Kategorik olarak “kapatılmaya” karşıyım. Ancak cezaevi, verili sistemin bir realitesi. O nedenle biz kadınlar, bu alanda da mücadelemizi geliştirmeliyiz. Kadın mahpusların yaşadığı sorunların çözümü konusunda, toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifine uygun politikalar üretilebilmesi için kadın örgütlerinin katkısı ve desteği gerekiyor. Cezaevlerinin kapısı, özellikle şiddet konusunda çalışan kadın örgütlerine açılmalıdır.

Kadına yönelik her türlü şiddetin ve vahşice işlenen kadın cinayetlerinin giderek arttığı bir süreçte, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nü karşılıyoruz. Kadın siyasi tutsaklar olarak bizler, katillerden hesap soran sloganları sizlerle birlikte sokaklarda, meydanlarda haykırma, omuz omuza mücadele etme imkanından yoksun olsak da; yüreğimiz, bilincimiz ve direncimizle, hep sizlerle olduğumuzu bilmenizi isteriz.

Kadın katilleri; erkek çocuğunu cellat hâline getiren erkek egemen sistemi, çeşitli bahanelerle katillerin cezalarında indirim yapan yargıyı; kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesini öngören İstanbul Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldıran zihniyeti kınıyor, kadın dayanışmasını ve mücadelesini büyüten tüm kadınları selamlıyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nin kadınların direnişiyle, yeniden uygulamaya konulacağı günlerin yakın olduğuna inanıyoruz.

Kadına yönelik şiddet konusunda bu kez biraz içeriden bir şeyler yazmak, mahpus kadınların yaşadığı koşullara dikkat çekmek istedim. Kategorik olarak “kapatılmaya” karşıyım. Ancak cezaevi, verili sistemin bir realitesi. O nedenle biz kadınlar, bu alanda da mücadelemizi geliştirmeliyiz. Genellikle insan hakları kurumları cezaevleri ile ilgileniyor. Evet, kadın hakları ve kadına yönelik şiddetin önlenmesi de insan hakları konusudur. Ancak kadın mahpusların yaşadığı sorunların çözümü konusunda, toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifine uygun politikalar üretilebilmesi için kadın örgütlerinin katkısı ve desteği gerekiyor. Cezaevlerinin kapısı, özellikle şiddet konusunda çalışan kadın örgütlerine açılmalıdır.

Kadına yönelik şiddet konusunda çalışan kadınlar ve kadın kurumları ne yazık ki mahpus kadınlara ulaşamıyor. Oysa cezaevindeki her kadının, kendisine yönelebilecek her türlü şiddet konusunda farkındalık kazanması, hayır diyebilme iradesini açığa çıkarması, şiddete karşı mücadele edebilecek imkanlara kavuşması ve umudun büyütülmesi için; kadın dayanışmasına ihtiyacı var.

Genel olarak kadın için, yalnız olmadığını bilmesi, desteğe ihtiyacı olduğu zaman ulaşabileceği ve destek alabileceği kadın örgütlerinin, kadın dayanışma ağlarının olması son derece kıymetlidir. Cezaevleri ise her türlü dayanışmadan uzak tecrit mekanları. Hayatın her alanında “güçsüz bırakma” pratiği ile karşılaşan kadınlar için cezaevleri güçsüzlük duygusunun pekiştirildiği, erkek egemen sistemin en güçlü olduğu alanlardan biridir. Oysa biz kadınlar biliyoruz ki; yalnız olmadığını, kendisine her an bir kadının el uzatabileceğini bilmek ve sesinin duyulacağından emin olmak, kadınlara şiddete ve haksızlıklara karşı mücadele edebilme gücü veriyor. Cezaevindeki kadın bu imkandan yoksundur.

Cezaevlerinde siyasi kadın tutsaklar, tüm imkanları zorlayarak, tecridi kırmaya ve kadın dayanışma ağından kopmamaya gayret gösteriyor. Sahip olduğu siyasi ve toplumsal cinsiyet bilinci de siyasi tutsaklara güç ve enerji veriyor. Fakat son yıllarda cezaevlerindeki siyasi mahpus profili de epeyce değişti. Toplumsal mücadelenin kendisi suç gibi görüldüğü için, toplumun tüm kesimlerinden kadınlar tutuklanarak cezaevine gönderiliyor. Çocuk, yaşlı, genç, kentli, köylü, anne demeden kadınlar sudan bahanelerle tutuklanıyor, ağır cezalara çarptırılıyor. Yüzlerce kadın F tipi cezaevlerinde hücrelerde tutuluyor. Katı tecrit kuralları uygulanıyor, F tipi cezaevindeki kadınların birbirleri ile dayanışmasını da engelliyor.

Ayrıca adli davalardan tutuklu olan ya da şu veya bu nedenle yalnızlaşan kadınlar açısından cezaevleri en korunaksız alanlar. Hayatları da kolay olmayan bu kadınlar için yalnızlık, stres, dayatılan kurallar, erkek egemen normlarla kadına yaklaşan personel ve yöneticilerle muhatap olmak, suçlayan/aşağılayan/hor gören yaklaşımlarla karşılaşmak, yeni bir şiddet süreci başlatıyor. Kimisi geliştirdiği farklı stratejilerle bu yeni şiddet sürecinin üstesinden gelmeye çalışırken kimisini ise dışarıda yaşadığı travmalara, yeni travmalar eklenecek bir süreç bekliyor.

Fazlaca ayrıntısına girmeden, cezaevlerinde kadına yönelik şiddet niteliğindeki birkaç uygulamaya değinmek istiyorum.

Önemli bir sorun “ortak alanların” kamera ile izlenmesidir. Bir insanın tüm yaşamının sürekli kamera ile izlenmesi genel olarak insan haklarına aykırıdır ancak bu durum kadınlar açısından aynı zamanda cinsel şiddet manası taşır. Birçok cezaevinde, ortak yaşam alanları (yemek yenilen, bulaşık yıkanan, televizyon seyredilen yer) ve ortak kullanım alanları (havalandırma, spor salonu, kurs ve etkinlik atölyeleri vs.) yirmi dört saat kamera ile izleniyor. Yani kadınlar, uyku ve tuvalet/banyo hariç, zamanlarının geri kalanını kamera karşısında geçiriyor. Yemek yerken, televizyon seyrederken, kitap okurken, mektup yazarken, spor yaparken, bulaşık yıkarken, sohbet ederken, çamaşırlarını asarken vs. sürekli kamera ile izleniyor. Bazı cezaevlerinde ise sadece “ortak kullanım alanları” (havalandırma, spor salonu, kurs ve etkinlik atölyeleri vs.) sürekli kamera ile izleniyor.

Sadece kadın mahpusların kaldığı cezaevlerinde durum nedir bilmiyorum, ancak hem kadın ve hem erkek mahpusların kaldığı cezaevlerinde kamera izleme odasında erkek görevli bulunuyor. Zira cezaevi yönetimi “Ben bayan personele, erkek tutukluları izletmem, erkekler benim personelimi taciz ediyor” diyerek, kendi personelini koruyor, ancak kadın mahpusları erkek personelin izlemesinde hiçbir beis görmüyorlar. Ki bu cezaevinde bu duruma itiraz edildi. Ancak savcılık, “Ortak alanları izleyen personel açısından kadın-erkek ayrımı yapılamaz. Kadınların kullandığı ortak alanları da erkek personel izleyebilir. Ortak alanlar, özel alan değildir,” şeklinde karar verdi.

Bu koşullarda kadınlara da yıllarca kendilerini sakınarak yaşamayı öğrenmek düşüyor. Sakınmanın sınırını da doğal olarak erkek egemen zihniyet belirliyor. Kadınlar erkek egemen zihniyetin sınırlarını düşünerek yaşamaya çalışıyor.

Türkçe bilmeyen kadınların cezaevindeki yaşamları da başlı başına bir şiddettir. Eğer koğuş sistemi olan bir cezaevindeyse, yanındaki kadınların desteğiyle ihtiyaçlarını karşılayabiliyor; ama F tipi cezaevlerinde tek başına bir hücrede kalan ve Türkçe bilmeyen kadınlar, meramını anlatamıyor, ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor. Hatta Türkçe bilmediği için kendisini kötü hissediyor/hissettiriliyor. Yetkililer cezaevlerinde tercüman olduğunu söyleyecektir ancak tercüman, mektupları okumak, telefonları dinlemek vs. gibi idari işlerde çalışıyor. Türkçe bilmeyen mahpusların günlük yaşamlarını sürdürmelerine yardımcı olacak bir tercümanlık sistemi yok. Örneğin revire çıkmak, kantinden alışveriş yapmak vs. tüm talep ve ihtiyaçlar için dilekçe yazmak gerekiyor. Türkçe bilmeyen kadınlar bu konuda büyük sıkıntı yaşıyor. Hastaneye gittiğinde şikayetlerini anlatamıyor, doktorun söylediklerini anlamıyor, etkin bir sağlık hizmeti alamıyor. Mahkemeye çıktığında verdiği ifade tercüman aracılığı ile çevriliyor, ancak avukatın yaptığı savunma ve hakimin söyledikleri çevrilmediği için, yargılanan kişi mahkemede ne olup bittiğini anlamıyor. Bu durum Türkiye’de yaşayan ve anadili farklı olan herkesin az çok yaşadığı bir sorundu ancak son yıllarda Suriyeli kadınların tutuklanmaya başlaması ile daha ağır bir sorun hâline geldi. Zira Suriyeli Kürt ya da Arap kadınlar tutuklandıklarında, yakınları da çoğunlukla Suriye’de yaşadığı için, dışarıdan da destek alamıyor, büyük bir yalnızlık yaşıyorlar.

Çocuklu kadınların yaşadığı travma ise başlı başına bir sorun alanıdır. Anne ile birlikte çocuk da ceza çekmektedir. Annesiyle birlikte mahpus hayatı yaşayan yüzlerce çocuk, baskı ve şiddeti içselleştirerek büyüyor. Oysa çocukluk özgürlük demektir. Daha yaşama ilk adımlarını atarken ürkek olmayı, korkmayı, başkalarının tahakkümü altında olmayı öğrenen çocuk için kilit altında yaşam normalleşir. Hiçbir çocuk, ebeveynlerinin durumu ne olursa olsun, geleceğini bu kadar olumsuz etkileyecek bir süreci yaşamak zorunda bırakılamaz.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

nineteen − two =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.