Sağlıklı bir yaşam sürdürebilme hakkımızı talep ediyoruz. Bu talep olağanüstü dönemlerde gereksiz bir yük olarak görülüp ilk elden zayıflatılacak bir hak değildir, aksine böyle olağanüstü dönemlerde ekstra önlemlerle korunması gereken bir önceliktir.

İçimde inceden bir sıkıntı hissi oluştu “hayat eve sığar” sloganını ilk duyduğum zaman. Sonrasında Twitter’da ünlülerin evlerinde paylaştıkları resimlerle bu his bir bulantıya dönüştü. Sormak istiyorum, siz hangi evden bahsediyorsunuz bayım?

Paylaşılan resimlerin sınıfsal görünümleri başlı başına bir mesele. Ayrıntılarına bakınca tüm eşyaların yerli yerinde olduğu, parlaklık saçan bu resimler adeta ev dekorasyonu malzemeleri satan bir firmanın katalog çekimlerini andırıyor. Bakanın “Vay be böyle yaşıyorlar demek,” diyerek iç geçirdiği, üzerine çalışılmış film sahneleri adeta. Sınıfsal tezahürlerinin göz çıkarıcı özelliklerinin yanı sıra başka bir varsayıma daha dayanıyor bu fotoğraflar: kutsal aile.

Mutlulukla objektiflere gülümseyen heteroseksüel çiftimiz parmaklarındaki alyans ve evlerinin yerli yerinde zenginliğiyle gülümser iken “hayat, hangi eve sığar” sorusunun cevabını makbul olma sıralamasında zirveyi zorlayarak veriyor: hayat orta üst sınıf, hali vakti yerinde, evli bir çift iseniz kesin bir eve sığar.

Şimdi soruyorum, siz “hayat eve sığar” derken başka evlerde neler olduğunu hiç düşündünüz mü? O evlerde ne türlü yoksullukların ve yoksunlukların yaşandığını, insanların birbirine koşullar yüzünden nasıl tahammül etmek zorunda olduğunu, şiddete maruz kalan kadınları, heteroseksüel olmayan çiftleri, işsiz öğrencileri, mültecileri… “Sık dişini otur evinde” denen kadınlar masalını biz daha önceden biliyorduk, yeni değil. Bize anlatılanların masal olduğunu biz o evlerin kapılarını zorlaya zorlaya kendimiz öğrendik. Dolayısıyla hayatlarımız o eve sığmıyor. Çünkü evlerde derdest edilen bedenimizin ve ruhumuzun sadece bize ait olduğunu kendi çabalarımızla öğrenebilmek adına biz o dört duvar arasından kaçmak için elimizden geleni yaptık. Bu yüzden başka gidilecek bir yer yok denilerek hapsedildiğimiz evlerde neler yaşandığını çok iyi biliyoruz. Sabahtan akşama yemek, çamaşır, çocuk bakımı, temizlik, ütü derken insanın kendini yeniden üretmesinin tüm sorumluluğunun kadınlarda olduğu bu çekirdek evlerde kadın emeği değersiz ve karşılıksız kalıyor. Kadınların evin çalışanları, diğerlerinin misafir gibi davrandığı bu sarmal için eşitlik çağrısı yapmak çok mu zor? Peki ama şiddet? Evlerde yaşanan toplumsal cinsiyet temelli şiddeti ne yapacağız? Kaldı ki kadın örgütlerinin tüm uyarılarına ve çabalarına rağmen Türkiye’de 15 gün içerisinde 18 kadın öldürüldüğü haberini aldık.[1]

Biz, devletin eşit yurttaşları olan kadınlar olarak sorsak, kadına yönelik şiddetle mücadele herhangi bir olağanüstü durumda askıya alınabilecek bir şey midir? Yaşam hakkımızı amasız fakatsız korumak ile yükümlü olan mekanizmaların salgın sürecini öne sürerek bu yükümlülüklerini askıya almaları nasıl açıklanabilir?

Virüsten sonraki dünyaya ilişkin tahminlerin daha sonu bile gelmeden eril bir restorasyon kamuya çeki düzen veriyor. Önce HSK şiddet faili olan erkekler mağdur olmasın(!) evlere dönebilsin diyor. 183’e ulaşılamadığını öğreniyoruz, kadın sığınaklarına kabul sürecinde sorunlar yaşanıyor. İnfaz yasası ile şiddet failleri ve istismarcılar salınıveriyor. Durum askıya alma halinden daha da kötüye gidiyor.

Biz kadınlar eşit yurttaşlar olarak yaşamımızın korunmasını istiyoruz, sağlıklı bir yaşam sürdürebilme hakkımızı talep ediyoruz. Bu talep olağanüstü dönemlerde gereksiz bir yük olarak görülüp ilk elden zayıflatılacak bir hak değildir, aksine böyle olağanüstü dönemlerde ekstra önlemlerle korunması gereken bir önceliktir.

Can sıkıntısı değil, bu boş zamanında ne yapacağını bilememekten değil aksine canı savunmaya yönelik acil bir çağrı. Eğer devletin birincil maddi kaynağı vergiler ise bizim de payımız oldu, çocuk bezlerinden, temizlediğimiz evler için aldığımız malzemelerden, faturalardan, yolculuklardan, gelirimizden payımıza düşen ne ise fazlasıyla ödedik. Şimdi bunu hatırlattığımıza göre yaşam hakkı için sıraya girebilir miyiz? Çünkü hayat, maddi-manevi tüm ihtiyaçlarını giderebildiğin, kendin gibi olabildiğin ama elbette ki en önemlisi YAŞAYABİLDİĞİN bir eve sığar. Yaşam hakkımın erkek şiddeti nedeniyle tehdit altında olduğu bir evde, salgın yüzünden karantina altında olmam anayasaya aykırı bir durum teşkil eder. Kadınlar olarak bize evde kalmak dışında hiçbir çözüm sunulmuyor ve bu evde erkek şiddeti yüzünden ölmemiz pek de önem arz etmiyor. Kadınların yaşamını savunmak hayat bilgisi derslerinde sona kalan konular misali atlanıyor. Halbuki erkek şiddeti bizim için virüsten[2] daha tehlikeli.

Kadınların kuşaktan kuşağa aktardıkları “Aman sus bugün de bir olay çıkmasın,” cümlesindeki tedirginliği bilir misiniz bayım? Yemek buğusuyla kaplı mutfak camları önünde kök salıyor mor menekşeler. Tencereler dolup taşıyor da tekrara düşüyor hayat tek atımda. Tüm günün telaşı ve tencerenin yükü omuzlarımızda haberlerden payımıza düşecek bir şey bekliyoruz. Sabrın ve yaşamak inatçılığının tüm görünümlerini deneyimledik. Şimdi tek ve acil talebimiz: biz eve sığarız da önce eşit bir şekilde yaşamak isteriz.

[1] https://ahvalnews.com/tr/kadina-siddet/korona-gunlerinde-kadina-siddetin-bilancosu-18-kadin-olduruldu

[2]Yazı için sundukları katkılardan dolayı Çatlak Zemin ekibine teşekkür ediyorum.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.