II. Meşrutiyet’in ilanını takip eden coşkulu günlerde, Erken Döneme göre çok daha aktif ve çok daha kararlı bir genç kadın kuşağı üniversiteye girmek, doktor, mühendis, bilimci olmak, tüm mesleklere girme hakkını elde etmek, içtimai ve siyasi haklarını almak üzere gerek özel çevrelerde gerekse cemiyetlerde /derneklerde örgütlendiler. Ve Nisaiyyun akımını başlattılar.

Bu yazıda, Nezihe Muhiddin’in etkinliklerine başladığı yıllarda, II. Meşrutiyet’in (1908) ilk günlerinden itibaren oluşan kadınlık cereyanına ve Kadınlar Halk Fırkası’na (1923) zemin yaratan sosyal ortama notlarla değinmek istiyorum.

Nezihe Hanım 10 Şubat 1958 günü, Şişli Hastanesinde (La Paix) 68 yaşında kalp krizi sonucu vefat etmişti. Sonuncu olduğunu tahmin ettiğim, 1955 yılındaki bir röportajında, doğum tarihini 1305 olarak belirtmiş. Rumi tarihi çevirirsek 1899-90 yıllarına rastlıyor.[1]

1955

Nezihe Muhiddin, Türkiye’nin ve dünyanın yaşadığı, eski toplumdan yeni topluma geçişin büyük alt üst oluşları, dünya savaşları, imparatorlukların yıkılışı ve inkılaplar dönemlerinin tanığı, bir kadın hakları aktivisti ve ünlü bir edibe olarak, yaşadığı yarım asıra yüzlerce makale, öykü, yazı, mensure [nesir şiir], tiyatro, operet, roman, novella [kısa roman], fantezi, çeviri, anlatı, mektup, hitabet, basın açıklaması sığdırmıştı. Genç yaşında Kız Sanayi Mektebi ve daha sonra Selçuk Hatun Sultanisi [lisesi] müdürlüğüne tayin edilmişti. Muhabirler -belki de randevusuz- Mis Sokağı’ndaki evine gittiklerinde, zil sesini duyurabilmek için uzun zaman beklemek zorunda kalmışlar ve kendilerini ev haliyle, sabahlıkla karşılayan Nezihe Hanım’ı son romanı “Komşumun Yelpazesi”ni[2] yazarken bulmuşlardı. Ağır işittiği için kulağına, “memleketimizin eski ve değerli bir meşhuru” ile röportaj yapmak istediklerini söylediklerinde “estağfurullah” demişti. “Merhum Cevdet Bey’in[3] zamanında İkdam’a, Peyam-ı Sabah’a” eğitim üzerine ve “kadın hayatının gelişmesi için yazılar yazmaya on dokuz yaşında” başladığı, hâlâ çalışmaya devam ettiğini de ilave etmişti.

“Teşkilatçılığı” da yine erken yıllarına dayanıyordu. Nezihe, Temmuz 1908 İnkılabıyla başlayan hürriyet devrinin en coşkulu günlerinde yazı ve hitabeleriyle öne çıktı. İnkılabın serpilmesine yol açtığı kadın hareketinin çoğulcu yapısında kadınların hak talepleri Erken Döneme göre daha fazla belirginleşmişti. Bu harekete o devirde “Nisaiyyun” adı veriliyordu, yani feminizm. Türkiyeli kadınlar arasında dal budak salmasında, Lerna Ekmekçioğlu, Melissa Bilal, Hazal Halavut’un çalışmalarıyla gün ışığına çıkarılan Osmanlı-Ermeni kadın hareketinin yanı sıra, 1900’lerin başındaki İngiltere, ABD’deki süfrajet hareketlerin ve Rusya’daki kadınların uyanışının önemli etkisi vardı.

10 Temmuz Günleri: Nisaiyyun akımının başlaması

10 Temmuz 1908 inkılabının “hürriyet” ortamı, hemen ertesi günü sivil itaatsizlik hareketiyle sansürün kaldırılmasını, ikinci gününden itibaren kadın gazete ve dergileri de dahil, 300 kadar gazete ve derginin izin almadan serbestçe yayınlanmasını getirmişti. 11 Temmuz sabahı gazeteler ikinci baskılarını yapmış, İkdam gazetesi kırk bin adet satmıştı. Aynı sivil itaatsizlikle, Meclisi Mebusan’dan Cemiyetler [dernekler] Kanununun çıkmasını beklemeden kadın dernekleri de dahil, onlarca dernek kurulmaya başlamıştı.

Meşrutiyetin ilk günlerini anlatan gazeteler, kadın-erkek-çocuk, Hıristiyan, Müslüman, Kürt, Çerkes her kesimden, her sınıftan insanın sokağa çıkarak “devr-i hürriyeti” kutladıklarını anlatır. Bu ilk günlerde kardeşlik ve birlikte yaşama ideali ve coşkusu öne çıkar. O günlerin gazeteleri, geniş halk yığınlarının mahallelerinden çıkıp Babıâli’ye yürüdüğünü, yolda karşılaşan kafilelerin birbirini alkışladığını, “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet [kardeşlik]” sloganlarıyla, şarkılar ve marşlarla sokakları şenlettiklerini anlatırlar. Bu “tenezzühlerde [gezintilerde]” çevre binalardan, evlerden alkışa katılanları ve bu bayram, şenlik havasının haftalarca, aylarca sürdüğü tasvir edilir. O kadar ki yoksul, kenar mahallelerin kadınları toplanarak, çocuklarını, kadın komşu ve akrabalarını da katarak yaşamlarında ilk kez, uzak semtlerden yürüdüğü, yanlarında taşıdıkları çıkınlarla yemeklerini yol kenarında mola vererek yedikleri, yolu kısaltmak için faytonlarla pazarlık ederek Babıali’ye varmaya çalıştıkları anlatılır. Okur-yazar olmayan bu kadınlar, bu eşitlik ve “hürriyet” havasının, ağır koşullardaki yaşamlarına bir nebze soluk, ferahlık getireceğini hissetmiş olmalılar.

Bu coşkulu günlerde, Erken Döneme göre çok daha aktif ve çok daha kararlı bir genç kadın kuşağı üniversiteye girmek, doktor, mühendis, bilimci olmak, tüm mesleklere girme hakkını elde etmek, içtimai ve siyasi haklarını almak üzere gerek özel çevrelerde gerekse cemiyetlerde /derneklerde örgütlendiler. Ve Nisaiyyun akımını başlattılar. Toplumsal gelişmenin, kadınların durumunun değişmesi gerektiğinin sık sık altını çizdiler. İktidarı uyararak kadın reformlarının ivedilikle ele alınmasını istediler. Zekiye, 1912’de “Yalnız inkılab-ı siyasi bir milletin tealisine [yükselmesine] kifayet etmez [yetmez], inkılab-ı fikri ve içtimai [düşünsel ve toplumsal dönüşümler] terakkinin [ilerlemenin]” zorunlu bileşenleridir, diyordu. “Şu devr-i hürriyetin kıymetini takdir etmemiz ve ona göre terakkimizi ispat etmemiz için çalışmaya başlamalıyız.”

Nezihe Muhiddin’in de içinde bulunduğu kadın öncüler/feministler, yeni dönemde üç büyük hamle yaptılar. Kamu alanında var olma mücadelesinin adımları şunlardı:

  1. Basında yer alma
  2. Dernekleşme
  3. Kadın eğitimi ve mesleklere girme.

Basın hamlesi

Münevver, eğitim görmüş kadınlar arasında büyük bir hareketlilik başladı: Dernekler kurmak, kadın dergilerinde yazmak, günlük gazetelere görüşlerini bildirdikleri mektuplar, makaleler göndermek, artık yasaksız, serbestçe sokağa çıkmak, hürriyet havasından kadınların yararlanacağını umarak eyleme geçmek. Emine Semiye, Fatma Aliye, Şair Nigâr Hanım yazılarıyla, Selma Rıza (M. Mebusan reisi Ahmet Rıza Bey’in kız kardeşi, ö. 1931) kadın eğitimini geliştirme faaliyetleriyle, Halide Edib roman, makale, çeviri ve öyküleriyle, Selanik’te Kadın dergisinin yazarı Zekiye kadınların durumunu ve taleplerini anlatan yazılarıyla, Nezihe Muhiddin (Muhlis) ve Şükufe Nihal, Müfide Ferit (Tek) hitabe, yazı, şiir ve romanlarıyla, Abdülhak Mihrünnisa (Tarhan) şiirleriyle, Fatma Fahrünnisa Hanım (Ahmet Vefik Paşanın kızı Hürrem H. dan torunu, Hanımlara Mahsus Gazete yazarı) etkinlikleriyle öne çıktılar. Nezihe Kerim[4] yazısında çok önemli bir soruyu yetkililere açıkça sordu: “Evet, biz, kadınlar, biz ne olacağız? Mevcudiyet ve tarz-ı hayatımız asrımızla münasip midir?”

Hemen her gazete ve dergide kadınların yazılarını yayınlayacaklarını duyuran, onları yazı yazmaya teşvik eden “Hanımlar için kısm-ı mahsus” “Hanımlar Kısmı,” “Hanımlar Sahifesi” sayfaları, sütunları açıldı. Gazete müdürlerinin “hanım” vurgusu, kadınların eylem ve yazılarını şevk ve saygıyla karşıladıklarını ifade etmek içindi. Yine de Selanik’te Ekim 1908’de yayınlanan Kadın dergisinin “hanım”dan “kadın”a geçişin örneği olduğunu bu konudaki çalışmalardan biliyoruz.

Dernekleşme

Biraz da şaka / Başına mı geçecek, başlarına mı geçirecek? / Nezihe Muhiddin Hanım – Ne yapıp yapıp “Kadın Birliği”nin yine başına geçeceğim! / Muhatabı – Bu gidişle galiba siz Birliği kadınların başına geçireceksiniz hanımefendi! CUM, 1349, 8 Şubat 1928: 1.

Emine Semiye Meşrutiyetin ilk günlerinde “inkılab-ı mesudumuzda [mutlu inkılabımızda], cemiyet-i nisvaniyyenin [kadın derneklerinin] vücuda getirilmesi” gerektiğini yazıyordu. Kadın derneklerine bugünden bakıp, yardım dernekleri-kadın hakları dernekleri olarak, birbiriyle ilgisi olmayan farklı iki yapı gibi ayırmak ve sınıflamak doğru değil. Bu derneklerin ikili programları vardı. Yardım, muavenet [dayanışma] amacının yanında, neredeyse tümü, kadınların kamu alanına çıkışı ve kadın haklarını kazanma amacına yönelmişti. Programlarında yazılmasa dahi kurucu ve aktivistleri kadın haklarına yönelik çalışmalarını bu dernekler aracılığıyla sürdürdüler. Dernekleşme aynı zamanda kadınların eve kapanmaya, kamu alanındaki kısıtlamalara karşı buldukları bir yöntemdi. Bu derneklerde hayır, yardım ve destek, toplumsal dayanışma için çalışırken kamusal alandaki varoluşlarını topluma kabul ettirdiler ve tartışmasız hale getirdiler. Siyasal alana adım attılar.

Kadın dergisinde yazdığı üzere, “Selanik’in cemiyetperver hanımları” çok sayıda kadın derneğinin öncüsü oldu: Teali-i Vatan Osmanlı Hanımları Cemiyeti (kurucusu ve başkanı Nesime Yusuf Hanım- Latife Bekir Çeyrekbaşı’nın annesi), Osmanlı Kadınları Şefkat Cemiyyet-i Hayriyyesi gibi…  Öte yandan meslek edinmeyi, kamu yönetimini, yasaları, kadınlar arasında bilgi akışını, dünya kadınları ile bağlantı kurmayı kısacası her alanda güçlenmeyi öğrendiler, deneyim kazandılar. Haklar hareketinin nasıl yürütülmesi gerektiğini kendi pratikleri içinde kavradılar. Siyasete, edebiyata, sanata ve mahrum edildikleri mesleklere, eğitim olanaklarına yaklaştılar. Erkeğin üç kez “boş ol” demesiyle gerçekleşen ve kadına hak tanımayan talak-ı selase [İslami boşama] sonucu sokakta kalan kadınlara, şehit eşlerine muavenet, iş bulma, meslek edindirme faaliyetlerini yürüttüler. Yetimhaneler kurdular. Kadınlara okuma-yazma, meslek ve lisan kursları açtılar.

Kadın derneklerinde erkeklerin hiyerarşik modellerini kullanmadan, imece ve ev içindeki, mahalledeki yardımlaşma usulleriyle, birbirleriyle dayanışarak çalıştılar. Derneklerin ötesinde de inisiyatifler, küçük gruplar, çevreler halinde örgütlendiler. Balkan savaşlarında cephe gerisinde lojistik destek verdiler: Evlerinde, cephe gerisinde hastabakıcılık yaptılar, askeri giyim ve bez levazımatı dikmek için atölyeler kurdular, bağış topladılar, şehit eşlerine ve göçmen kadınlara destek oldular. Evlerini yaralılara bakmak için hastaneye, tıbbi malzeme sağlamak için atölyeye çeviren kadınlar arasında, mektebini hastaneye dönüştüren Nezihe Muhiddin de vardı. Ayrıca Serpil Çakır’ın çalışmalarıyla öğrendiğimiz Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği’nin (1912-13) kurucuları arasındaydı ve derneğin kâtibesi [genel sekreteri] seçilmişti. Dönemin dergilerinde belirtildiği üzere, Nezihe’nin, “bütün mevcudiyetini sarf edercesine ihtimamatı [gayretli, özenli çalışması] bu derneğe daha ziyade kuvvet vermiş ve azalarını emellerine daha ziyade rapt etmiş”ti. Kadın derneklerinin tüzüklerinde ortak bir madde vardı: Siyasal bağımsızlık. Esirgeme Derneği’nin tüzüğü, dönem kadın hareketinin siyasal bağımsızlığa önem verdiğinin göstergesidir. Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti (1914) gibi kadın derneklerinde de bu tutum devam etti. Nezihe Hanım, Esirgeme Derneği’nin yanı sıra Donanma Cemiyeti Kadınlar Kısmı’nda da faaldi.

Eğitim hamlesi, meslek edinme

Kadınların eğitimi II. Meşrutiyet döneminde kadın hakları savunucularının en önemli faaliyetlerinden biriydi. Evlerde toplanarak verilen konferanslar, okuryazarlığın geliştirilmesi, kadın derneklerinin eğitim faaliyetleri aralıksız sürdü. Kadın eğitimi kadınlığın tealisi için olmazsa olmaz koşullardan biriydi.

“Kız çocuklarını okutmak günah” diyen muhafazakâr, tutucu, İslamcı “büyük bir kitleye” karşın kızlar için liseler ve 1914 yılında İnas Darülfünunu açıldı, ilk mezuneleri arasında basında aktif yer alan genç kadın feministler yetişti. 7 Şubat 1914’de kadınlar için serbest konferanslar verilmeye başlandı. Konferans programında “hukuk-ı nisvan” konusu da vardı. Her oturuma 500-600 kadın öğrenci katılıyordu. Basında büyük yankı uyandırınca, Darülmuallimat-ı Aliye (Yüksek Kız Öğretmen Okulu) öğrenci ve mezuneleri, Maarif nezaretine başvurarak bir kadın üniversitesinin açılmasını istediler. Zeyneb Hanım Konağı’nın bir bölümünde 12 Eylül 1914’de İnas Darülfünunu [kadın üniversitesi] tedrisatına başladı. Bu Darülfununun ilk öğrencilerinden olan Şükûfe Nihal’in de öncüsü olduğu hareketle üniversitede kız-erkek ayrımı kaldırılarak, karma eğitim başlatıldı. Aliye Esat (Pirigil) gibi İnas Darülfununu mezunu genç kadın yazarların yürüttüğü “Kadınlar neden doktor olamıyor” kampanyasıyla kız öğrencilerin Tıp Fakültesine girişine izin verildi.

Bu yıllarda, savaşa giden erkeklerin boş bıraktığı kadrolara alınan kadınlar resmi daire ve postanelerde çalışmaya başladılar. Fabrikalar, atölyelerde kadın işçi sayısı çoğaldı.

Kadın hareketi 1912 sonrası yükselen Türkçülük/milliyetçilik akımıyla zaman zaman yan yana geldi. Ancak bu etkileşimin tarihi daha fazla incelenmeyi bekliyor.

Erkeklerin kadınlık yazını

Burada yalnızca kadınların değil, yanlarında yer alan Modernist erkeklerin de kadın hukuku mücadelesinden söz etmek gerekiyor. “Erkeklerin Kadınlık Yazını” kategorisi altında inceleyeceğim literatürün önemli bir bölümünü oluşturan, hürriyetperver, terakkiperver erkek yazarlardan söz ediyorum. Özel yaşamlarında ataerkil zihniyetten kolay ayrılamasalar da Avrupa’da tahsil yapmış genç erkeklerin kadın hakları savunusu devrin önemli özelliklerinden biriydi. Kadınların mücadelesi bu cereyanla bazen birleşip bazen ayrılarak sürdü. Kadınlık enine boyuna tartışılırken, kadın hakları konusuna lehte veya aleyhte değinmeyen erkek yazar neredeyse kalmadı. Kadın takma adlarıyla yazılar yazanlar, kadın hakları savunusu yapmak üzere yayınlar çıkaranlar da oldu. Bu tutum o yıllarda “ism-i müstearlar [takma isimler]” meselesi olarak biliniyordu, feministlerin ve bazı aydınların tepkileriyle karşılaşmıştı. Genç erkek yazarlar, edebiyatçılar, münevverler [aydınlar] 1908’in ilk günlerinden itibaren Avrupa’da, Amerika’da Feminist hareketin kazanımlarını, süfrajetlerin nasıl mücadele ettiklerini, nasıl örgütlendiklerini tefrikalar halinde yazarak Türkiyeli kadınları cesaretlendiren hatırı sayılır bir literatür oluşturdular. Bu aslında yeni kuşak erkeklerin eski düzene bir başkaldırısıydı. “Müdafaa-i hukuk-ı nisvan” terimi en sık kullanılan motto haline geldi. “Feministim” diyen, feminizmi, kadın hukukunu savunan erkekler kuşağı ortaya çıktı.

Bu literatürün ortaya çıkışının nedenlerini incelemenin toplumsal ve siyasi tarihe katkısı olacağını düşünüyorum. Kadınların kamusal ve özel alanda varoluşunu belirlemek isteyen bu yazını değerlendirmek, yeterli veri olmayan kadın tarihimizin ayrıntılarına daha çok yaklaşmamızı sağlayacak. Bir başlık altında toplamak için önerdiğim, Erkeklerin Kadın Yazını kategorisini, en sağında muhafazakâr, radikal İslamcılardan başlayarak modernist, feminist ve sosyalist, liberter erkek aydınlara açılan bir skalada düşünebiliriz. Anarşizm dahil, dönemin bütün fikir akımlarını kapsayan bu literatürü kadın tarihimizdeki sınıflamalardan, araştırma alanlarından biri olarak, özellikle kadınlarla etkileşimi ve kadınların cevabı açısından da ayırıcı özellikte bir kategori olarak görüyorum.

Bu büyük dinamizme tutucuların, İslamcıların mukabele etmeleri uzun sürmedi. Sebilürreşad gibi dergilerde, kadınların “terbiyesi” konusu, “hürriyet” kavramının kadınlara uyarlanamayacağı tezlerinden başlayıp kadınların gün geçtikçe “açılan” giyimine müdahale edilmesini, meslek edinmelerinin yasaklanmasını istemeye uzanan yüzlerce kadın düşmanı yazıyla bu literatüre katıldılar. Feminist erkekleri “densizlikle, cahillikle” vb suçlayıp Nisaiyyun akımını durdurmaya çalıştılar. Aile ve kadın konusunda asla taviz vermeyeceklerini yazdılar. Selma Rıza bir kadın Sultaniyesi [lisesi] açmak için, Emine Semiye ile birlikte faaliyet gösterirken “taassup kalesinin” saldırılarıyla karşılaştı. On beş gün süren “31 Mart faciası/felaketi” sırasında yazıları sertleşti. Emine Semiye’nin bir kız lisesi açmak için çalıştığı klübü ile birlikte, kadın dernekleri 31 Mart’da (1909) kışkırtılmış kalabalıkların saldırılarıyla harap edildi. Coşkulu hürriyet devri 31 Mart ile sona erdi.

Ama kadınların mücadelesi devam etti. Değişimi başlatan kadın çevreleri, kadınlar aleyhinde yazan Meşrutiyetçi kimi yazarlara karşı toplu eylemler yaptılar. Örneğin, yazarın öğle tatilinde dinlendiği parktaki bankta yanına gidip oturarak, “Neden bizim aleyhimizde yazıyorsunuz?” diye sorguladılar, tartıştılar, onu ikna etmeye çalıştılar, yazılarına son vermesini istediler. Bu yüz yüze ve birebir mücadele yöntemi daha sonra İnas Darülfünunu öğrencileri arasında sık sık kullanıldı.

Günlük yaşamda değişimler

Bu dönemde kadınların yaşamında gözle görünür değişimler gözlendi. Pan-İslamist karakteri belirgin bir hale gelen II. Abdülhamid devrinde, kentlerdeki kadınların giyimi ve sokağa çıkmaları üzerindeki ağır baskılara, yasaklara kadınlar, yeni devirde peçelerini havaya fırlatarak, çarşaflarını kısa pelerine çevirerek cevap verdiler. Bukleleri gösteren saç modası tüm kentli kadınlar arasında yayıldı. Peçenin inceliği, çarşafının kısalığı nedeniyle polis nezaretine götürülen ve para cezası kesilen; erkek eşlerin “üçten dokuza boş ol!” demesiyle bir gecede sokağa atılan kadınların zulme karşı direnişi artık başlamıştı. Elinde ibrik ve tas, kolunda peşkirle her akşam, eşinin dönüşünü kapıda, ayakta bekleyen kadınlar kuşağı yerini, annelerinin hayatına tanık olan isyankâr genç kadınlara bıraktı.

Kadınlar arasında kısa saç ve kısa etek modası yayıldı, genç modernist erkekler de bu harekete bıyık kesme eylemiyle katıldılar. Ve basında tabii ki, bu konuda bir hayli mürekkep harcandı.

II. Meşrutiyet edebiyatı: “Genç ve şen bir kahkaha”

Meşrutiyetin yeni doğan edebiyatını ve edebi simalarını yazarken Halide Edib, “İhtilal [meşrutiyet] ile beraber Türk’ün omuzlarından yük, dudaklarından kilit kalkar kalkmaz Türk edebiyatının, en bariz hususiyeti sahih [sahici] ve canlı bir mizah, genç ve şen bir kahkaha oldu. Zulümler altında ezilen halkın mizahı pek hususidir,” der.

Bu dönemde yetişen Nezihe Muhiddin’in de yaşamında, yazınında, kendine bakışında mizahi ögeleri görürüz. Kalemine hayranlık duyduğu Halide Edib’in edebi düzeyine ulaşamadığını belirten Nezihe, yine de kadın yazınının güçlü bir kalemiydi. Mücadeleci karakterinin ayrılmaz bir parçası olan açık sözlülüğünün bazen ileri giden yorumlara dönüştüğü oldu. Basında sık sık karşılaşacağı alaya, hafife alma tutumuna, kendisiyle alay ederek cevap verdi. Karikatürlerini çok beğendiğini ve kahkahalarla güldüğünü açıkladı. Basının Kadın Birliği sonrasında, “Ah bir de erkek olsa!” mizahına, “Adam sizde ben de erkek sayılırım, serde hemcinslik var” yanıtını verdi. Renkli kişiliği, şakacılığı, sözünün özgürlük vurgulu tonuyla basın epeyce ilgilendi. Batıda başlayan takım elbise-kravat giyme[5] modasını uygulayıp sınırları aşabileceğini göstermek istedi.

1929 sonrası romanlarıyla, yazılarıyla kendisine karşı yürütülen itibarsızlaştırma kampanyasına direndi. Şahsına yapılanları “Bir ağacın hayat usaresinin kurutuluşu”na benzetti, Kadın Birliği’nden uzaklaştırılmasını, “bir kadının şeref, haysiyet ve namusu”na yönelik olduğunu yazmaktan çekinmedi. Toplumda var oluş mücadelesi ve direnişi kadınlara özgürlük mesajı vermek içindi.

Notların bitişinde sözü Nezihe Muhiddin’e bırakmalıyım, son röportajının kapanışına…

(Muhabir) – Hanımefendi, dedim, bunca gün yaşamışsınız, memleketin birçok devirlerini gördünüz. Bizde bir ilerleme var mı? Ne dersiniz?

Ünlü romancı gülümseyerek:

– Ah evladım, beni bu hususta konuşturmayın, dedi.

[1] Elimizde kimlik bilgilerine ilişkin şimdilik başka veri yok, üçüncü kuşak torunlarından inkılap tarihçisi Mizyal Karaçam Şengil’in yazmakta olduğu ve aile bilgilerini aktaracağı kitabını bekliyoruz.

[2] Büyük ihtimalle yayınlanmadı.

[3] Oran, ö. 1935.

[4] Yaşamöyküsüne ulaşılamadı.

[5] Aktaran Serdar Soydan, Nezihe Muhiddin: Gökkuşağının altında, K24, 11 Nisan 2019.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.