Simone de Beauvoir kendini tekdüzelikten, tekbiçimcilikten ayırarak kadınla erkek arasında her zaman belli farkların kalacağını, kadının kendine özgü bir erotizminin, duyumsallığının ve duyarlılığının olacağını ileri sürüyor.

Simone de Beauvoir’ın en önemli eseri ve feminist hareketin kilometre taşlarından İkinci Cinsiyet (Koç Üniversitesi Yayınları, 2019), Gülnur Acar Savran tarafından Türkçe’ye çevrildi. Biz de kılı kırk yararak yaptığı bu güzel çeviri için önce kendisine teşekkür ettik; ardından kitabın yazılış süreci, Beauvoir’ın görüş ve tezleri, Sartre ile ilişkileri üzerine çeşitli sorular sorduk.

İkinci Cinsiyet, ortada kayda değer bir feminist hareketin olmadığı 1949 yılında yayınlanıyor. Feminist Güzergâh için yaptığımız söyleşide, Simone de Beauvoir’ın başka kadınlarla tartışabileceği bir ortam bulamadığını, fikirlerini bir yoklukta oluşturmaya çabaladığını söylemiştin[1]. İkinci Cinsiyet’i çevirirken bu yalnızlığı içeriden izleme imkânın oldu mu?

Alice Schwarzer’le 1972 yılında yaptığı bir söyleşide İkinci Cinsiyet’i kadınların kendilerini anlamalarına yardımcı olmak ve özgürleşme mücadelelerine katkıda bulunmak için yazdığını söylüyor. Bu açıklama bu işi tek başına yapmaya giriştiğinin bir ifadesi aslında. İkinci Cinsiyet bir yanıyla dönemi için son derece cesur, cüretkâr bir kitap: Annelik, evlilik, cinsellik gibi konularda içinde yaşadığımız dönem için bile son derece radikal tezleri ileri sürüyor Simone de Beauvoir. Tek bir örnek vermek gerekirse, evli kadınla fahişenin durumu arasında simetri kuruyor, kibar fahişe ile eşin “kendisine bakılan kadın” olma özelliğini paylaştığını söylüyor. Ama bir o kadar da ürkek bir tavrı var: Etnoloji ve antropolojiden biyolojiye, psikanalize, sosyolojiye, tarihe, uzanan çok geniş bir bilimler yelpazesine başvurması; çeşitli efsaneleri ve edebiyat yapıtlarını kanıt olarak kullanması; ayrıca Aristoteles, Hegel, Marx, Heidegger, Merleau Ponty, Bachelard, Lévi-Strauss ve tabii Sartre gibi çeşitli düşünürlerle diyaloğa girmesi, tezlerini savunmak için ne kadar geniş bir cephanelikten yararlanmaya gerek duyduğunu gösteriyor. Bugün bize son derece açık gelen bazı gerçekleri ortaya koyarken iddiasını sayfalarca gerekçelendiriyor. İşte bu ürkekliğin yalnızlığından ve ilk oluşundan kaynaklandığını düşünüyorum. Kuşkusuz bu zenginlik kitabın hayranlık uyandırıcı yanı aynı zamanda da.

Kitap çıktığında aldığı tepkileri de tek başına karşılamak zorunda kalıyor Beauvoir, bu aşamada da yapayalnız. Çevresindeki erkek entelektüeller kadın, cinsellik, erkek-kadın ilişkileri vb. üzerine kitap yazmış olmasını “hafiflik” olarak görüyorlar, bu konuların sözünü ettiğim bilimler ve filozoflarla bir ilişkisi olamayacağını varsaydıkları için olsa gerek… Ancak bir başka gelişme oluyor o sırada hayatında: Kitabı okuyan çok sayıda kadından kendi yaşamlarını paylaşan, kendilerini anlatan mektuplar almaya başlıyor. Ve o noktadan itibaren müthiş bir dayanışma ağının içine giriyor. Şöyle anlatıyor bu dayanışmayı: “Son yirmi yılda, kadınlardan, kitabımın kendilerine, kendi durumlarını anlamakta, mücadelelerinde ve kendileri için kararlar vermekte çok faydalı olduğunu söyleyen birçok mektup aldım. Ben her seferinde bu kadınlara cevap yazma zahmetine girdim. Bazılarıyla tanıştım. Her zaman karşılaştıkları zorluklarda kadınlara yardımcı olmaya çalıştım.”[2]

Beauvoir’ın kendini 1972’ye dek bir feminist olarak tanımlamamış olması bana oldukça tuhaf görünüyor[3]. Bu tereddüdü neye bağlıyorsun? Sonrasında feminist hareketle sıcak bir ilişkisi oldu mu?

Simone de Beauvoir’ın iki aşamada feministleştiğini söyleyebiliriz diye düşünüyorum. İlk feministleşme sürecini İkinci Cinsiyet’i yazarken yaşıyor. Kitap için hazırlık yapmaya ve kitabı yazmaya başlamadan önce kendisiyle ilgili olarak tam bir “kurtulmuş kadın” yanılsaması içinde. Kendisi de çeşitli vesilelerle bu yanılsamasını anlatıyor. O dönemde erkek değerlerini benimsemiş ve yaşamını o değerlere göre şekillendirmiş. Aldığı eğitim, sınıfsal kökeni ve kültürel formasyonu açısından oldukça avantajlı bir konumda olduğu için de bunu yapmakta çok fazla zorlanmamış. Bir yandan o dönemde bir kadın için oldukça istisnai olan felsefe formasyonuyla üst düzey bir entelektüeller çevresinde yer alıp dönemin ünlü filozoflarıyla düşünsel bir alışverişte bulunurken, diğer yandan da kendi hayatını kazanabilecek, kendi başına yaşayabilecek ve kendi anlatımıyla kafelerde oturup erkekler gibi yazılarını yazabilecek, yalnız seyahat edebilecek bir bağımsızlığa sahip. John Gerassi ile 1976’da yaptığı bir söyleşide şöyle diyor: “Her adımda bağımsızlık ve eşitlik duygumu sağlamlaştırıyordum. Öyle bir nokta geldi ki, aynı ayrıcalıklara bir sekreterin ulaşamayacağını kolayca unuttum.”[4] Aynı yerde kendi tavrını “ihanet” olarak nitelendiriyor. Ayrıca bu ayrıcalıklara sahip olmak için yer yer kadınlığından feragat ettiğini de itiraf ediyor. Kitabı yazma sürecindeyse, hem kendi ayrıcalıklarının önemini giderek görelileştirmeye başlıyor hem de kadınların özgürleşmesi için kolektif bir mücadeleye gereksinim olduğunun bilincine varıyor. Kitapta kadınların ancak kitlesel hareketlerle güç elde edebileceğini özellikle vurguluyor.

Simone de Beauvoir’ın evli, çocuk sahibi ve dışarıda çalışmayan kadınları küçümsediği sıklıkla ileri sürülmüştür. Hatta yer yer kendisi de İkinci Cinsiyet’ten önce böyle bir tavrı olduğunu teslim eder. Ne var ki, bizzat kitapta da kadınları hor gören bir ton olduğunu iddia edenler de olmuştur. Gerçekten de ilk bakışta evli kadınları, anneleri, âşık kadınları vb. küçük gördüğü izlenimine kapılmak mümkündür. Bunun benim görebildiğim kadarıyla iki nedeni var: Birincisi, kadınların mahkum edildikleri koşulların ve durumun ağırlığını ortaya koyma çabası. Bunu yaparken, bir kadının özgürlüğünü olumlamak ve verili durumunu aşmak yerine, esas olarak koşulları başka bir şeye izin vermediği için bu durumu benimsemesinin ne kadar hüzünlü ve dokunaklı olduğunu gösterebilmek için son derece ustalıklı bir ironik dil kullanıyor yazar. Bu ironinin yer yer kadınları hor gördüğü izlenimini doğurmasını anlamak güç değil. Ne var ki, kadınların erkeklere karşı büründükleri bazı silahları, onlardan nasıl öç aldıklarını, onlarla nasıl zıtlaştıklarını anlatırken aslında bu “kişilik özelliklerinin” içinde bulundukları durumla baş etme biçimleri olduğu kimi zaman bir alt metin olarak var, kimi zaman da belirtik bir biçimde dile getiriliyor. Çok açıklayıcı bir örnek olduğu için uzunca bir alıntı yapmak istiyorum kitaptan: “… kadının ‘kişiliği’ denen şeyi belirleyen [kadının durumudur]: ‘İçkinlik içinde yan gelip yatar’, zıtlaşmaya eğilimlidir, sakınımlıdır ve küçük hesaplar peşindedir, ne hakikat ne doğruluk duygusu vardır, ahlak yoksunudur, bayağı bir düzeyde yararcıdır, yalancıdır, oyuncudur, çıkarcıdır… Bütün bu iddialarda bir doğruluk payı vardır.”[5] Durumlarıyla barışık olmanın yine de “samimiyetsizlik” (mauvaise foie, bad faith) olduğunu söylerken ise varoluşçu etiğin bir kavramına baş vuruyor Beauvoir: Özgürlüğü seçmek yerine kolayına kaçıp verili duruma teslim olmayı, seçim yapmamayı, sorumluluk almamayı, erkeklerle suç ortaklığı içine girmeyi ifade eden bir terim bu. Kitapta kadınlara karşı hoyrat gibi görünen bir dilin kullanıldığı ikinci bağlam ise “Doğrulama Biçimleri” (II. Cilt) başlığı altında üç kadın tiplemesinin ele alındığı bölümler: Narsisist Kadın, Âşık Kadın ve Mistik Kadın. Yazar bu bölümlerde ise kadınların hapsedilmiş oldukları durumdan sahici olmayan kaçışlarının, bireysel özgürleşme ve içkinlik içinde aşkınlığı gerçekleştirme çabalarının “bazen gülünç, çoğu kez acıklı” olduğunu ortaya koyuyor.

Simone de Beauvoir İkinci Cinsiyet’i yazarken yaşadığı özgür kadın yanılsamasından kurtulma ve feministleşme sürecinin sonunda hâlâ kendine feminist demiyor. Bu aşamada henüz kadınları sosyalizmin kurtaracağına inanıyor ve sınıf mücadelesini kadınların somut, gündelik mücadelelerinin önüne koyuyor. Ona göre cinsiyetler arasında somut eşitlik kapitalizmin yıkılmasıyla sağlanacaktır. Kendisine henüz feminist demiyor çünkü onun gözünde feminizm şimdi ve burada kadınların somut kazanımları için mücadele etmektir. Ancak, kısmen 1950’ler ve 60’larda Sovyetler Birliği’yle ilgili gözlemlerine de bağlı olarak ikinci bir feministleşme süreci yaşıyor: Fransa’da 1971 yılının Mart’ında feministlerin kürtajla ilgili ünlü “343’ler bildirisi”ni imzalamaya çağrıldığında ise artık seve seve kabul ediyor bu eylemin parçası olmayı ve 1972’den itibaren kendisine feminist demeye başlıyor. Bundan sonra da hareketle ilişkisi şöyle ya da böyle devam ediyor. Sosyalizmin kendiliğinden cinsiyet eşitliğini sağlayamayacağı konusunda artık tavrı çok net. Hâlâ sınıf mücadelesiyle cinsiyet mücadelesi arasında bağlantı kurulması gerektiğini düşünüyor ama artık sınıf mücadelesinin cinsiyet mücadelesini kapsamadığı, tersine cinsiyet mücadelesinin sınıf mücadelesini kapsadığı kanısında.

İkinci Cinsiyet’i hiç okumamış olanların bile bildiği ünlü bir cümle var: “Kadın doğulmaz, kadın olunur”. Bu cümleyle bağlantılı olarak cinsiyet / toplumsal cinsiyet ikiliğinin kitapta ele alınış biçimini nasıl yorumluyorsun?

İkinci Cinsiyet’te toplumsal cinsiyet kavramı yoktur. Bu kavram çok daha sonraları feminizmin ikinci dalgasında ortaya çıkmıştır. Ancak andığın cümleyi cinsiyet / toplumsal cinsiyet ikiliğinin bir ön biçimi ya da habercisi olarak okumak mümkün bence. Bu cümleyle birlikte ele alındığında Simone de Beauvoir’ın cinsiyet kavramı kendi içinde bir dinamizmi, kadınlaşma sürecini barındırır. Cinsiyet bir yanıyla biyolojik özelliklere uzanır diğer yanıyla da kadınların patriyarkal düzen içinde toplumsal konumlarına. Aslına bakacak olursak, kitabın iki cildi iki farklı düzlemde cinsiyetten hareket edip toplumsal cinsiyete varan bu dinamiği açımlar. Birinci ciltte biyolojik verilerden yola çıkıp bunların kendi başlarına kadının ezilmesini açıklayamayacağını söyledikten sonra, neyin açıklayacağına geçer ve tarih içinde patriyarkanın kuruluş/oluşumunu, nesnel bir süreci anlatır. İkinci ciltte ise kadınlaşmanın öznel olarak nasıl deneyimlendiğini sergileyen fenomenolojik bir anlatı vardır karşımızda: Patriyarka kurulmuş, sağlam temeller edinmiş, efsanelerle pekiştirilmiştir (I. Cilt). Artık bu düzenin içine doğan kız bebekten nasıl kadın olduğunu, evliliğin, anneliğin, yaşlılığın kadınlar tarafından nasıl deneyimlendiğini anlatmaktadır sıra (II. Cilt). Özne – nesne, aynı – başka[6] diyalektiği uyarınca erkek kadını mutlak Başka olarak konumlandırmak ister. Bunu nasıl olup da başardığını ise tarihsel anlatı ortaya koyar. Bu anlatıda erkeğin biyolojik özellikleri (bugünkü anlamıyla cinsiyet) onun üstünlüğünün nedeni değilse de bu üstünlükle bağlantılıdır. Kendilerini egemen özne olarak olumlamayı isteyen erkeklerin biyolojik ayrıcalıkları bu olumlamaya izin vermiştir. İlkel göçebe topluluklarda kadınların fiziksel olarak daha güçsüz olması ve doğurganlığı nedeniyle kendiliğinden, dolaysız bir erkek üstünlüğü yaşanır. Bile isteye bir ezme söz konusu değildir. Ezme – ezilme ilişkisi henüz kurumsallaşmamıştır. Tarımla birlikte topluluk kendini toprakta yabancılaştırmaya başlar. Bunun önemi topluluğun kendini geleceğe yansıtmasıdır: Çocuk ve annelik önem kazanır. Bu noktadan sonra erkek iradi olarak baskı altına alır kadını. Yaşamın gizemlerini bedeninde taşıyan kadın erkeğin gözünde (mutlak) Başka’dır. Buna erkeğin egemen olma istemi de eklendiğinde, kazandıkça karısını ve çocuklarını mülk edinmek istemesi ve onları köleleştirmesi gündeme gelir. Anasoyluluğun yerine babasoyluluğun geçmesi önemli bir devrimdir. Bunun ardından baba hakkına geçişle birlikte patriyarka kurulur. Artık kurumsallaşmış ve tümüyle iradidir erkek egemenliği. Efsaneler ise kadınların çoklu varoluşunun karşısına öncesiz sonrasız Kadın’ı çıkarır ve erkek egemenliğini yeniden ve yeniden üretir.

İkinci anlatı düzlemi olan fenomenolojik düzlemde, yani kız çocuğun kadınlaşmasında da hareket noktası biyolojidir. Kadının biyolojisi âdet görme, doğum, menopoz vb. özellikleriyle yinelemeye dayanır, döngüsel bir ritmi vardır ve bu nitelikleriyle içkinliğe yöneliktir. Başka bir deyişle onun insan varlığı olarak misyonuyla (aşkınlık) kadınlık misyonu birbiriyle çelişir. Gerçi kadın bedensel özellikleri nedeniyle ezilmez ama biyolojik özelliklerinin büründüğü anlam, bu özelliklerin erkekler ve kadınlarca nasıl deneyimlendiği belirleyicidir. Cinsiyet farklılıkları içinde bulundukları anlam dünyası yüzünden erkeğin egemenliğine yol açar; bununla bağlantılı olarak da kadının ezilmesini ikincilliğini bilinç düzeyinde içselleştirmesi açıklar. Zaten bu fenomenolojik anlatı bir yanıyla da kadınların neden ezilmişlikleri içinde yaşamayı sürdürdüklerini, maddi gerçekliklerinin bunu nasıl teşvik ettiğini sergiler.

Kısacası İkinci Cinsiyet’te kadının ezilmesini ya da “toplumsal cinsiyeti” açıklayan tarihsel ve fenomenolojik anlatılara varoluşçu felsefenin aynı – başka, özne – nesne, içkinlik – aşkınlık, özgürlük, bilinç, varoluş gibi kavramları eşlik eder. Bu felsefede beden dünyaya tutunmanın aracıdır: Bedensel özellikler belirleyici olmasa da dünya, onu nasıl tutup kavradığımıza bağlı olarak bize farklı görünür. Kadının dünyaya tutunuşu daha sınırlıdır, tasarılarında daha az cesur ve ataktır.

Yine senin tarafından Türkçeye çevrilen Eleştirel Feminizm Sözlüğü’nde, Beauvoir’ın İkinci Cinsiyet’in sonunda “farklılık içinde eşitlik” tezini formüle ettiğine dair bir tespit var. Şöyle diyor Collin: “… hem erkeklerin ellerinde tuttukları bir evrensele erişme özgürlüğünün gerekliliğini ileri sürmektedir, hem de … kurtuluşu olanaksızlaştırmayacak bir farklılığın gerçek olduğunu.” Ona katılıyor musun? Beauvoir’ın evrenselcilik / farklılık ikiliği karşısındaki konumunu nasıl değerlendirirsin?

Simone de Beauvoir da bence kendisinin evrenselcilik / farklılık ikilemini aştığı kanısında. Ancak kitapta “farklılık içinde eşitlik” ile “eşitlik içinde farklılık” kavramlarını birbirinden ayırıyor ve ilkine karşı çıkıyor: İlk ifadenin öncesiz sonrasız bir takım kadın özelliklerini sabitleştirerek kadınları içinde bulundukları duruma mahkum eden farklılıkçı düşüncenin yutturmacası olduğunu söylüyor, bunun kadının başkalığından yarar sağlamak anlamına geldiğini savunuyor. İkinci formülasyonun ise, eşitlikle aynılığı birbirinden ayıran, cinsiyet farklılığına rağmen eşitliği savunan bir yaklaşımı dile getirdiğini düşünüyor. İkinci Cinsiyet’in sonuç bölümünde geliştirdiği anlayış da bu zaten. Burada kendini tekdüzelikten, tekbiçimcilikten ayırarak kadınla erkek arasında her zaman belli farkların kalacağını, kadının kendine özgü bir erotizminin, duyumsallığının ve duyarlılığının olacağını ileri sürüyor: Başka bedenlerle de kendi bedeniyle de kurduğu ilişkilerin erkeğinkiyle hiçbir zaman aynı olmayacağını savunuyor. Ama bunun da ötesinde, kadınların mevcut durumları, yani ezilmişlik konumları içinde edindikleri kimi yatkınlıkların da, somut eşitliğin olduğu bir dünyada olumlu özellikler olarak varlığını koruyacağını, hatta bunların erkekleri zenginleştirecek özellikler olabileceğini de düşünüyor: Naziklik ve yumuşaklık, kendini aşırı ciddiye almamak, sabır, ayakları yere basmak vb…

Ne var ki, Hegel diyalektiği ve varoluşçuluk felsefesi onun bir ölçüde evrenselciliğe saplanmasına yol açıyor. Kendisi patriyarkal düzen içinde evrensel öznenin erkek olmasını, erkeklerin evrenseli ellerinde tutmasını eleştirse de, insan varlığının özneliğiyle ilgili felsefi söylemi bireyci, rekabetçi bir dünyanın egemen bireylerini -erkek özneyi- model almış gibidir: Özne, karşısındaki başka bilince karşı çıkar, kendini özsel olarak ortaya koyar ve karşısındakini nesnelleştirir. Ne var ki karşısındaki de bir insan varlığıdır ve o da kendini özne, karşısındakini başka olarak ortaya koyma peşindedir. Böylece bireyler arasında karşılıklılık oluşur. Bu karşılıklılığın olmadığı tek durum erkeğin kadını mutlak Başka olarak konumlandırdığı durumdur. Öte yandan aynı zamanda da aşkınlıktır özne: Tasarılarıyla kendi ötesine geçer, dünyaya tutunur ve dünya üzerinde iz bırakır. Kadın bu anlamda da öznelikten dışlanır, içkinliğe batmıştır. Kadını özne konumundan mahrum bırakan patriyarkadır, doğru, ama sonunda kadına özgürleştiği zaman olabileceği özne olarak sunulan model de erkek öznedir. Bütün insanlar aynı biçimde öznedir ve o özne aslında erkektir! Nitekim 1963 yılında Olayların Gücü’nde bilinçlerin karşıtlığı tahlilini fazla idealist bulduğunu söyler ve İkinci Cinsiyet’i o gün yazıyor olsa daha maddeci bir yöntem kullanacağını söyler. Kısacası kadınların bilinç düzeyinde evrensel bir özneye katılması perspektifi kendisine de yetersiz gelmiştir zaman içinde.

Beauvoir, kadının fizyolojik, psikolojik ve ekonomik bir yazgıya mahkum olmadığını; erkeklerin ona Başka olmayı dayattığı bir dünyada içkinliğe hapsolduğunu söylüyor. Bu dayatmada gebelik ve çocuk bakımının rolü nedir? Beauvoir güç ilişkilerinin belirlenişinde anneliği, kadının biyolojisinden kaynaklı bir dezavantaj olarak görüyor mu? Ya da şöyle sorayım: Annelik aşkınlığın önünde bir engel mi?

Doğurganlık ilkel göçebe toplumlarda kadın için ağır bir yük, onu yerleşikliğe mahkum eden neden ve sözünü ettiğim kendiliğinden erkek üstünlüğünün başlıca kaynağıdır. Doğurmak ve süt vermek yapıları gereği birer etkinlik değil işlevdir ona göre ve döngüsel nitelikleriyle aşkınlık biçimindeki ileriye yönelik erkek etkinliğinden tümüyle farklıdır. Öte yandan doğurganlık kadınların tüm organizmasının türün sürdürülmesine yönelik olması anlamına gelir. Bir kez daha: Kadının insan varlığı olarak misyonuyla türsel varlık olarak misyonu arasında çelişki vardır. Ama patriyarkal toplum bir kez kurulduktan ve kurumsallaştıktan sonra kadınların zaten esas olarak içkinlik demek olan bu “doğal misyonu”nun anlamı bu toplum içinde belirlenir. Bu toplumda kadınlar anne olmayı özgürce üstlenemez, bu konuda kendi seçimlerini yapamazlar. Zorunlu tercih, kaçınılmaz seçim, der Simone de Beauvoir annelik için. Erkeklerin de anne olabildiği bir toplum kurulana kadar kadınlara analık ve evlilik tuzaklarına karşı tetikte olmayı öğütlemek gerektiği kanısındadır. Asıl devrim annelik mefhumunu yıkmaktır der. Beklenebileceği gibi kendisine sık sık anneliğe karşı olup olmadığı sorulur. Kendisi anne olmayarak çocuk bakımı gibi köleleştirici bir işten kurtulduğu için göreli bir bağımsızlık yaşadığını söyler; bu koşullar altında, anneliğin bütün yükü kadınlara yüklenmişken ve kadınlar anneliği başka yoksunluklarının bir telafisi olarak gördükleri, kendilerinin yaratamadıkları bir tamlığa çocuk aracılığıyla erişmeyi düşledikleri sürece anneliğin bir tuzak olduğunu tekrar tekrar söylemekten geri durmaz. Bu toplumda anneliğin yaşanış biçimini şöyle anlatır: “Genellikle annelik narsisizm, özgecilik, düş, içtenlik, samimiyetsizlik, adanmışlık ve kinizm arasındaki garip bir uzlaşmadır.”[7]

Beauvoir’ın ev kadınlığı ve emeği üzerine yazdıklarını nasıl yorumluyorsun?

Ona göre annelik gibi ev kadınlığı da kadını köleleştiren bir emek biçimidir; kendisi anne olmadığı gibi ev kadınlığından da kaçınabilmiştir, çünkü bir çift olarak kimseyle aynı evde yaşamamıştır. Simone de Beauvoir’ın ev işlerini anlatışında adeta bir erkeğin küçümseyiciliği vardır! Kadın için evin bir yuva anlamını taşımasını, o yuvanın neden bu kadar değerli olduğunu şöyle açıklar: “…kadının evi, bu dünyadan ona düşen pay, onun toplumsal değerinin ve en mahrem hakikatinin ifadesidir. Hiçbir şey yapmadığı için … sahip olduğu şeylerde arar kendini.”[8] Ev işleri kadını mahkum edildiği içkinlikten çekip çıkarmaz; tersine hüzün verici boşunalığı ve döngüselliğiyle daha da çok batırır içkinliğe. Ev işlerinde erkeklerin tasarılarında olduğu gibi yeninin, iyi olanın yaratılması söz konusu değildir; kirin, kötünün kovulması için yapılır bu işler. Ev kadınının yaptığı işler ancak ürünlerinin yıkımıyla, tüketilmesiyle tamamlanır. Öte yandan yeninin yaratılması değil yerleşik düzenin her gün yeni baştan korunmasıdır ev işlerinin özü. Ev işi yaparken kadınların kire, toza karşı verdiği mücadele kitabın hem en eğlenceli hem de en dokunaklı bölümlerinden biri!

Beauvoir anneliğin yanı sıra ev işlerini kadının ezilmesinde çok merkezi bir yere koyar. Kadınların başka etkinliklerden mahrum bırakılmasını büyük ölçüde bu köleleştirici emek biçimlerine bağlar. Ev emeğinin köleleştirici yanı bu emeğin biçiminden (aşkınlığı gerçekleştirmeyi mümkün kılmayan döngüsel bir emek biçimi) ve tek başına yapılıyor olmasından kaynaklanır. Ev işlerinin alçaltıcı yanı ona göre yapılış koşullarından gelir. Yoksa kendi içinde alçaltıcı iş yoktur. Mesele tek başınalıktadır. Ayrıca kamusal alan / özel alan ayırımına dayalı işbölümü de dönüşmeli, kadın – erkek herkes her işi yapabilmelidir. Mevcut durumda kadınlar ev emeğiyle toplumsal yeniden üretimi karşılıksız olarak yerine getirmektedir.

Beklenebileceği gibi Beauvoir ev işlerinin ücretli olmasına karşıdır. Ev kadınlığını bir meslek haline getirebilecek bu yöntem onun gözünde son derece tehlikelidir; işbölümünün erkek / kadın ve kamusal / özel diye bölünmesini yeniden üretir. Ev işlerinin ücretlendirilmesi yerine erkekler ev işlerine katılmaya mecbur edilmeli ve bu işler bir arada yapılmalıdır.

Beauvoir’ın bu konuda yazdıklarını nasıl yorumladığımı soruyorsun. Beni tanıyanların çok iyi bileceği üzere, yüzde yüz katılıyorum!

Kadınların kurtuluşu için Beauvoir’ın öngördüğü yollar neler?

Daha önce de söylediğim gibi 1971 – 72’ye kadar kadınların kurtuluşunu sosyalizme bağlar Simone de Beauvoir. İkinci Cinsiyet’te sosyalizm konusunda oldukça iyimserdir. Ama bu tarihten başlayarak söylemi giderek değişir, kendisi de feministleşir. Ama hiçbir zaman sınıf mücadelesi ve sosyalizm perspektifinden tam olarak kopmaz. İşçilerin sömürülmesiyle kadınların sömürülmesi/ezilmesi arasındaki ilişkinin ortaya çıkarılmasının çok önemli bir görev olduğunu tekrar tekrar söyler, kapitalizmin yıkılmasının kadınların kurtuluşu için daha iyi koşulları nereye kadar yaratacağını tahlil etmek son derece önemlidir onun gözünde. Kapitalizmin ortadan kaldırılması kendi başına yetmez çünkü patriyarkanın kalesi olan aileye dokunmak gerekmektedir. Ailenin yapısının tümüyle dönüştürülmesi hatta kendisinin ortadan kaldırılması çok önemlidir. Komün vb. deneylerden yana olduğunu özellikle belirtir. Öte yandan feminizmin, ailenin sorgulanmasının, patriyarkanın zayıflamasının sınıfları yok edeceği tezine de pek yanaşmaz: Ailenin ve ona bağlı yapıların yok edilmeye başlamasının kapitalizmi sallama ihtimalinin olduğunu kabul eder ama bu konuda daha kesin bir şey söylemez. Vardığı son noktada özerk / bağımsız bir feminist hareketin önemini tümüyle kabul etmiştir; harekete çeşitli biçimlerde destek vermektedir; ve feminizmle sosyalizmin somutta, pratikte bağdaştırılmasına çaba gösterilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Beauvoir ve Sartre yirmili yaşlarında tanışıyorlar ve Sartre’ın ölümüne dek -yaklaşık elli yıl- açık ilişki yürütüyorlar. Beauvoir’ın geride bıraktığı mektup, otobiyografik roman ve anılardan, ilişkinin hiç de sorunsuz yürümediği, erkeğin avantajlı konumunun zaman zaman kadın açısından yıpratıcı bir hal aldığı anlaşılıyor. Beauvoir’ın heteroseksüel ve lezbiyen aşka yaklaşımı hakkında ne düşünüyorsun?

Simone de Beauvoir’ın Sartre ile ilişkisi üzerine söyledikleri bana kalırsa kendisinden beklenmeyecek derecede doyuruculuktan uzaktır. Senin de söylediğin gibi bu açık ilişkideki eşitsizlik çok çeşitli vesilelerle su yüzüne çıksa da, Beauvoir birçok söyleşide Sartre ile birlikteliğini talihli bir istisna olarak gördüğünü ifade ya da ima eder: Çok gençken tanışmışlar, birlikte olgunlaşmışlardır; kültürel ve entelektüel olarak avantajlı çevrelerden gelmişlerdir; çocuklukları rahat ve güvenle geçtiği için ikisi de kendileriyle barışık bireylerdir, dolayısıyla aralarında büyük bir güven vardır vb… Kendisine, Sartre gibi bir erkekle bir feminist olarak bu kadar uzun bir ilişkiyi nasıl sürdürebildiği sorulduğunda hiçbir zaman birlikte yaşamamış olduklarını söyler; nasıl olup da birbirlerini kıskanmadıkları sorulduğunda ise yine aralarındaki sarsılmaz güvene işaret eder… Ne var ki anılarında ve mektuplarında su yüzüne çıkan gerçek, ilk romanı olan Konuk Kız’da otobiyografik boyut olarak karşımıza çıkar: Romandaki üçlü, Beauvoir’ın bir öğrencisi olan Olga, Sartre ve kendisinin oluşturduğu üçlünün bir yansımasıdır adeta. Kuşkusuz romanın bir felsefi derdi vardır ve bu üçlü ilişki o felsefi argümanın malzemesini oluşturmaktadır: Varoluşçu etiğin başka, özgürlük, sorumluluk, samimiyetsizlik gibi sorunları ele alınır burada. Yazar, Pierre, Xavière ve Françoise arasındaki üçlü aşk ilişkisinde bilinçler arasındaki çatışma ve başka’nın bilincini yok etme çabasını anlatır. Romanın sonunda “esas kadın” Françoise “konuk kız” Xavière’i öldürür. Simone de Beauvoir’ın Olga karşısında kendini tehdit altında hissettiği açıktır. Ayrıca kendisiyle yapılan söyleşilerden birinde yine yaşadıkları açık ilişkiden ve aralarında kıskançlık olmadığından söz ederken çok önemli bir gerçeği ağzından kaçırır: “Sartre’ın yaşamında bir başka kadının benim rolümü çaldığını düşünseydim, elbette ben de kıskanırdım.”[9] Sartre ile birlikte Alice Schwarzer ile yaptıkları 1973 tarihli söyleşide ise, ağzından kaçırmanın ötesinde bunun bir sorun olduğunu açıkça kabul eder: Üçüncü kişilerin onların ilişkisini her zaman bildiğini, bu “üçüncülük” konumunun onları kırdığını itiraf eder ve “bizim de eleştirilecek yanlarımız vardı” der. Bu gerçekler ortadayken bu açık ilişkide deneyimlenen şeyin, kendileri dışındaki insanlar da dahil olmak üzere herkes için gerçek anlamda bir özgürlük olduğunu söylemek biraz güç. Biraz daha ileri giderek bunun Simone de Beauvoir ve Sartre’ın düşüncesindeki biraz önce değindiğim anlamıyla “samimiyetsizlik” kavramıyla örtüştüğünü söylemek mümkün diye düşünüyorum: Gerçekten açık ilişkiler yaşamaya, ilişkiyi üçüncü kişilerle tümüyle paylaşmaya yanaşmamak, aslında bir çift ilişkisinin dışlayıcılığını yeniden üretmek… Xavière’in Françoise’ın yerini işgal etmesine izin vermemek… Bu atılımı yapmaktan geri durmak…

Simone de Beauvoir âşık kadın tiplemesinde kadınların aşkı yaşayış biçimlerini eleştirse de, heteroseksüel aşkın ve cinselliğin özne ile başka arasında yaşanan tam bir karşılıklılığın imkânı olduğunu söyler: Bu ilişkide her iki birey de hem aynıdır hem başka, hem öznedir hem nesne. Hayatının ileri evrelerinde kadınlarla ilişkileri olmuştur de Beauvoir’ın ve lezbiyenliğin de tıpkı heteroseksüellik gibi sınırlayıcı olduğu kanısındadır. Onun gözünde en mükemmel durum bir kadını da bir erkeği sever gibi sevebilmektir.

Ne var ki, kitabın “Lezbiyen Kadın” başlıklı bölümünde lezbiyen kadının “eksik kalmış” kadın da “üstün” kadın da olmadığını ileri sürerken bu seçimi “normal” olanı seçmenin karşısına koyar. Buna bağlı olarak da lezbiyenliği heteroseksüellikten farklı olarak açıklanması gereken bir seçim gibi görmektedir. Lezbiyenlik için çeşitli nedenler sayar ya da lezbiyenliğe açıklamalar getirir. Açıklamaya çalıştığı şey, sadece lezbiyen ilişkiler yaşamayı seçmektir yani erkeklerle sevişmemeyi seçmek. Bir sapıklık ya da lanet değildir lezbiyenlik ama yine de “Bir durum içinde seçilmiş bir tutumdur, yani hem kimi nedenleri vardır hem de özgürce benimsenmiştir.” [10] Böyle olunca, yazarın bu konudaki görüşlerinin oldukça eski tınladığını söyleyebiliriz.

[1] https://www.catlakzemin.com/farklılık-esitlik-gerilimi-feminist-hareketi-dinamik-tutuyor/

[2] Ben bir Feministim, Alice Scwarzer ile Konuşmalar, Pazartesi Yay., 1996, s.30.

[3] Stanford Encyclopedia of Philosophy, https://plato.stanford.edu/entries/beauvoir/

[4] Beş Harfliler, 09, 2013.

[5] II. Cilt, s.329.

[6] “Başka” kavramıyla ilgili bir çeviri parantezi açmak istiyorum: Bu kavram daha yaygın olarak “öteki” diye çevrilmektedir. Ancak Beauvoir’ın düşüncesinde ve esinlendiği kimi düşünürlerde yalnızca olumsuz bir yükü yoktur kavramın, her bilinç karşısındaki için bir başka’dır. Patriyarkal toplumda ise kadın erkek için mutlak Başka’dır; karşılıklı olarak her ikisi de birbiri için başka değildir. İnsanlar arasında eşitlik olduğunda karşılıklı bir aynı – başka diyalektiği işlerliktedir ve bu durumda başka olumsuz bir içeriğe sahip değildir. Oysa öteki ve ötekileştirme kavramları aşırı olumsuz bir yük yüklenmiştir ve bu olumlu ilişkiyi kapsamaz. Nitekim Lévinas’ın Le temps et l’autre başlıklı metni Türkçeye Zaman ve Başka (Metis) olarak çevrilmiştir.

[7] II. Cilt, s.254.

[8] Aynı yerde, s.182.

[9] John Gerassi ile söyleşi, a.g.y.

[10] Cilt II, s.149.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.