“Ne yapmam lazım ki şimdi? E yatayım bari, değil mi? Ayıp olur yoksa.”

Fotoğraf: Susan Meiselas. USA. NYC. 1978. Little Italy. Hanging out on Baxter Street.

“Siz bir araya gelmeyin, vallahi dünyayı yakarsınız,” derler ben ve çok sevdiğim bir arkadaşım için. Güçlü buluyorlar bizi, sırtı yere gelmezlerden sayıyorlar. Gerçekten öyle miyiz bilmiyorum, zira sırtımız değilse bile ağzımız yüzümüz pek çok kez geldi yere; yine de ne yaptık ne ettiysek başkalarına öyle görünmüşüz belli ki. Tamam, güzel, fakat geçenlerde bu bahsettiğim arkadaşımın ettiği birkaç laf sebebiyle, zaten çoktan beri düşündüğüm—hatta ne kadar yanlış olsa da çareyi artık düşünmemekte bulduğum—ve maruz kaldığımı çok iyi bildiğim şeyleri yeniden düşünme fırsatım oldu. Bugünkü aklımla ve pratiklerimle. Sonra da bu yazıyı yazmak konusunda tetiklendim. Düşünmemenin öfkemi dindirmediğini fark ettim ve rafa kaldırılanların masaya dökülme vakti geldi gibi hissettim.

“Ne yapmam lazım ki şimdi? E yatayım bari, değil mi? Ayıp olur yoksa,” dedi arkadaşım, adamın biriyle buluşmak için evden çıkmadan önce. Öylece suratına baktım. “Kız sen salak mısın? Ayıp olmasın diye o iş mi yapılır?” diyecek oldum; aklıma kendi yaptıklarım geldi, onu çok iyi anladım ve sustum. İlişkilerimizde bir şeylerin ters gittiğini, bir türlü dikiş tutturamadığımızı, sorunun onda veya bende değil, aslında kadınlarda da değil, daha temelde bir yerde olduğunu biliyordum. Zaten “ayıp olmasın seksi” bir süredir epey yaygındı. Kadının cinsel özgürleşmesi bağlamında erkek egemenliğini yeniden okuyan sayfalarca şey de yazılıp çizildi. Derken bu meseleleri dost meclisinin dışına taşırabilir olduk, deneyim paylaşımlarından güç aldık, seslerimiz biraz daha yükseldi. Şimdi ben, en azından bu yazıda, kendim ve arkadaşım adına konuşacaksam da aslında tüm bunların şahsi anlatılardan öte olduğunu çok iyi biliyorum.

Biz yirmilerinin ortalarında, ilkgençlikleri hayata ve yapıp ettiklerine sıkı sıkı tutunarak geçmiş, var olma, üretme ve değiştirme gayretinde iki kadınız. Birbirimizden çok farklıyız ama çok da aynıyız. En heyecanlı, en tutkulu hallerimizi biliriz. Şimdi de geçen zamanla birlikte heyecanımızı ve tutkumuzu diri tutmaya çalışıyoruz. Gerçeklerin—en genel tabiriyle düzenin—onları kurutmasını değil, kamçılamasını istiyor, elimizden geldiğince bu bilinçle hareket ediyoruz. Ancak bu heyecan, bilhassa öznesi genç bir kadınsa, erkekliğin ellerini ovuşturup ağzı sulanarak baktığı bir araç haline gelebiliyor.

Arkadaşım sinema ve tiyatroyla ilgileniyor, daha çok yazıp çizme heveslisi. Üniversiteyi bitirdiğinden beri sektörde nasıl tutunacağının hesabını yapıyor. Birtakım yerlere başvuruyor ve günün sonunda işler bir şekilde istediği gibi gitmiyor. Ya kabul edilmiyor ya da üretim yapacağı alan içine sinmiyor, sorunlar çıkıyor ve vazgeçiyor. Fakat yukarıda bahsettiğim o heyecanı bâki. Benden daha tutkulu, daha azimli, daha ne istediğini bilen biri diyebilirim onun için.

Yazının başında bahsettiğim diyalogdan birkaç hafta önce arkadaşım yüzünde güller açarak geldi yanıma; karşısına, yazdığı oyunları sahneleme fırsatı çıktığından bahsetti. Biriyle tanışmış. O dönem yazdıklarını parça parça Facebook’ta paylaşıyordu. Tanıştığı kişi, işlerini çok beğenip takip ettiği biriymiş aynı zamanda. Arkadaşımla tam da arkadaşımın dilinden konuşmuş. İyi anlaşmışlar. Yeni kurduğu bir site için yazı rica etmiş. “Böyle böyle bir işe başlıyoruz, sen de yazmak ister misin?” demiş. Yazının konseptini öyle güzel seçmiş ki zaten arkadaşım o ara tam da o meselenin üstünde duruyormuş, dolayısıyla yazıyı bir hafta içinde yazıp göndermiş. Dönüş olumlu olmuş. Kaleminin kuvvetli olduğu söylenmiş ona.

Ben de o sıralar, yazmaya yenilerde başladığım bir dergiyi bırakmıştım. Çünkü derginin editörüyle münasebetimiz sonlanmıştı ve sonrasında yazdıklarımı, yazacaklarımı, yazmak istediklerimi dile getirecek gücü bulamamıştım. Halbuki hakkım vardı. Fakat bu taleple gururumu yerle bir ederim, karşımdaki ondan medet umduğum gibi bir yanılgıya düşer ve ben güçsüz, ezik, silik görünürüm sandım. Yazmaya büyük heveslerle başladığım platformdan elimi eteğimi sessizce çekişim böyle oldu. Kimse kimseye “neden” demedi. Ne ben neden yazmayı bıraktığımı sorguladım, ne de bana neden artık yazmadığım soruldu. Pilim bittiğinden değildi. Malzemem tükenmemişti ya da yazamadığım bir süreçten geçmiyordum. Aramızda gizli bir sözleşme imzalanmış gibiydi daha çok. Ancak imzalanan bir sözleşme, tarafların bunu onayladığı anlamına gelir; oysa ben kuralları çoktan belirlenmiş bir oyuna farkında olmadan dahil olmuştum. Sanki birlikte olduğumuz zaman zarfında yazmaya hak kazanıyordum, ödülümdü bu.

Bu işlerin, bu yaşını başını almış adamların tekelinde olduğunu uzunca bir süre çok güzel kabul ettim. Gıkım çıkmadı. İşlerim ilişkilerime bağlı olarak kısa sürdüğünde suçu kendimde aradım. Yetersiz olduğuma inandım. Kendimi toy bulup durdum. Bedenimin ve emeğimin sömürüldüğünü, işaretlerini hep görsem de geç kabul ettim. Çünkü kendime yediremedim. Politik bilincimin gelişmeye başladığı yaşlarımdan itibaren nispeten doğru kararlar alabilir ya da en azından yaşananlara ve yaşadıklarıma eleştirel bakabilir hale gelmiştim ama ne olursa olsun insan bazen tıkanıyor, “Şimdi, şu anda, burada sömürülen benim,” diyemeyebiliyor.

Arkadaşım uzun zaman sonra içine sinen bir ekibe dahil olacağı, orada dili döndüğünce derdini anlatacağı için mutluydu. Yaşadıklarımdan haberdardı. Sıkıntılarımızı paylaşmış, beraber üzülmüş, beraber öfkelenmiştik. Yine de sanıyorum her defasında vaziyeti kişiler özelinde değerlendirme hatasına düşüyorduk. O adam öyleydi, yani ben şanssızdım; ama muhakkak öyle olmayanlar da vardı ve arkadaşımın karşısına çıkmıştı işte. Bir süre yazıları yayınlandı. Nihayet elle tutulur bir şey yapıyor olmanın sevinciyle arkadaşım işe daha da sarıldı. Adamla sohbetlerinden de keyif alıyor, bunun ona entelektüel bir tatmin sağladığını söylüyordu. Bir gün buluşmaya karar verdiler. Özür dilerim, bir gün adam buluşmaya karar verdi. Arkadaşıma olanca pişkinliğiyle nerede oturduğunu sordu, baş başa bir içki içip tanışmayı teklif etti. Arkadaşımın evden çıkarken “Ne yapmam lazım ki şimdi? E yatayım bari, değil mi? Ayıp olur yoksa,” dediği yer burası. Benim aynı şeyi defalarca yaşadığım için onu anladığım, sustuğum, çünkü konuşmaya hakkımın olmadığını sandığım yer burası.

Hepimizin hayatında en az bir kez yaptığı gibi, arkadaşım da onu takdir eden, cesaretlendiren, ona yazılarını yazabileceği bir mecra sunan ve hedeflediği daha büyük işler için destek veren bu adama bir seks borcu var zannetti. Hayatında ilk kez göreceği bir adamla buluşmak üzere evden çıkarken muhtemelen gece dönmeyeceğini biliyordu. Birkaç ay görüştüler. Adam, arkadaşımı istediği her an, her saatte arıyor, canı istediğinde yanına çağırıyor, en iyi ihtimalle yeni yazı talebinde bulunuyordu. Sonumuz benzer şekilde oldu. Adamın keyfinin öyle buyurduğu bir esnada görüşmeyi kestiler. Arkadaşım o mecrada yazmayı bıraktı. Oyunlarının da hiçbir zaman sahnelenemeyeceğine inanmaya başladı ama elbette o iş öyle değil.

Bu adamlar, bu yaşını başını almış, sermayesi sağlam adamlar işlerin istedikleri gibi gitmesine bayılır. Buna alışmışlardır ve bunu öyle bir yolla yaparlar ki kaşımız gözümüz değil de aklımız fikrimiz beğenildi diye hoşnut oluruz. Hayır, salaklık bizde değil. Biz her şeyden önce herhangi bir alanda alnımızın teriyle var olma mücadelesi veriyoruz. Kafamıza her fırsatta idealist olmamız gerektiğini kakan onca riyakar kişi ve kurumun arasından akıl sağlığımız yerinde çıkmaya çalışıyoruz. Bu yüzden ne olur erkek egemenliği kapitalizmle kol kola girmiş üstümüze çullanırken bir de biz kollarımızı birbirimizin kollarından ayırmayalım. Eksik, kabahatli, akılsız ya da diğer başka bir sürü şey olmadığımızı bilelim. Göre göre, anlaya anlaya, dayanışa dayanışa güçlenelim, çünkü buna hem mecburuz hem de ihtiyacımız var.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.