebilir” diyorum. Bence hiç az şey değil. Toplumda, çocukluğu ve gençliği boyunca evlilik denen, hayatının “en mutlu an”ına erişmeye layık olacak biçimde yetiştirilmek üzere kurgulanmış bir yapı ve kültürün içerisinde bir kadının “ben bunu cazip bulmadım” demesi baya bir şey. Aktivizm dediğim de bu.

Tatilim boyunca kimle olursa olsun karşılıklı ikişer cümle ettiğimiz her iletişimde istisnasız bu soruyu duydum: “Tek misin?” Dolmuşta muhabbet ettiğim yaşlıca kadın (yıllardır İstanbul’da yaşıyormuş), otelde sohbet ettiğim çalışanlar, dükkanlardakiler, yol sorduğum kişiler, yemek yerken konuştuklarım. Hepsi. Saatlerce yürüyüş yapıp inanılmaz bir manzarada karşılaştığım çobanın 8-10 yaşlarındaki oğlu bile.

– Kolay gelsin!

– Sağol abla!

– Aaa burası o demin karşılaştığım keçilerin ağılı mı? Napıyorsunuz?

– Evet abla. Temizliyoz. Sen tek mi geldin?

“Tekim” dediğim kadınlar genelde “Aa ne güzel” dediler. İletişim sürerse evli olup olmadığım eninde sonunda soruldu. Çok kadından “en iyisini yapmışsın” duydum, “rahatsın”. Konuştuğum kadınların yaşı büyüdükçe, evlenseydin keşke dediler, bu işler belli olmaz belki karşına biri çıkar dediler. Bu ısrarı sanki boşa yaşamaktaymışım, dünya üzerinde boşa gitmiş bir iş gücüymüşüm gibi duyuyorum. Bir yolculuk sırasında yaşı benden büyük iki çocuğu üç torunu olan bir kadınla sohbet etmiştik. Taşralı. Önce oh iyi falan dedi. Sonra evlenseydin dedi. Sonra inşallah evlenirim diye dualar etti. Sonra da “Biz evlendik de ne oldu, 10 yıl önce terk etti gitti” dedi. Bir tık ileriye gidip (kendimce) “Vallahi çekemem ben, alışkınım özgürlüğe, elin adamına hizmet edemem” dedim. Güldü. Hoşuna gitti. Yolun sonu gelmiş olmasa, o noktada ayrılmasak eminim “ama”lar gelecekti. Yıllar içinde başka başka sohbetlerde o kadar çok duydum/duyduk ki bunları. En çok da “Ama yalnız olmaz.”, “Ama çocuk?”, “E yaşlanınca ne olacak?”

Çiftler ilginçti. Öncelikle kendim için de şunu fark ettim. Bir çifte yol vb. soracak, iletişim kuracaksam ilk erkeğe yöneliyormuşum. Bunu fark etmek beni dağıttı. Fark ettikten beridir hep kadına bakarak, yönelerek soruyor veya konuşuyorum, özel olarak adamla konuşmam gerekmiyorsa. Yine de eğer fiziksel mesafe olarak kadın belirgin bir biçimde daha yakın değilse, neredeyse her zaman erkek cevap verdi. Anlaşılan ailenin dış ilişkilerine onlar bakıyor. Ben de boşuna öyle kodlanmamışım. Sorunun sohbete döndüğü ya da mevzunun uzadığı hallerde basbayağı kadının gözünün içine bakarak konuştuğumda bile çok zaman kadınlar sessiz kaldı ve kocaları (ya da yanlarındaki adam) cevap verdi. Böyle olduğu durumları da ailenin hayat ritminde doğal akışı bozan akılda kalmayacak, iz bırakmayacak bir unsurmuşum; geçip gideceğim ve sekteye uğramış gündelik akış o zaman devam edecek, kadın o zaman gelene dek kendini askıya alıyormuş gibi duyuyorum. Çiftlerde “tek misin?” sorusu belli bir samimiyetten sonra geliyor. Bazen hiç gelmiyor. Malum, adam sorsa yanlış anlaşılabilir. Yine de en çok konuşan o olduğu için soran da genelde o oluyor. Kadın zaten pek muhatap olmamaya çalışıyor. Evli çiftlerin yanında kendimi her zaman bir tehditmişim gibi hissediyorum. Kadın olduğum ve adamı baştan çıkarabileceğim düşünülecek diye değil. Tek başına bir kadın olduğum ve kadının aklına tek başınalığın mümkün ve cazip olabileceği fikrini getirebileceğimi düşüneceklerini sandığımdan. Ve elbette bu anlamda bence bir tehdidim.

Metnin eğlencesi adamlar. En şenlikli diyalog şuydu. Lokantada yemek yiyorum. İşletmeci yan masada oturuyor. Oynayan kediler üzerinden bana bir şey söylüyor, cevap veriyorum ve sonra:

– Tatil için mi geldiniz?

– Evet.

– Ağbi nerde?

– Ağbi kim?

– Eşiniz?

– Eşsiz gezilmiyor mu?

Sonrası sessizlik. Ama hissediyorum, havadaki elektriklenmede görülüyor. Yenge ile yollu arasındaki o sınır yıkılmakta, ibre yolluya doğru kaymakta. Bunu yaşamamış, buna tanık olmamış kadın var mıdır? Ben masadan kalkmış garsona teşekkür, iyi günler dileyerek vedalaşırken sesleniyor: “Burda mı kalıyosun?” İkinci çoğuldan çat diye birinciye düşülmüş, “Görüşürüz inşallah”. Bu yılış yılışlığı bilmeyen var mı?

Tek olduğumu öğrendikten sonra erkeklerden duruma göre, biraz oturalım, bir çay ısmarlayayım, bir şey içer miydin teklifleri geliyor. İbrenin “yollu”dan “sikilir bu”ya döndüğünü gözlerimle görüyor ve kibarca teşekkür ediyorum. “Gitmem lazım”. Gülümseyerek yapıyorum. Kırılgan erkekliklerine dokunmadan. Gülümsememle emin oluyorlar: “kesin sikilir”. Ya da ben öyle duyuyorum…

Seks pozitifin ne yöne düştüğünü soruyorum kendime. Yıllar sonra içime yerleşen bu tuhaf tiksinme, kendimi esirgeme ihtiyacı… Orta yaşlı ve pek de albenili olmadığını düşünen bir kadın olarak uzun zamandır ilk kez bu kadar rağbet görüyorum, flört ediyorlar benimle diyemiyorum. Hoşluk, güzellik, keyif, neşe hiçbirini hissedemiyorum. Sadece tehdit algılıyor tüm sinir uçlarım. Flört edilen ben değilim çünkü. Tek başına dolaşan, muhtemelen yollu da olan kadına yapılması gereken muamele bu. Adamlar da tek tek kendileri değil. Ataerkinin eli, gözü, bedeni o an için. Gereğini yapıyorlar. Bu flört değil. Gözdağı.

Orta yaşlı hiç evlenmemiş bir kadın olarak (nedense lezbiyenliğim rafta şu an), sadece orada bulunmakla bile aslında tüm bunların kırılması için bir şey yapıyor olduğumu hayal ederek kendimi güçlendiriyorum. Deminki sırıtışı ve yılışık ses tonuyla ne kadar allak bullak olduğumu, içimde bir yerlerde ödümün koptuğunu, kaldığım yeri bilmesini istemediğimi, karşılaşmamak için bu yolu kullanmama kararı aldığımı elbette bilmiyor. Bu kadar etkilenmiş olmaktan suçluluk duymak da ayrı bir dert. Ama kendime yüklenmiyorum. Dönüp onu azarlamayacağım ya da yaptığının üzerimdeki ve muhtemelen benim yerimde olabilecek pek çok kadının da üzerinde olabilecek etkisini ona anlatacak değilim. Anlamayacağa anlatmakla zaman ve enerji kaybetmeme kararını vereli uzun zaman oluyor. Kendime biçtiğim aktivizm bugün için bu. Kavga etmiyorum. Buradayım. Varım.

Büyük şehirde, biz bize mahallelerde yaşarken ve tatillerimde –doğal olarak– kendimi rahat hissedeceğim yerleri seçince bütün bunları unutmuşum. Taşrada büyümüş, taşrada çalışma deneyimi de olmuş bir kadın olarak, taşranın ne kadar ürkütücü olabileceğini unutmuşum. Ergenlikten bu yana öğrendiğim ve geliştirdiğim reflekslerin devreye girmesini görmek ilginçti. Hem korkuların, hem başa çıkma yöntemlerinin.

Tatilim bundan ibaret değildi. İnanılmaz keyifli ve keşif dolu bir beş gün geçirdim. Çok yürüdüm. Meraklandım, şaşırdım, yöreye dair hikâyeler dinledim, bir sürü şey gördüm, bir sürü şey öğrendim. Yukarıda anlattıklarım tadımı kaçırmadı. Aksine bu görünmez baskı-direniş gerilimi bana enerji verdi. Anadolu’da tek başına ya da birkaç kişi kadın başına tatillerin artmasının hayalini kurdum. Birbirimizle karşılaşabilecek kadar. Sıradanlaşacak kadar. Hatta mümkünse lezbiyenliği raftan indirip flörtleşebilecek kadar.

Son not olarak, bu sohbetlerde “halkın”, dan dun diye ağzına geleni söyleyebilmesi ve benim sürekli kendi gerçekliğimi, düşüncelerimi, fikirlerimi, yaklaşımlarımı, inancımı, yönelimimi, değerlerimi saklayıp esirgemem de ayrı bir yazının konusu olsun.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

one × one =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.