Kızamıkçık ve zika salgınlarından öğrendiklerimizin ışığında, Koronavirüs salgınını tıbbi düşük hakkımızın peşine düşmek için neden bir kırılma noktası haline getirmeyelim?

Belirsizliğin kaygıyı beslediği, güvenli olduğu varsayılan “evin” somut ve soyut yükünün arttığı, bakım kavramının merkezileştiği, ekonomik ve sosyal endişelerle ve komplo teorileriyle dolu, normalliğe dönüşün arzulandığı ve özellikle de geçmişin yargılanıp nasıl bir gelecek istediğimizin sorgulandığı bir sürecin içindeyiz.

Birtakım erkekler, birtakım erkeklerin geçmişteki pandemileri nasıl da verimli geçirdiğinin kibirli örneklerini verirken kadınların şimdi olduğu gibi geçmişte de artmış ev içi emeği, çocuk ve yaşlı bakımı, şiddet ve parasızlıkla boğuştuğunu gözardı ediyor. Bu eşitsiz koşullar sayesinde veba salgınında Shakespeare Kral Lear’ı yazdı; Newton yeni fizik teoremleri buldu; Munch, İspanyol Gribi salgınında, Çığlık’ı resmetti. Kadınlar da sistemin yükünü taşıdı, taşımaya da devam ediyor ve salgın sırasında fazlasıyla hak ihlali yaşıyor. Güvenli kürtaja erişim bu ihlallerden biri. Karantina koşullarında doğum kontrol yöntemlerine ulaşma güçlüğü, artmış cinsel aktivite, cinsel istismar gibi durumlar gebelik sayılarını artırıyor ancak zaten etkin bir şekilde verilmeyen ve zaman duyarlı bir işlem olan kürtaj hizmetine ulaşmak, mevcut koşullar nedeniyle çok daha zor.

Kürtaj uygulamasının özgeçmişinde salgınların kısa ve uzun dönemli etkileri ve bu etkilerin yarattığı sonuçlar oldukça önemli. Patriyarka salgını fırsata çevirip, kriz durumunu bir araç olarak kullanarak kürtaj üzerindeki baskısını artırsa da büyük resimde beklenmedik gelişmeler de var…

1960’lardaki kızamıkçık salgını, o döneme dek ciddi bir tabu olan, tartışılabilirliği bile mümkün olmayan kürtajın, ahlaki ve dini nedenlerden bağımsız, tamamen tıbbi bir sebeple gündeme gelmesine neden oldu. Kızamıkçık, gebeliğin ilk üç ayında geçirildiğinde bebekte doğumsal anomalilere neden olan bir virüs hastalığı. Salgının neden olduğu doğumsal anomalili bebeklerin sayısındaki artışla birlikte ABD’de kızamıkçık için istisnai bir düzenleme yapıldı ve kızamıkçık enfeksiyonu geçiren gebelere kürtaj yaptırma hakkı tanındı. Bu sınırlı hak, kürtajın yasallaşması için bir kapı açtı; kürtaj konuşulabilir, tartışılabilir hale geldi ve belki de kızamıkçık virüsü, kürtaja erişim hakkının elde edilmesi için verilen mücadelede ilk itici güç oldu.

2015’te Latin Amerika’da görülen zika virüsü salgınında da kürtaj yeniden sahneye çıktı. Gebelikte geçirildiğinde yenidoğan bebeklerde gelişimsel beyin hasarı ve mikrosefali (ileri derecede beyin küçüklüğü) yapan zika virüsü, kürtaja erişim hakkı aşırı katı yasalarla engellenmiş olan pek çok kadını mağdur etti. El Salvador’da eril akıl, kadınlara gebeliği yasakladı. Sadece annenin hayatını riske atan tıbbi durumlarda, tecavüz ve anensefalili fetus (fetusun beyninin oluşmaması) varlığında kürtajın yasal olduğu Brezilya’da, 2016 yılında 4000 civarında mikrosefalili bebek dünyaya geldi ve buna rağmen kürtaj pratiğinde bir değişiklik yapılmadı. Kürtaj karaborsası ünlü olan bu coğrafyada çaresizce merdiven altı kürtajlar uygulanmaya devam etti. Tüm bu kaosun içinde az da olsa bazı olumlu gelişmeler de yaşandı. Yandaş medyası meşhur Brezilya’da ilk defa gazetelerde kürtaj yasasını eleştiren makaleler yayımlandı. Papa, zika salgını süresince doğum kontrol yöntemlerinin kullanımını onayladığını açıkladı. Peru’da bir kadın, fetal anomali nedeniyle kürtaj talebini yerine getirmeyen bir kliniğe dava açtı; bu davayı kazandı; klinik kadına tazminat ödedi. Kolombiya, zika ile enfekte kadınların kürtaj yasağını kaldırdı. Yaşanan sağlık hakkı ihlali çok ciddi bir noktada olsa da bu süreçten bazı kazanımlarla çıkmak kadınları güçlendirdi. Bu nedenle son yıllarda Latin Amerika’da kürtaj alanında yükselen kadın hareketinde, zika salgınının yarattığı travmayı ve bu travmanın birleştirici gücünü küçümsememek gerekiyor.

Kendi gerçekliğimize ve Koronavirüs salgınına dönelim: Hastanelere ulaşmanın hem fiziki olarak zorlaştığı hem de bulaş riski nedeniyle bundan kaçınıldığı, kürtaj yapacak hekimlerin salgınla mücadele alanına kaydırıldığı, kürtaja ayrılacak “paranın” olmadığı, her ilde, her ilçede kürtajın yapılmadığı ve iller arası ulaşımın da mümkün olmadığı koşullarda kadınlar güvenli kürtaj hizmetine nasıl ulaşacak?

Güncel haliyle kamu hastanelerinde uygulanmayan ancak Türkiye’de 1983 yılından beri yasal olan isteğe bağlı gebelik sonlandırma işleminin, ilaç kullanımı ile gerçekleşen, oldukça kolay, etkili, güvenli, ucuz ve herhangi bir sağlık kuruluşuna başvuruya gerek kalmadan da yapılabilecek bir şekli daha var: Tıbbi düşük.

İsteğe bağlı tıbbi düşük, Mifepriston ve Misoprostol adlı ilaçların birlikte kullanımı veya sadece Misoprostol kullanımı ile gerçekleşiyor. Her iki ilaç da Dünya Sağlık Örgütü’nün “toplum sağlığı için öncelikli” olarak sınıfladığı temel ilaçlar kategorisinde yer alıyor. Türkiye’de Mifepriston yok; Misoprostol de 2012’de Sağlık Bakanlığı tarafından toplatıldı; kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarının bu ilacı reçete etmesi yasaklandı ve bu şekilde yasal mevzuatta tıbbi düşüğün uygulanması ile ilgili herhangi bir engel olmamasına rağmen pratikte bu işlemin uygulanabilirliği ortadan kaldırılmış oldu.

Mifepriston gebeliğin devamını sağlayan progesteron hormonunu bloke ederek, Misoprostol ise hem rahim ağzını açarak hem de rahmin kasılmasına neden olup kanama ile gebelik materyalinin atılmasını sağlayarak işlev görüyor. Mifepriston ağızdan tek bir tablet şeklinde alınıyor. Bir veya iki gün sonra 4 adet Misoprostol vajinaya yerleştiriliyor ya da diş etleri ve yanak arasındaki bölgede, 30 dakikada eriyecek şekilde ağızdan alınıyor. Misoprostol tek başına kullanılacağı zaman da aynı yöntem izleniyor. Misoprostol alımını takip eden 1-2 saat içerisinde kanama ve kramplar başlıyor. Sıklıkla birkaç gün içerisinde düşük gerçekleşiyor. Halsizlik, bulantı, kusma, yüksek ateş, ishal, baş ağrısı, yüzde kızarma, terleme gibi yan etkiler görülebiliyor.

Misoprostol alındıktan sonra 24 saat geçmesine rağmen kanama olmazsa ya da 4 günden daha kısa süren kanama olursa, 1 haftanın sonunda gebeliğe ait şikayet ve belirtiler kaybolmazsa, 3 hafta sonra idrarda gebelik testi halen pozitif veya şüpheli ise ve 4 haftanın sonunda adet kanaması başlamazsa kişiye bir sağlık kuruluşuna başvurması öneriliyor. Gebeliğin devam etmesi, rahim içerisinde gebelik materyaline ait parça kalması, enfeksiyonlar, düzensiz ve yoğun kanama, atlanmış dış gebelik varlığı (1/7000) karşılaşılabilecek nadir komplikasyonlar arasında yer alıyor. 38 derece üzerinde ateş, şiddetli karın ağrısı, yoğun kanama, kötü kokulu vajinal akıntı, nefes darlığı, ciddi alerjik reaksiyonlar, bilinç kaybı gibi durumlarda ise bir sağlık merkezine acil başvuru öneriliyor. 10. gebelik haftasına kadar uygulanabilen bu yöntemin gebelik haftasıyla bağlantılı olarak başarı oranı yüzde 93-99 arasında. Kürtajın temel ve ertelenemez bir sağlık hizmeti olduğunu vurgulayan American College of Obstetricians and Gynecologists, pek çok mesleki dernek ve oluşum ile birlikte özellikle salgın koşullarında bu yöntemi öneriyor.

Araştırmalar ve kanıtlar; kadınların bu ilaçları ne şekilde kullanmaları ve hangi durumlarda bir sağlık kuruluşuna başvurmaları gerektiği konusunda bilgilendirildikleri durumlarda, tıbbi düşüğün oldukça güvenli olduğunu gösteriyor. Patriyarkanın ve eril aklın anlamak istemediği nokta, bir kadının yeterli kaynak, destek ve tıbbi bakıma sahip olduğunda üreme ve cinsel hayatını kendisinin yönetebileceği gerçeği!

Kızamıkçık ve zika salgınlarından öğrendiklerimizin ışığında, Koronavirüs salgınını tıbbi düşük hakkımızın peşine düşmek için neden bir kırılma noktası haline getirmeyelim? Pandeminin bir cinsiyeti olsaydı şüphesiz “erkek” olurdu. Bu yüzden pandemi ile mücadelede feminist değerlere tutunalım. İlk iş olarak da tıbbi düşük için talebimizi artıralım. Erkekliği pandemiye bırakalım, geleceği kadın yapalım!

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.