1930’larda İstanbul’da geçen Ülker Fırtınası, dönemin hem siyasi kültürel ortamının hem de kadın özgürlüğünün izini sürmek açısından çarpıcı bir roman.

Nezihe Araz – Safiye Erol – Sâmiha Ayverdi – Sofi Huri

Safiye Erol’un 1944 yılında basılan romanı Ülker Fırtınası’nı bitirdiğim gün İstanbul’u saran rüzgar ve yağmurun bu senenin ülker fırtınası olduğunu öğrendim. Yani Ülker takımyıldızının boğa burcunda olmasından kaynaklanan bu doğa olayı bu sene 21-22 Mayıs’a denk gelmiş. Kitabın ismiyle müsemma olmasını da böylece tam olarak anlamış oldum.

Ülker Fırtınası 1930’larda İstanbul’da geçiyor. “Batı”da eğitimini tamamlamış, batılı değerleri benimsemiş ve ancak müzik kariyerini sürdürmek için memlekete dönmüş Nuran’ın, “doğu”lu udi Sermet ile fırtınası bir an eksilmeyen ilişkisini anlatıyor. Arka planda da Türkiye’nin kuruluş yılları, Cumhuriyet’in 10. yılının kutlandığı zamanlar. Sermet, evli ve çocuklu bir adam; hareketlerine yönelik sorumluluk bilincinin olmayışını ve her istediğinin hakkı olduğu sanrılarını değerlendirdiğimizde (2020’de de) oldukça tanıdık bir erkek figür. Karısı Müzeyyen’i, her yanlıştan bedelsiz dönebilecek kadar kendisine konfor sağlayan, çocuklarının ve kendisinin bakımını daimi üstlenmiş, yanında gecelik entarisi ile yayılabildiği, rahat ettiği “doğuya dair” olarak yaşar ve ona yıllarca başka kadınlardan devamlı devamlı “dönerken” Nuran tam tersi Sermet için, “batıya dair”, yaşantısı, birikimi, ruhu ile, haz dolu ve tensel olanın karşılığı ama biraz ürkütücü, biraz da hizaya getirici, ütülü pantolonla el şakası yapmadan yanında oturabildiği bir kadın. Sermet ikisinden de ayrılamıyor, ikisiyle de olamıyor, güçsüzlüğünü aşk (yıkım) sanıyor, kitap uzun uzun bu fırtınayı anlatıyor. Nuran, evli bir erkekle ilişkisini, erkek onu ilişkileri bir tür heyecan olarak kalmaktan öteye geçtiği için reddedip karısına dönmesine ve sonra tekrar gelmesine rağmen, sanki salt kendi evinde, zihninde yaşıyor gibi. Elbette zihin bağımsız değil ancak ne mahalle ne aile ne toplum baskısı var. Evlense iyi olur diye etrafta konuşuluyor ama Safiye Erol git gelli hikayede evliliğin altını oyuyor ve Nuran romanın sonlarına doğru acıları sürse de Sermet’ten farklı olarak, duygusuna sahip çıkan, cinselliğinden ödün vermeyen, yaşam tarzını değiştirmeyen ve kendi varlığının bilincinde bir kadın olarak yükseliyor. Aldansa da, zaafları da olsa, tüm anlam verme sürecinin bağımsızlığı (yani Sermet’le ilgili olsa da kendi hayatının kendi anlam verme süreçleri) çok belirgin. Müzeyyen ile Nuran arasında (Sermet Nuran’ı eve çağırıyor, Müzeyyen yemekler yapıyor, hizmetler ediyor ve Sermet ile Müzeyyen’in birlikte çalıp söyledikleri, Nuran’ın dinleyici olduğu alaturka müzik ile kurucu çatışma romanda yerini alıyor) hiçbir düşmanlık yaşanmaması, kadınların birbirine değil kötü davranmak, kötülüğü (ya da o ezber rekabeti) içlerinden bile geçirmemeleri, aksine meselenin Sermet olduğunu ikisinin de çok iyi bilmeleri de cabası. İkisi de ilişkilerine maddi temellerle yaklaşıyorlar; kendi hayatları hakkında muhasebeleri de, ne kadar acı çekerlerse çeksinler, bunda ikincil değil. Ayrıca, Nuran’ın Bektaşi babasının, tüm bu fırtınada kızıyla kurduğu babalık ilişkisinin de kontrol ve müdahale içermeyen sakin bir ilişki olması da epey şaşırtıcı.

Ülker Fırtınası son yıllarda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’u ile kıyaslanıyor. Özetle, Türkiye’nin kuruluşunda doğu-batı gerilimi, müziğin tüm bu çatışmada içkin rolü ve aşk hikayelerindeki benzerlikler üzerinden iki kitap karşılaştırılıyor. Huzur, Ülker Fırtınası’ndan daha sonra basılıyor ve onun başkahramanının adı da Nuran. Huzur çok bilinen, her kesimce sahiplenilen, erken Cumhuriyet ve doğu-batı gerilimi açısından çok örnek verilen bir roman. Sosyoloji derslerinde de referans verilen Huzur’un yanında “sanki” Ülker Fırtınası’nın bahsi pek geçmiyor. Üstelik, dönemin anlatıları düşünüldüğünde, romanın, doğu ve batıyı birbirine zıt bir ikilik olarak ele almadığı gibi birini kadınsı diğerini erkeksi addetmiyor oluşu da dikkat çekici. Safiye Erol’u erken Cumhuriyet tarihinde edebiyat ve sosyoloji açısından incelemek beni aşar ancak o dönemin birçok kadın yazarında olduğu gibi dönemin hem siyasi kültürel ortamının hem de kadın özgürlüğünün izini sürmek için sadece bu metni bile çok çarpıcı.

Safiye Erol bugün az bilinen yazarlardan. Halbuki kitabın adının ilham olduğu Ülker firmasının kendi kaydına bakılacak olursa, kitap ile ilgili Cumhuriyet döneminin önemli yazarlarından Safiye Erol’a ait o yılın en popüler olmuş kitabı diye bir tanımlama yapılıyor. Yukarıda kısaca değindiğim romanın yarattığı şaşkınlığın üzerine bu bilgi, o dönemi -neredeyse yüz yıl önce- gözlerimizin önünde canlandırma hevesi yaratıyor.

Ülker Fırtınası huzursuz ve tetikte bir roman. Sadece Sermet’in kararttığı aşk hikayesi sebebiyle değil, dönemin karmaşası, başka belirsizlikler, paralel öyküler ve gelişmeler sebebiyle de. Safiye Erol’un dili sürükleyici ve etkileyici. Sanıyorum benim için, 1930’larda geçen bu romanı 2020’de tüm bağlamıyla ve karakterleriyle hayal etmeye çalışmak en ilginci. Sermet nasıl yan masada oturan bir erkek ise Nuran da bizimle aynı masada bir vermut içelim mi diyecek gibi. Çelişkilerin sorumluluğunu alan cool kadınlar ile beceriksizliğini dram olarak yaşayan erkek gibi. Romandaki tarihsel ve kültürel gelişmeler açısından düşündüğümüzde ise tarihe atfedilen ilerlemeci anlayış burada da yanılıyor, 1930’lar İstanbul’u ile 2020’yi bu doğrultuda değerlendirmek güçleşiyor.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.