Ücretli/ücretsiz emek kıskacını laf değil beni ezen ve yoksullaştıran bir gerçek olarak, defalarca acısını hissederek yaşadım.

Hepimizin yakıcı gündemi son ekonomik kriz, ama aslında içinden geçtiğimiz bir “çoklu kriz” ortamından söz etmek daha doğru olabilir. Asgarinin üzerinde bir ücret dışında sağlık, gıda, eğitim, barınma, kreş, ulaşım, gibi temel hizmetlere erişmek, pandeminin de etkisiyle, iyice zorlaştı. Siyasal kriz ve bu “yetkili ama sorumsuz” iktidardan bir şey talep etmenin anlamsızlaşması ise sorunlarla baş etmeyi daha da zorlaştırıyor.

Gittiğim gündelik market alışverişlerinden gelecek kaygım artmış olarak eve dönüyorum. Bu hem artan pahalılıktan kaynaklanıyor hem bazı rafların boş olduğunu görmekten hem de aldığımız domatesin salatalığın giderek tatsızlaşmasından. Biraz daha derin düşündüğüm günlerde meyve ve sebzelerdeki tarım ilaçları, kimin nasıl emek harcayarak yetiştirdiğinden habersiz oluşum, kimyasal gübreyle kirlenen toprak ve yeraltı suları, ürettiklerinin karşılığını alamayan çoğu kadın mevsimlik tarım işçileri, zeytin ağaçlarının türlü bahanelerle kesilmesi, her yere yayılan beton saksıda ağaç modası; kısacası ekolojik kriz de kaygılarımı artırıyor.

Pandemi dönemini yaşlı anne-babamla geçirdim ve daha fazla “görünmeyen emek” harcadım. Kapanma dönemi uzadıkça ev içi cinsiyetçi işbölümü de derinleşti. Ev işlerinden başka, annem ameliyat olduğu için refakatçilik yaptım. Geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine çekilmekle ilgili hem ev içi hem de kamusal baskının arttığını çok daha fazla hisseder oldum. Buna paralel olarak evde ve sokakta erkeklerin kadınlara şiddet uygulamayı giderek daha fazla kendilerinde hak görmeye başladıklarını gözlemliyorum.

Pandemi başlamadan birkaç ay önce, 51 yaşımda emekli olmamı erken bulanlar oluyor çevremde. Sağlıkçı olarak çalıştığım süre boyunca çok yoğun ve iç kaynaklarımı tüketerek çalıştığım için, işe gitmek zorunda olmamak bana yıllarca başkalarına gösterdiğim özeni, şefkati kendime gösterme şansını verdi doğrusu. İş yaşamım ile özel yaşamımı “uyumlulaştırmayı”, bir denge kurmayı başaramadığımı düşünmüştüm uzun süre. Oysa hem kadınların dengesini ağır yüklerle bozup hem de suçlu, yetersiz ve başarısız hissettiren, ayağımızı bastığımız zeminleri çatır çatır çatlatan koca bir sistem var karşımızda. Ücretli/ücretsiz emek kıskacını laf değil beni ezen ve yoksullaştıran bir gerçek olarak, defalarca acısını hissederek yaşadım. Bekar olmasam, çocuklarım olsa, kira ödemek zorunda olsam bugünkü emekli maaşımla geçinemeyeceğim açık; bu durumumu hayatın bana bir armağanı olarak kabul edip kaygılarımı yatıştırıyorum.

Bankada kötü günler için sakladığım emeklilik tazminatı param, TL’nin hızla değer kaybetmesiyle her geçen gün eriyor. Döviz kuru takip etmek, her gün ne kadar yoksullaştığımı hesaplamak istemiyorum. Hilesiz bir erken seçim, 8 Mart’a doğru bir feminist grev hayalleri kuruyorum. Belki gerçek olur.

Faturalar, ulaşım ve sağlık harcamaları arttı. Tek başıma yaşadığım için hastalanmamaya daha fazla dikkat ediyorum. Yaşlandığımda bir huzurevinde kalma düşüncesi beni kaygılandırmıyor, ama Türkiye’de tüm kurumların giderek daha fazla demokratik katılımcı olmaktan uzak, erkek egemen, aile benzeri yapılanması beni ürkütüyor. Bütün bu olumsuzluklar içinde, kadınlarla dayanışma ağları içinde olmak ise güven ve umut veriyor.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

nine + 1 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.