Ferrante, özellikle de bakış ile, söz ile bedenin “değerinin” nasıl da yükseltilip alçaltılabildiğini ve bu yakıştırmaların bir hayatı nasıl etkilediğini farklı kadınlar üzerinden anlatıyor.

Elena Ferrante’nin edebiyatını tanımlamak için haz ve hayranlıkla harmanlanmış pek çok cümleyi birbiri ardına saymak çok kolay olur. Fakat hiçbiri hissettirdiği kanlı canlı duyguları ifade etmeye yetmez. Ferrante edebiyatı—diye adlandırabiliriz diye düşünüyoruz—hiçbir şeyi ikilik içinde anlatmamanın yanı sıra, zıt durum ve duyguların aynı yerde nasıl bir arada bulunabildiğini ve bunun yarattığı çelişkinin karmaşasında yol almanın güçlüğünü merkezine alıyor. Bu yazıda, son romanı Yetişkinlerin Yalan Hayatı üzerinden bunların bazılarından söz etmeye, bizim kişisel hayatlarımız kadar feminist politika açısından da ufuk açıcı bulduklarımıza değinmeye çalışacağız.

Napoli Romanları’nda her ne kadar anlatıcı geçmişi hatırlıyor olsa da, her yaşı o yaşın dünyayı düşünme ve hissetme diliyle yazarak anlatmıştı. Yetişkinlerin Yalan Hayatı’nda da anlatıcı Giovanna geride bıraktığı yılları bir kız çocuğu olarak anlatıyor, hissediyor ve yaşıyor (yazarın geride bırakma durumunu okuyucuya hissettirmesi de ayrıca düşündürücü). Anlatılan, 90’ların başında Napoli’nin yoksulluk ve sınıf metaforlarıyla ilişkili bir şekilde, yukarı ve aşağı mahallelerinde geçen ergenlik yılları, bir büyüme hikayesi ve çok daha fazlası. Roman, ergenliği çocukluğun yitimi olarak değil yetişkinlerin dünyasını tanıma, stratejilerini öğrenme ve kendi yolunu çizme fırsatı olarak ele alıyor. Napoli’nin yukarı-aşağı mahalleleri, ağır lehçe ile konuşanları, mükemmel İtalyanca ile kendini ifade edenleri, akademik/entelektüel yaşam arzusunun orta/alt sınıflık ile gerilimi. Tüm bunlar Ferrante’nin olmazsa olmaz unsurları ve her biri içerisinde katman katman muazzam detaylar içeriyor.

Napoli Romanları’ndan da aşina olduğumuz üzere Ferrante edebiyatında karakterler köklerinden ne kadar kopmak, uzaklaşmak isteseler, kendi bambaşka yollarını çizseler de, kendilerini ya bir vakit kaçtıkları insana dönüşmüş olarak bulma dehşetiyle ya da bu ihtimalin kıyısında buluveriyorlar. Napoli Romanları’nda, Lenu’nun annesine karşı hissettikleri ve kendisine annesinin gözünden bakışı, Nino’nun o vakit henüz çocuk olan Lenu’yu istismar eden ve annesini aldatan babası gibi bir adama dönüşmesi, Lila’nın ailesinden kaçmak isterken köklerini mahalleye giderek daha derinden salması. Kaçılamayan “kader”, atılamayan bağ; Ferrante’nin dönüp durduğu belki de ana mesele. “Sınıf atlama”, gördüklerinden kaçma, “daha iyisini” kurma çabasının, doğrusal bir gidiş ve dahası, duygu olmadığını hep anlatıyor Ferrante. Ve şiddetin tüm bunlara muazzam katkısını elbette. Kader gibi görünen; kimi zaman çıkılamayan toplumsal cendere, kimi zaman ise aşılamayan, psikanalitik okumalara açık döngüler. Adını koymaktan imtina ederek okuyucuya bıraktığı, kendi hayatlarımıza çarptığı yerlerde anlamlarını katmerlendirdiğimiz ortak açmazlar.

Yetişkinlerin Yalan Hayatı’nda ergenlik, akla gelen en hızlı imgelerde olduğu ve sık sık temsil edildiği üzere bir geçiş, değişme, dönüşme ve kendini bulma anı değil, hem duygusal hem de bedensel olarak karmaşanın kendini sakınmadan açık ettiği ve yüzleşmeye mecbur kılan bir varoluş olarak konumlanıyor. Giovanna olanca karmaşasıyla yeterince zor olan bu dönemde, bir de erkekleri tüm açıklığıyla görmeyi, kadınları anlamayı ve tüm bunlar içinde kendi yolunu çizme gerekliliğini kavramayı başarıyor. Yetişkin olma kriterinin ve yetişkin yaşamın “sırrı”nın, yalanlar söylemekte değil basitçe, yalanları organize ederek öyle böyle bir şekilde süregiden düzeni kurmakta olduğunu keşfediyor.

“Beni gerçekten güzel buluyor musun? Söylediklerine dikkat et, babam yüzünden yüzüm zaten değişti ve çirkinleştim; sen de güzelleştirerek beni değiştirme oyununa kaptırma kendini.” (s. 308)

Lila’nın güzelliği ve ışıltısının nasıl bir şans ve lanet olduğu, karakterlerin bedensel özellikleri ve kendilerini algılamaları arasındaki uçurumun hayatlarını nasıl şekillendirdiği Napoli Romanları’nda sık sık karşımıza çıkıyordu. Bu kitapta da güzellik, çirkinlik, zayıflık ve zarafet gibi kelimeler sadece karakterlerin görünümlerini veya kendilerinden beklenenleri değil, içinde bulundukları ruh halini, değerlerini, sınıfsal konumlarını ve toplumsal hayatta kendilerini ne kadar gerçekleştirebildiklerini anlatıyor. Ve dahası, bunların hiçbiri sabit sıfatlar değil; kendiliğinden kalıplar veya olması gerektiği için olagelenler değil. Kitabın başında, karakterlerin yaşamının olağan akışını ve “ideal” aile düzenlerini bozan, olay örgüsünü tetikleyen cümle sanki sadece bir ergenin beden algısında yaratacağı tahribata dairmiş gibi görünüyor. Bir süre sonra anlıyoruz ki Giovanna’nın babasının onun Vittoria halası gibi çirkin olduğunu söylemesi, aslında kendisinin olmak istemediği bir varoluşa, o varoluşun zıddı olarak kendisini var etme çabasına, dolayısıyla da kızının da taşımamasını istediği bir sınıfsal farka işaret ediyor. Ferrante, özellikle de bakış ile, söz ile bedenin “değerinin” nasıl da yükseltilip alçaltılabildiğini ve bu yakıştırmaların bir hayatı nasıl etkilediğini farklı kadınlar üzerinden anlatıyor. O yüzden Giovanna’nın bu sözleri duyması onun sadece bedeni ile değil, o ana kadar sorgusuzca parçası olduğunu hissettiği düzeni ve ahlaki güzelliğini de sorgulamaya, yitirmeye ve kendi yordamıyla yeniden kurmaya yönelmesine neden oluyor. Ancak ne sualsiz aidiyet ne dönüşsüz kopuş var Ferrante’nin anlatımında.

“Nasıl bir kudret sahibiydi bu erkekler, en gariban soysuzu bile halam gibi cesur ve zorba kadınlar üzerinde erk kuruyordu.” (s. 288)

Erkeklerin tüm vasıfsızlıklarına ve riyakarlıklarına rağmen kadınların hayatlarında onlar için açtıkları alanlar, affetmek ve sevmek için gösterdikleri çaba; erkeklerin kadınların emeği ve özverisi üstüne hayatlarını nasıl inşa ettiklerini, aşk ve sevgininse ulvi duygulardan ziyade patriyarkanın en güçlü araçlarından biri olduğunu gösteriyor. Öyle güçlü ki evini başka bir kadın için terk eden adam, işlerini eski karısına yaptırmaya; ölüp gitmiş bir diğeri, salonda asılı fotoğrafıyla ardından bıraktığı kadınların ve çocukların hayatına hükmetmeye devam ediyor. Erkeklerin aralarında kurdukları husumet ve hayranlık ilişkileri, sahip olmak istedikleri statü, kadın ve mal mülk üzerindeki anlaşma ya da kavgaya dayanıyor.

Giovanna’nın mücadelesi, yetişkinlerin ona bir yelpaze sunduğu dünyada kendini nerede konumlandırdığının mücadelesi. Hem yalnız ve acı çekiyor, hem özgür ve (özellikle erkeklere karşı) müthiş cool bu mücadelesinde. Yetişkinlerin yaptığını reddetmekte yatmıyor yani mesele. Çirkin güzel olmayan demek olabilir ama çirkin, aynı zamanda, gayriahlaki olanı reddetmek anlamına da gelebilir ve dahası, yalanın karşısında hakikat değil, ne için yalan söylendiği de durabilir. Çirkin, artık içinden çıkılmak istenen bir aile yaşantısı ile özdeşleşebilir, güzel ise her an kırılmaya hazır hakikatlerle. Ferrante böylece baskı rejimlerinin birbiriyle eşleştirdiği tekil durumları birbirinden ayrıştırıyor ve birbirine zıt gibi görünen insanlık hallerini veya öğrenilmiş davranış biçimlerini birbirine ekliyor. Bu da kimi okuyucuda, “dert tam olarak ne” tepkisi veya karakterlere karşı huzursuzluk yaratıyor (Goodreads’deki bazı yorumları Ferrante okusa kıs kıs gülerdi herhalde, tam da bu! diyerek).

“Neden en seçkinler bile olsa her şeyi kazsan altından cinsellik çıkıyor; neden cinselliği tanımlamak için tek bir sıfat yetersiz kalıyor da pek çok niteleme—utanç verici, anlamsız, trajik, neşeli, hoş, iğrenç—kullanılıyor ve bunlar asla tek tek değil, daima bir arada dile getiriliyor; büyük bir sevdanın cinsellikten sıyrılması mümkün müdür; kadın ve erkek arasındaki cinsel yaşantının karşılıklı aşk gereksinmesini bozmaması mümkün müdür?” (s. 262)

Bambaşka dünyalar görünümlerinin ardında benzer toplumsal ilişkilerle yürüyen aşağı ve yukarı Napoli’nin en temel ortaklığı ise yetişkinlerin yalan hayatlarındaki cinsellik. Karakterlerin gerekçeleri, dürtüleri farklı olsa da onları yalan söylemeye, aldatmaya götüren arzuları konusunda açık olmaya cesaret edemezken çevrelerine zarar vermekten geri durmayan cinselliği. Bir diğer yanda ise cinselliklerini keşfeden, kendi bedenlerinden ve akranlarının bedenlerinden haz almayı öğrenen, cinselliğin haz paylaşmak olduğunu deneyimleyen çocuklar var. Hikayenin bir büyüme hikayesi olması, bu haz paylaşımında dürtüselliğin toplumsallıkla bozulmasını kaçınılmaz kılıyor. Ferrante ise bunu cinsel zorlama, iğrenme, kendini ispat etme zorunluluğu hissetme gibi durumlar arasında sıkışmışken bir diğer yandan cinsellikle ilgili tabuları da yıkmaya baş koymuş kız çocuklarını anlatma fırsatına dönüştürüyor. Kız çocukları büyürken kadın erkek ilişkilerini derinden gözlemliyor, kendilerini buna göre gözden geçiriyor, kadın olma mücadelelerinde yetişkinlerin deneyimlerini eleştirel ve zekice bir lense tabi tutuyor.

Ferrante kötülüğü ve kötülüğün sıradanlığını iyice insanlaştırıyor; herkesin bir zaman hayatında bir ucundan değdiği, belki içten içe istediği veya yapmadığı için kendini sevdiği bir insanlık hali haline getiriyor. Daha derinde sandığımız veya daha başka kulplar takarak gizlediğimiz kötülükle ilişkimizin, pek de öyle sofistike olmadığını anlatıyor. Ama bu, bir Ferrante teması olarak gündelik kötülüğü derinlikten yoksun kılmıyor elbette. Aksine, kavrayışımızı çeşitlendiriyor. Ferrante’nin ikiliklere yer vermeyen edebiyatında, mutlak iyi de mutlak kötü de yok. İyi bir anne-kız ilişkisi yok örneğin. “Kötü” olanı ise iyilikten muaf değil. Erkekler şiddet uyguladığı için veya salt kötü davrandıkları için kadınlar koşarak onları terk etmiyor. Ama bu, kadınların aralarında kulaktan kulağa yaydıkları deneyimin hayatiliğini yadsımıyor. Bu yüzden de yüzleşmeye açık okuyucuya (hem kendine hem toplumda şiddetin kurucu rolünün ne kadar temelde ve hepimizi ilgilendiren bir yerde olduğuna açık olan okuyucuya) hitap ediyor ve onu alıp götürüyor. Kendimizi alttan alta beğendiğimiz, gururla kamusal alanda sergilediğimiz yanlarımızın ne detay takıntılarla hemhal olduğunu muzip bir ifadeyle anlatıyor. Bir ergenin ruh hali ve davranışına bu kadar yakınlaşabilen Ferrante, ergenliğin yetişkinliğe geçilmeden önceki faz olduğuna dair algımızı da sarsıyor.

Giovanna’nın ergenliğinde bu kadar “melodramatik” olanın ne olduğunu kavramak, yetişkinlerin “sıradan” bencillik/kötülük/yalanlar/takıntılar/özgüvensizlik ile organize olan hayatını kavramamıza yol açıyor. Ferrante bize, dünyanın (öyleymiş gibi davranmayı seçsek de) ustalıkla neden-sonuç ilişkileri kurabildiğimiz; haksızlıklara ve eşitsizliklere doğrudan tepki vererek kendimizi kolayca “daha iyi” yaptığımız bir yer olmadığını hatırlatıyor. Bu bakış, ikiliklerden muaf olduğu aşikar bu dünya, toplumsal ile kişisel arasındaki kopmaz ve çekişmeli ilişki feministler için oldukça tanıdık. Ferrante edebiyatının feminist politika için ufuk açıcı olan tarafı, sadece kadınların —bu yüzyılda halen görmezden gelinmesine insanın hayret etmekten kendi alamadığı—öznelliğini dile getirmesi değil. Bu şiddet dolu hikayelerde kadınların yenilme, direnme ve hayatta kalma becerilerini bir arada anlatarak toplumsal ve sınıfsal ilişkilerin karmaşıklığının cinsiyetle nasıl örüldüğünü ve patriyarkanın farklı biçimlerini, ittifaklarını ve kendini tekrar üretme becerisini göstermesi. Umudu ve döngüyü kırma gücünü ise asla küçümsemeden. Hayır diyen kadınların gücünü asla hafife almadan.

Alıntılar: Elena Ferrante. Yetişkinlerin Yalan Hayatı. Çev. Eren Yücesan Cendey, Everest, 2020.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.