Saha araştırmasına çıkmış bir feminist araştırmacı olmak, edinmeyi umduğumuz bilgilere ulaşmayı ekstra zorlaştırabiliyor. Kadınlar dayanışmayı, deneyim paylaşımını ya da kişisel sorunlarına çözüm bulmayı amaçlarken erkekler menfaat elde etme amacında olabiliyor.

Yelpaze // Bu, gerçek ismini değiştirerek yeniden isimlendirdiğim Türkiye’de bakıcılık yapan Filipinli Vicky’nin kendisine ait olduğunu doğrulayıp hem hakkında yazmama hem de görseli kullanmama izin verdiği “Evet, bunu bana patronum verdi. Benim için unutulmaz bir hatıra” dediği yelpaze (Fotoğraf ve Teyit: 7 Mart 2022)

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Türkiye’deki Filipinli kadınların deneyimlerine odaklanan yüksek lisans tezimi yazalı epey zaman oldu. Zaten bu yazı da doğrudan tezin içeriğiyle ilgili değil, daha çok teze yansımayan sahayla ilgili notlarımın bir kısmının yorumlanarak paylaşımıyla ilgili. Tüm yaşananları bir teze sığdırmanın mümkün olmadığı konusunda hepimiz hemfikiriz sanırım. Fakat en az diğer saha araştırması yapan pek çok feminist araştırmacı gibi benim de teze yazamadığım ve çok kıymetli bulduğum bazı sahayla ilgili notlarım çoktandır içimde bir ukde. Ve sanıyorum ki “sahada”yken elde ettiğim heybemdeki bu bilgilerin demlenme süresi doldu ve şimdi paylaşma zamanı. Çünkü bilgilerine, deneyimlerine ve hayat hikayelerine başvurduğumuz ya da “araştırma”mız için bir anda hayatlarına dahil olduğumuz insanlarla olan etkileşimimizi paylaşmayı oldukça önemli buluyorum. Ama bu yazının amacı, bu etkileşimde “bilgi kaynaklarımız”ın ne kadar önemli olduğunu ya da onlar olmadan çalışmamızın var olamayacağı gibi sıkça tekrarladıklarımızı bir kez daha yinelemekten ziyade mevcut bilgiyi bu kez de, “araştırmacı”nın bu süreçte karşılaştığı zorlukları, hissettiklerini paylaşarak doğrulamak. Çalışma süresince ve o anki duygularla aldığım notlardan bazılarını bugün bir araya getirerek yazmaya çalıştım ve aşağıda ilk defa sizinle paylaşıyorum. Ayrıca özellikle sosyal kültürel antropolojide çalışmanın kendisine yansımayan bazı etnografik verilerin, genellikle çalışma bittikten sonra araştırmacı tarafından yeniden yorumlanarak yazılması günümüzün yükselen trendi ve ben de feminist bir antropolog olarak notlarımdan bazılarını paylaşarak buna katkı sağlamak gerektiğini düşünüyorum.

Üzerinden belli bir süre geçmesine rağmen değişen dönüşen belki de gelişen toplumsal cinsiyet algısıyla “sahada”yken yaşadığım olaylarla ilgili tuttuğum notları yeniden düşünmek bize şunu gösteriyor: Hangi bakış açısıyla yazarsak yazalım ve hangi yöntemi kullanırsak kullanalım, kimin yanlısı olursak olalım mükemmel bir araştırma yok. Ancak kadın bakış açısıyla kadın yanlısı araştırma yapıyorsanız bu sizin araştırma sürecinizi daha da etkileyen bir durum. Ama ben yine de bu çok genel bilgiyi şimdilik aklımızın bir ucunda tutmayı önererek, feminist araştırmacıların “sahada”yken örneğin daha fazla psikolojik manipülasyona maruz bırakıldığını vurgulayarak devam etmek istiyorum.

Hitap şekli üzerinden güç ve hiyerarşi yıkımı

Kadınlık, bedenin her kısmını ilgilendiren ve giyim veya saç modeli kısıtlamaları aracılığıyla sürekli olarak hatırlatan çoğunlukla durmadan devam eden bir baskı yoluyla empoze edilir. Erkek ve kadın kimliğinin birbirine karşıt olan prensipleri böylece bir etiğin gerçekleştirilmesi ya da daha doğrusu doğallaştırılması olan kalıcı duruş ve yürüyüş şeklinde ortaya konmuştur (Bourdieu, 2001: 27).

İngiliz antropolojisinin uzun tarihsel anlatımına göre, etnografide devrim yaratan Malinowski’nin -özellikle saha araştırmasının yönteminden bahsettiği 1922 tarihli Argonauts of the Western Pacific– Trobriand Adaları’nda yaptığı saha araştırmasıydı. Bundan önceki, -yerlinin ölçülecek, fotoğraflanabilecek ve görüşme yapılacak bir numune olduğu- “standart etnografik araştırma yöntemleri”nde, araştırmacının sürekli sosyal üstünlüğü vurgulanıyordu. Malinowski, köyün ortasına çadır kurdu, dili öğrenip, tıpkı sıradan bir iş gibi 24 saat boyunca yerel yaşamı doğrudan gözlemleyerek o zamana kadar “hiçbir Avrupalının yapmadığı”nı yaptı ve böylece her şeyi değiştirdi (Stocking, 1992: 250). Annette Weiner ise (1976) Malinowski’den yıllar sonra Adalara gitmiş ve kadınların yaşamlarını detaylı bir şekilde ele almıştı (di Leonardo, 1991: 9). Ben hiyerarşik ve güce dayalı bir etnografi olmaması adına ilk adımı (hiyerarşik olmadığı konusunda kendimce ikna edici olabilmek için) araştırma vesilesiyle bir araya geldiğim Filipinli kadınlar çoğunlukla bana “Madam” diye hitap ettiklerinde belli bir samimiyeti vermeye çalışarak atıyordum. Sonra “Madam” yerine ya ismimle ya da sen diye hitap etmeye başlıyorlardı. Ayrıca ben de feminist bir araştırmacı olarak görüşme detaylarını yanlış anlayabiliyor ve kendimi görüşme yapmak için hiç olmadık yerlerde bulabiliyordum. Hiç unutmuyorum, bir gün önceden randevulaştığımız bir Filipinli kadınla görüşmek için Kadıköy yerine Taksim’e gitmişim. İkimiz de farklı semtlerde aynı mağazanın önündeydik. Çünkü ben sözleştiğimiz semti şaşırmış ve sonra yetişebildiğim ilk vapurla yanına gitmiştim.

Görüşmeye devam ettiğim Filipinli kadınların o günden bugüne hâlâ devam eden, özel hayatım ve ne zamana kadar okuyacağımla ilgili meraklarını giderme çabalarımı da örnek verecek olursam yüksek lisans tezim için yaptığım okumalar sayesinde tanıştığım ve çalışmalarıyla bana hep ilham veren Filipinli sosyolog Rhacel Salazar Parreñas’ın “sahada”yken başına gelenler kendi açımdan oldukça manidar. Görüşme yaptığım hemen herkesin hâlâ devam eden özel hayatımla ilgili merakı, bana nedense hep birkaç yıl önce Parreñas’ın Children of Global Migration: Transnational Families and Gendered Woes (2005: 1) adlı kitabını okurken rastladığım onun başına gelen ve bunu “cinsiyet belası” olarak ifade ettiği şu durumu hatırlatır:

Erkek mi yoksa kadın mı?” (Lalake yan o baba-e yan?) yanından geçtiğimde yoldan geçenlerin sık sık yüksek sesle söylediğini duyduğum bir soru… Biyolojik anlamda XX kromozomuna sahip bir kadın olarak doğdum ve bu proje için Filipinler’de araştırma yapmadan önce cinsiyet kimliğim ya da toplumsal cinsiyetimi bir kadınınkinden farklı olarak hiç sorgulamamıştım… Filipinler’de çoğunlukla bir erkek ya da daha doğrusu trans bir kadın, yani bir bakla olarak kabul edildim.

Türkiyeli olanların bitmek bilmeyen “Niye Filipinli kadınları çalışıyorsun?” sorusu

Peki, Filipinli kadınlar üzerine araştırma yapmaya çalışıyorsam nasıl bir Türkiyeliydim ben? Şimdi geriye doğru bakıyorum ve mesleği ne olursa olsun her kesimden özellikle erkeklerin çalışma konumla ilgili odağı buydu diyebilirim. Ne zaman ve nerede Türkiye’deki Filipinli kadınların (düşük) ücretli emeği konusunu çalıştığımı duyan bir erkek olsa “neden Türkiye’deki Asyalı kadınları çalıştığımı” “başka konu yok mu çalışacak” dercesine yargılıyor ya da “Türkiye’nin gündeminde olmayan bir konu”ya odaklandığımı söylüyordu. Bunu hâlâ zaman zaman duyuyorum.

Ayrıca Filipinli kadınlarla bir araya geldiğim çoğu etkinlikte, toplantıda beni gören ve Türkçe konuşan ve etraflarında “Filipinli gibi görünmeyenler” için uyruk çıkarımlarında bulunan erkekler ilk fırsatta direkt Türkiyeli olup olmadığımı soruyor, eğer Türkiyeliysem de nasıl bir Türkiyeli olduğum ve onlarla ne işim olduğu konusunda beni ayaküstü sorguya çekiyorlardı. Gelin görün ki, çoğunun beni algılama şekli (ki bu doğrudan, Filipinli kadınlarla ilgili tarihi çok eskilere dayanan cinselliğe dair ırksallaştırılmış klişelerle ilgili) gerek jest ve mimik gerekse sözlü olarak özetle şu şekildeydi: “Rahat bir tip olmalısın”, “Nerelisin sen?”, “Açık görüşlüsün”, “O zaman babanın maaşı yüksek senin”… Gerçek şu ki böyle bir kanıya nasıl vardıklarını hâlâ anlamış değilim. Çünkü böyle bir şey yoktu ve ben araştırmayı tamamen kendi imkan(sızlık)larımla yürütüyordum. Yani maddi açıdan olabildiğince tasarruflu bir saha araştırmasıydı ve zaman zaman bunu öğrenmeye ihtiyaç duyduklarında da gayet açıkça ifade ediyordum. Bir de buraya iliştirmek istediğim özellikle yemekli toplantılarda maruz kaldığım, aşağılayıcı bir üslupla sorulan “Yemeklerini yiyor musun?” sorusu var. Bu soruya bir kez daha cevap vereyim: Evet, yiyorum ve çok da seviyorum. Bazen evde denediğim tarifler dahi var.

Peki ya “beklentiler”imiz birbiriyle örtüşmüyorsa?

Ayrıca bir feminist araştırmacı olarak yürüttüğüm bu çalışmada toplumsal cinsiyetin etkisini göz önüne aldığımızda kadın araştırmacıların erkek araştırmacılara göre erkekler tarafından örneğin daha fazla psikolojik manipülasyona maruz bırakılması ya da özellikle menfaat elde etmeye çalışılması vb. nedenlerle çalışmalarımızın kalitesinin daha kolay düşme ihtimali çok yüksek.

Dümdüz söylemek gerekirse, araştırmacılar olarak araştırma yapma amacı güderken araştırmamızın öznesi olmasını arzuladığımız kişilerin hangi amaçlarla araştırmaya katılmayı kabul ettiğini her zaman kolayca kestiremeyebiliyoruz. Örneğin, feminist bir araştırma kapsamında kadınlar dayanışmayı, deneyim paylaşımını ya da kişisel sorunlarına çözüm bulmayı amaçlarken erkekler menfaat elde etme amacında olabiliyor. Toplumsal cinsiyetin özellikle saha araştırması içeren çalışmalarda araştırmayı görüşme yapmayı arzuladığımız kişilere ulaşma başta olmak üzere pek çok yönden etkilediğini hepimiz iyi biliyor ve üzerinde çokça duruyor / konuşuyoruz. Bu, aynı zamanda türlü zorluklarla da karşılaştığımız bir durum. Saha araştırmasına çıkmış bir feminist araştırmacı olmak, edinmeyi umduğumuz bilgilere ulaşmayı ekstra zorlaştırabiliyor, hatta bazen kadın araştırmacılardan erkek araştırmacılara kıyasla daha çok menfaat elde etmeye çalışabiliyorlar. Kuşkusuz böyle bir durumda menfaat gütmenin veya menfaatçi olmanın türlü sebepleri olabilir. Benim bu olayda başıma gelen de daha çok “flörtöz” amaçlıydı.

Şöyle örneklendireyim: Bilgi almak amacıyla görüştüğüm Filipinli erkeklerden birinin ‘üstü kapalı’ görünen flört etme beklentisine yanıt vermeyince bir sonraki görüşme hiçbir zaman gerçekleşmedi. Zaten daha en başta flört etme karşılığı bulamayınca bir sonraki bir araya geliş dahi, söylediklerinin elle tutulur bir yanı olan veya herhangi bir bilgi edinebildiğim klasik bir “görüşme” gibi olmadı. Beni tanıştırdığı bir başka Filipinli kadınla birlikte üçümüz Beşiktaş’ta bir barda vakit geçirdik, sohbet ettik ama bu sohbet o yakın arkadaşı tarafından bile “Senin artık evlenmen lazım, sana birinin bakması lazım” gibi imalarla dolup taşıyordu. O gün bir sonraki görüşmeyi planlayarak ayrılsak da zaten pek de istekli olmadıkları için her ikisiyle de bir daha hiçbir zaman bir araya gelmedim. Bu tür bir menfaat elde etmeye çalışan başka biri daha olmadı ama bu vesileyle bir sonraki görüşmelerde kimin ne beklentiyle görüşmeye “gönüllü” olduğunu anlamanın önemini bir kez daha görmüş oldum (bu, faillik anlamına gelen agency kavramının önem kazandığı durumlardan diyebiliriz). En nihayetinde bu, benim için oldukça net olduğum konulardan biriydi. Bir feminist araştırmacı olarak “sahada” bilgi toplamak için kimseyle “flört etmek” zorunda değildim.

Gündüz “Filipinler” akşam “Türkiye”

Bugün standart antropolojik uygulama için saha araştırmasının klasik Malinowski imgesi (doğma büyüme köylüler arasında bir yıl veya daha fazla yaşayan yalnız, beyaz, erkek saha çalışanı) bir arketip işlevi görüyor (Stocking, 1992: 218). Fakat benim saha araştırmam bu klasik yöntemin aksine “uzak” bir yere gidip belli bir zaman dilimi içerisinde de orada konaklama şeklinde değildi, Filipinler’e gitmektense Türkiye’de Filipinli kadınların deneyimlerine odaklanarak çağdaş ve feminist antropoloji kapsamında “evde” araştırma yapıyordum. Genelde katılabildiğim tüm etkinliklere katılıyor, gece geç saatte bile olsa yapabileceğim bir şey kalmayınca eve geri dönüyordum. Bu nedenle, (çalışmanın konusu gereği) iki kültür arasında gidip geliyor ve tabii ki de zaman zaman bocalıyordum. Kadın bakış açısıyla kadın yanlısı bir çalışma yapmaya çalışıyordum elbet. Ama bu katılımlı gözlem yöntemini uygularken yani İstanbul’un en çok Filipin göçü alan semtiyle kendi yaşadığım semt arasında mekik dokurken bu bana sanki iki ülke arasında gidip geliyormuşum hissi veriyordu. Bu hissi belki başka bir zamanda başka bir yazıda pek çok sebebe dayandırabilir ve tartışabiliriz ama şu anda bu kadar değinmenin yeterli olduğu kanaatindeyim. Burada asıl önemli olansa “antropologların ‘yurtdışında’ mı yoksa ‘evde’ mi çalışması gerektiği değil, ikisi arasındaki kesin olarak kabul edilen ve bir o kadar da hafife alınan radikal ayrım” (Gupta ve Ferguson, 1997: 15). Ben feminist bir araştırmacı olarak, semtler arasında mekik dokurken hissettiklerimin ‘olağan’ olduğuna inanarak keskin bir ayrım olmadığını aksine sıklıkla kültürün de iç içe geçtiğini düşünüyorum.

“Çince öğren, Çince!”

Filipinli kadınlardan biri görüşmeye Türkiyeli sevgilisiyle gelmişti. Gelmeyi adam istemiş. Çünkü ona bana nasıl güvenecek diye kızmış ve benimle görüşmeye onunla birlikte gelmiş. Evet, bu -mışlı, -mişli cümlelerde açıkça bir kinaye var. Bu kinayenin dayanak noktası da tam olarak şu: Bilgisine başvurmak, tecrübelerini, yaşadıklarını dinlemek istediğim Filipinli kadının ve benim sözümüzün görüşme süresince görüşmeye “güvenlik” gerekçesiyle kendini zorla dahil ettiren erkek arkadaşı tarafından sıklıkla kesilmesi (manterrupting). Ve odağı ben kimim, nereliyim, neden Filipinli kadınlarla ilgili araştırma yapmak istiyorum, babamın maaşı kaç para, kendisi neden bir Filipinli kadınla beraber olmayı tercih ediyor, önceki sevgilileri kimmiş, önceki evliliği neden yürümemiş, eski eşi ondan çapkınlığı yüzünden nasıl boşanmış ve farklı etnik gruplardan sayısız beraberliklerinin eski eşiyle arasındaki farkı ve onların eski eşinden ne kadar “iyi” olduğu, Tayland’dan arsa alıp çiftlik yapma gibi gelecekle ilgili planları gibi sürekli kendi merakı doğrultusunda değiştirmeye çalışıyor ve adeta hükmediyordu. Filipinli kadının boynunu işaret ederek “O kolyeyi ben aldım” diyor. Bu da yetmezmiş gibi görüşme sonunda talep ettiğim görüntü alımı sırasında “Onun telefonunu ben aldım. Çok pahalıdır. Onunla çekelim” gibi şeyler söylüyordu. Kadının Filipinler’deki çocuklarını Türkiye’ye nasıl getireceği konusunda böbürleniyordu. Ayrıca ırksallaştırılmış toplumsal cinsiyet klişelerini hiç durmaksızın yeniden üretiyor ve Filipinli kadınların ne kadar “temiz, anlayışlı, güler yüzlü, mutlu” olduğunu neredeyse konuşmasına hiç izin vermediği birlikte olduğu Filipinli kadın üzerinden sürekli tekrar ediyor ve “onu bu yüzden çok seviyorum” diyordu. Görüşmenin başından sonuna kadar konuyu buraya nasıl getirdiğini hâlâ anlayamadığım bir şekilde bana Çince öğrenmem gerektiğini empoze edişini hiç unutmuyorum.

Rüyalarda devam eden “bilgi kaynağı” arayışı

Kendimi yaptığım araştırmaya çok kaptırmış olmalıydım ki araştırmama uyurken gördüğüm rüyalarda da aralıksız devam ediyordum. Örneğin, bir gece rüyamda ismini vermek istemediğim Türkiye’nin beş büyük zincir marketinden birinde Türkiye’ye ilk gelen Filipinli kadını bulmuş ve benimle görüşme yapmaya ikna etmiştim. Elbette gerçekte böyle bir şey hiçbir zaman olmadı.

Sosyal medyada sayısız arkadaşlık isteği gönderen erkek

Başta söylediğim gibi ben bu çalışmayı bitireli birkaç yıl oldu ancak çalışmayı yürüttüğüm günden bugüne sık aralıklarla ve ‘ortak arkadaşımız’ın muhakkak birkaç Filipinli kadın olduğu bir sosyal medya hesabımdan arkadaşlık isteği göndermeye devam eden çoğunlukla fiziksel olarak genç ve orta (bazen de ileri) yaşlı görünen hem Türkiyeli hem de farklı etnik kökenden gelen erkek nüfus var. Çoğu tacize varan ilişki kurma isteğiyle mesajlar yazıyor, emojiler gönderiyor, resmimi göndermemi istiyor veya hiç çekinmeden görüntülü arıyor. Bense bu gibi durumlarda tacizi önlemek için en iyi bildiğim yöntemi uyguluyor ve sosyal medyada arkadaşlık isteği gönderen, mesaj yazan, görüntülü arayan bu nüfusu görür görmez engelliyorum.

Buradan hareketle de şunu anlamamızın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu bize Türkiye’deki Filipinli kadınların benzer şekillerde sosyal medya tacizine maruz kaldığını / kalabileceğini gösteriyor. Zaten yukarıda bahsettiğim “Çince öğren” dayatmasının sahibi de görüşmeye müdahale ederken sık sık bu sosyal medya tacizlerinden yakınıyor ve benim de görüştüğüm Filipinli kadınla birlikte olduğu ona göre sosyal medyada açıkça görülmesine rağmen “Türk erkeklerinin birlikte olduğu Filipinli kadına sık sık mesaj atmasından, çirkin tekliflerde bulunmasından duyduğu rahatsızlığı” belirtiyor ve böylelikle ben de bundan dolayı yaşadığı erkeklik krizine birebir tanık oluyordum.

Türkiye’de kısa dönem ikamet izin süresi (short-term residence permit) biten Filipinli kadınlar bu süreçte dolandırılmaya daha açık hale ge(tiri)liyor

Böyle bir dolandırılma hikayesine tezim bittikten uzun bir süre sonra tanık oldum ama hâlâ güncelliğini koruduğuna ve başka kadınları dolandırmaya devam ettiklerine emin olduğum için burada değinmeden edemeyeceğim. Çünkü biraz sonra kısaca değineceğim bu olay, çoklu göç sürecinde daha da kırılganlaştırılan göçmen kadınların gittikleri ülkelerde hayatta kalma mücadelesi verirken yaşadığı tüm zorlukları bir kez daha gözler önüne seriyor.

Çalışma, oturma ve/veya turizm amaçlı kısa dönem ikamet izni sona eren Filipinli kadınlar, çalışma ve oturum izin süresini yenilemek isterken göçmen kadınların bu durumundan faydalanmayı “meslek” edinmiş sözümona şirket sahibi işadamları tarafından dolandırılıyor. Bunlar, başlangıçta güya oturum izni için belgeleri hazırlamak amacıyla ellerinden -pasaportları dahil- Amerikan doları olarak işlem ücretinin tamamını alıyorlar. Sonra da iş bittiğinde buluşmak için anlaştıkları mekana hiçbir zaman gitmiyorlar. Filipinli kadınlar çok geçmeden dolandırıldığını anlasa da, bu Türkiyeli “işadamları” onların polise gidemeyeceğinden veya gitmeye dahi korkacağından emin oldukları, birbirlerinden habersiz bir şekilde dolandırdıkları bu kadınların durumundan yararlanıyor ve böylece kâr elde etmenin bir yolunu buluyorlar. Kadınlardan “işlem ücreti” adı altında aldıkları dolarlardan vazgeçmeleri için onlara özellikle sınırdışı edilmeleriyle ilgili tehditler savuruyorlar. Ve sonuçta ne olursa olsun en azından pasaportunu kurtarmayı istediğine emin oldukları bu kadınları, bir şekilde pasaportu geri alabilmek için verdikleri paradan vazgeçirecek duruma getiriyor ve böylelikle de uzun ve yıpratıcı bir sürenin sonunda Filipinli kadınların dolar olarak ödedikleri paraya el koyarak genellikle sadece pasaportlarını geri veriyorlar. Bu kadınların çoğu ne yazık ki benzer şekillerde ve çoğunlukla da aynı kişiler tarafından dolandırıldığından bihaber. Kimisi hakkını aramak için avukata danışsa da sınırdışı edilme korkusunun ağır basmasıyla dava açma sürecine giremiyor. Ve Türkiye’de “kaçak” göçmen kadın olarak konumlanan Filipinli kadınların sınırdışı edilme korkusundan faydalanan bu tür bir (eril) dolandırıcılık yoluyla, kadınlar bir kez daha haklarını arama konusunda geri adım atmak zorunda bırakılıyor.

Feminist yöntemle yapılmış bir araştırma etiği klasiği: Unutulmuş yelpaze örneği

Bir gün Filipinli bir kadınla bir kafeteryada yaptığım görüşmenin sonunda o gittikten sonra notlarımı almak için oturmaya devam ettim. Sancılı ve çoklu göç süreci, çalışmak için göç ettiği Türkiye’de çalışma ve oturum izni bittikten sonra uzun yıllar devam eden bu izni yeniden alma mücadelesi, işverenleriyle yaşadığı türlü zorluklar, bu süre zarfında Filipinler’de kalan ve yıllardır doğru düzgün görmediği çocuklarının onsuz büyümesi gibi hiç de iç açıcı olmayan ama mücadele dolu konuları konuşarak sohbet ettiğimiz görüşmede, ikimiz de gözyaşlarına boğulduk. Benimle konuştuktan sonra hemen başka bir yere yetişmesi gerekiyordu diye hatırlıyorum. Çünkü acelesi vardı ve bir arkadaşı da yan masada onu bekliyordu. Görüşmeyi bitirdik ve o gitti. O gittikten sonra görüşme sırasında yaşanan duygusallıktan ötürü notlarımı sonra almamın daha uygun olduğunu düşünmüştüm.

Görüşme bittikten sonra aklımda kalanları unutmadan yazmaya başladım ve çok geçmeden otururken bazen elinde tuttuğu bazen de o gün hava sıcak olduğundan serinlemek için kullandığı o eski yelpazeyi unuttuğunu fark ettim. Bir gün tekrar buluşur ve ona geri veririm umuduyla yelpazeyi aldım. Sonra kırılmayacağı bir şekilde özenle çantamın içine koydum. O mücadele dolu hikayenin ardından masada unuttuğu bu oldukça eski yelpazeye bakınca ona olan saygım ve hayranlığım daha da artmıştı. O kadar eskiydi ki onun için bir anısı, manevi bir değeri vardır diye düşünmemek elde değildi. Ayrıca öyle eski bir yelpazeye sahip olması o trajik göç hikayesinin ardından bana ne kadar emektar olduğunun da açık bir göstergesi gibi gelmişti. Hâlâ bu düşüncem değişmedi.

Malum aradan uzun zaman geçmişti ve bir gün mutlaka teslim edeceğime inanarak muhafaza ediyor olsam da ta ki bu yazıyı yazmaya karar verene kadar yelpaze aklımdan tamamen çıkmıştı. Yelpazenin sahibi unuttuğu bu yelpazenin bende olduğunu henüz bilmiyordu. Notlarıma bakıp yelpazenin tam olarak kime ait olduğunu netleştirdikten sonra ona unuttuğu bir yelpaze olup olmadığını sorup teyit ettim. Unutmuştu, evet. “Evet, bunu bana patronum verdi. Benim için unutulmaz bir hatıra,” diyerek onun böyle bir yelpazesi olduğunu ama nerede olduğunu bilmediğini doğruladı. Aradan birkaç yıl geçmiş ve ben ona bu konuyla ilgili yeni yazabilmiştim. Ne zaman isterse ona teslim edeceğimi ve hem bu yazıda bu konuya değinip değinemeyeceğimi hem de görselini kullanıp kullanamayacağımı sormuş oldum. Aslında buradaki tüm sorgusal çaba, bizi doğrudan (öz)düşünümselliğe (self-reflexivity) sevk ediyor. Ve feminist araştırma etiği dediğimiz şey sadece araştırma yaparken görüşülen kişilerin kişisel bilgilerinin anonimleştirilmesi değildir diye düşünerek bunu pratiğe döktüm.

Özetle, ben de bu araştırma için kadınları araştırmamın öznesi olarak görüp, “araştıran” ve “araştırılan” arasındaki hiyerarşiyi yeniden üretmektense bunu yıkmaya çalışarak feminist bir metodoloji uyguladım. Ve her araştırmanın kendine özgü ilişki dinamikleri yarattığını düşünüyor, özellikle de feminist bilinçle ve yöntemle yapılmış araştırmaların biricik olduğuna inanıyorum. Ayrıca toplumsal cinsiyetin hem araştırma hem de araştırmayı yürüten üzerindeki etkisini “sahada” bilgi toplarken yaşananlar, karşılaşabileceğimiz zorluklar, karşılaştığımız sorunlara nasıl çözümler buluyor ya da sorunları nasıl önlemeye çalışıyoruz, neler hissediyoruz, araştırmamıza ve araştırmamızın öznesi olanlara ne kadar sahip çıkıyoruz, “sahada”yken ne kadar manipüle edilmeye çalışılıyoruz, ne gibi menfaat beklentileriyle karşılaşıyoruz vb. üzerinden yeniden düşünmenin önemini vurguluyorum.

Kaynakça

Bourdieu, Pierre. (2001). Masculine Domination. Stanford, CA: Stanford University Press.

di Leonardo, Micada. (1991). “Introduction: Gender, Culture and Political Economy: Feminist Anthropology in Historical Perspective,” Gender at the Crossroads of Knowledge: Feminist Anthropology in the Postmodern Era, (Micada di Leonardo, ed.). Berkeley: University of California Press, 1-48.

Gupta, Akhil., Ferguson James. (1997). “Discipline and Practice: ‘The Field’ as Site, Method, and Location in Anthropology”, Anthropological Locations: Boundaries and Grounds of a Field Science (Akhil Gupta ve James Ferguson ed.). Berkeley: University of California Press, 1-46.

Stocking, George W. Jr. (1992). The Ethnographer’s Magic and Other Essays in the History of Anthropology. Madison: University of Wisconsin Press.

Parreñas, Rhacel, S. (2005). Children of Global Migration: Transnational Families and Gendered Woes. California: Stanford University Press.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

3 × 3 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.