Margaret Atwood genetik deneylere, biyomühendislik çalışmalarına mesafeli duran bir yazar. Antilop ve Flurya’da, bilimsel araştırmaların kontrolden çıktığı, ekolojik kirliliğin had safhaya  vardığı, sosyal tabakalaşmanın katılaştığı, tekellerin güdümünde bir yakın gelecek kurgulamış.

Thomas More’un yapıtından itibaren ilk edebi ütopyalar, haritalarda o güne dek gösterilmemiş ve gözlerden uzak kalmış adalar veya kara parçaları üzerine kuruluydu. Keşifler çağı kapanıp da haritalarda işaretlenmemiş yer kalmayınca ütopyalar uzak gezegenlere veya 19. yüzyıl ütopyalarında olduğu gibi, bilinmez bir geleceğe taşındılar. Margaret Atwood, Antilop ve Flurya (2003) romanında çok daha ilginç bir kurguyla ütopyayı insan bedenine yerleştiriyor. Aslında bu yazarın değil de onun yarattığı bir karakterin, çılgın genbilimci Glenn’in ütopyası… 

Glenn türümüzün yıkıcı ve kötücül olduğunu düşünüyor ve bu “hatalı tasarım”ın yerini almak üzere yeni bir insan türü geliştiriyor. Homo sapiens’in yeni versiyonu, genetik müdahale sonucu sadece yaprak, ot, kök ve yabani meyvelerle beslendiği için hayvanlara asla zarar vermiyor. Tarım yapmadıklarından arazi sahipliği/mülkiyet kavramları yok. Son derece barışçıl ve ekolojik açıdan uyumlular. Evlere, aletlere, silahlara ya da giysilere ihtiyaç duymuyorlar. Beden sıvıları, sivrisinekleri uzak tutacak doğal bir koku üretebiliyor örneğin. 

Glenn şiddetin ve toplumsal cinsiyet rejiminin kökeninde süreğen cinsel arzularımızın olduğu, hormonların akıllarımızı bulandırdığı görüşünde. Dolayısıyla bu “yeni tür”ü, sadece üç yılda bir -o da kısa bir süreliğine- üreme amaçlı cinsel faaliyete hazır olacak şekilde tasarlıyor. Söylemeye gerek yok belki, Glenn heteroseksüel bir erkek; toplumsal düzeni “biyoloji”nin belirlediği kabulünden hareket ediyor. 

Margaret Atwood genetik deneylere, biyomühendislik çalışmalarına mesafeli duran bir yazar. Antilop ve Flurya’da, bilimsel araştırmaların kontrolden çıktığı, ekolojik kirliliğin had safhaya vardığı, sosyal tabakalaşmanın katılaştığı, tekellerin güdümünde bir yakın gelecek kurgulamış. İşsiz ve güvencesiz yoksul kalabalığın -hele de yoksul kadınların- yaşam koşulları alabildiğine zor. Böyle bir dünyada mükemmel bedenlere ilişkin ütopik tasavvur, distopyaya evrilme potansiyelini de içinde taşıyor. 

Dünya çapında bir salgın (spoiler içerir

Glenn’in planları homo sapiens 2.0 ile sınırlı değil. Onlara bu dünyada yaşam şansı tanımayacağımızın pekâlâ farkında. Zalim türümüzü yeryüzünden silecek bir biyosaldırı tasarlıyor; dünyanın her ülkesinde, herkesin kullanmak isteyeceği bir ilaç sürüyor piyasaya… Kullanıcıya sınırsız bir libido ve cinsel güç, ayrıca genel bir enerji ve sağlık hissi verdiği söylenen bu gençlik hapı, aslında bir virüs içeriyor. 

Sonrasında olanlar oldukça tanıdık: Bilim insanları ölümlerin nedenini saptamaya çalışırken halka evlerinde kalma ve sakin olma çağrıları yapılıyor. Limanlar ve havaalanları kapatılarak şehirler karantinaya alınıyor. Takım elbiseli tıp uzmanları, salgının yayılma hızını gösteren grafikler, yayıldığı yerleri gösteren haritalar paylaşıyorlar ekranlarda… “Suyu kaynatarak için, el sıkışmayın” tavsiyeleri veriliyor. 

Dikenli, eriyen jelibona benzeyen virüsü nihayet saptıyorlar fakat aşıyı geliştirecek zamanları yok. Virüsten kaynaklı ölümlerin ve kaosun önüne bir türlü geçilemiyor. Doktorlarla hemşireler de hastalanınca, ya da paniğe kapılıp kaçınca, yapacak bir şey kalmıyor.  “Hastanelere giriş çıkış ikinci bir emre kadar yasaklanmıştır. Kendinizi hasta hissediyorsanız bol miktarda su için ve aşağıdaki yardım hattını arayın” deniliyor.   

Margaret Atwood, Damızlık Kızın Öyküsü ile biz kadınları hayli düşündürmüştü. Antilop ve Flurya’da, koronavirüs benzeri küresel bir salgının sonuçlarını sanki rüyasında görmüş gibi anlatıyor olması da hayranlık verici.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.