Bu yazı neredeyse 30 yıldır heteroseksüellikten çekmediği kalmayan 44 yaşındaki bir kadının, düzgün bir ilişkiden umudunu kesmişken tesadüfen dahil olduğu bir aşk oyununu anlatıyor. Son derece zevkli ve heyecanlı iki kişilik bir “maç”ta, korkuya kapılıp sonunda yediğim bir golle yenildim mi? Kısa süren, kişisel ve fakat politik de bir hikaye. Zira mevzu genç “erkek güzeli” ile “olgun ve cazibeli” kadının oyunu gibi görünse de mesele çok daha fazlası. Sadece yaralar ve korkular değil, içselleştirdiğim ataerkil normlar söz konusu…

İki ay önce, İzmir’de keyifli, kalabalık bir akşam yemeğinde tanıştık. Farklı şehirlerde yaşayan, farklı mesleklere sahip harika insanlardan müteşekkil uzun bir sofraydı. Uzaktan-yakından tanıdıklar sohbet ediyor, şarap içiyor, şarkılar söylüyor, kahkahalar atıyorduk. Tesadüfen yakınında oturmuşum. Halkanın dışından sofraya dahil olmuş, yalnız yaşıyormuş, yalnız gelmiş. Nazik, hoşsohbet, ehl-i keyif, neşeli, komik, mühendis (ama) hobileri olan (dans, bisiklet, vs..), üstelik çok yakışıklı bir erkek. İş güç sahibi, 37 yaşında. O gece (ve ertesi sabah kahvaltı sofrasında) kelâmı ve bakışları sanki dönüp dönüp bana odaklanıyor, ama, hayır diyordum, saçmalama. Böyle bir adam bu yaşta yalnızsa kesin geydir ve açığa çıkmaya cesareti olmadığı için yalnız takılıyordur.

Adamı o kutuya koyup hayatıma devam ettim. Bir hafta sonra Foça’da kalabalık bir arkadaş grubu ile şarap sıkmışız. Eğlenceli bir günün sonunda yorgunum ama şaraplara hava kilidi takmak gerekiyor ve internetten gelmesini bekleyecek vakit olmadığı için gecenin 11’inde nöbetçi eczaneden serum seti almak için sokakta yürüyorum. Tesadüf (ah hayat!), dönüşte beyefendiyle karşılaşıyoruz. İkimizde de maske var fakat tanıyoruz birbirimizi. Selam, nasılsın, kısa iş sohbeti derken ben gitmeye yelteniyorum, birkaç kez. Fakat adamın bana odaklanması kelâm ve bakışları çoktan aşmış, bütün bedeniyle bana akıyor, sohbeti uzatıyor. (Birhan Keskin’e selam olsun: Sana böyle akmaktan korktuğum için oldu her şey/ şelaleler de bu yüzden ilgilendiriyor beni). İlk kez o gece kendime itiraf ettim, adam seninle ilgileniyor.

Bu ilgiye şaşırmamın sebebi özgüven eksikliğim ya da benden küçük olması değildi. (Genç kadınlara güzel haber: 44 yaşında, ne kadar yara almış, hırpalanmış olursa olsun, kendini, dünyayı, hayatı kabullenmiş, gülümseyerek yürüyor insan.) Sebep, adamın gerçek olamayacak kadar “düzgün” olmasıydı. Onlarca flört, bir evlilik, bir kaleden dönen aşk&evlilik macerası yaşamış, sadece Türkiye’de değil, dünyadaki erkekleri de görüp gözlemleyip umudu kesmiş ben, şaşkındım. Beni dinliyor, anlıyor, mansplaining yapmıyor, değer verdiğini hissettiriyordu. Beni önce “insan” olarak görüyordu, “tavlanacak” bir kadın/beden olarak değil… Müzik, şiir, şarkı paylaşıyoruz, ruhlarımız da aşina… Acayip mutluydum ama temkini de elden bırakmıyordum: Onca badireden sonra dengemi bulmuşum, maksimum “düzgün” olsa da hayatıma almaya hiç niyetim yoktu.

Hayat gülüyormuş tabii. Tam oldum/yaptım derken bozmak onun en büyük eğlencesi, malum. Zaman içinde sızıyor hayatıma. En mühim benzerlik: Yalnızlığı seven, hatta en çok onu ve özgürlüğü seven ama yakınlığı da özleyen bir insan. Normatif cinsiyet rollerini takınanlardan bıkmış. Ah, diyorum (Didem Madak’a selam olsun…) Yine de aşkı ona değil, kendi içime akıtıyorum. Türküler dinliyorum, şiirler okuyorum. Sezenimden “Kaçın Kurası”nı açıp tek başıma oynuyorum, “yavrum baban nereli, nereden bu kaşın gözün temeli”. Aşkımı sezdirmiyorum ama ilişki de bildiğin ilerliyor. Şehirden çıkıp yolları paylaşıyoruz, dağları, gökyüzünü, denizi… Ilıca sahilinde bir midyeci, gün batarken beyefendinin ayağa kalkarak bana şiir okumasını seyrediyormuş meğer. Dayanamıyor: “Abi koronaydı, işsizlikti, savaştı derken aşkı unuttuk. Yengeye böyle güzel yürü hep!”

Midyeciye ve beyefendiye, “Ben yenge değilim,” diyorum. Sevgili olmaya dair ima hiç hoşuma gitmedi. İlişkiye dair korkularım su yüzüne çıkıyor. “Maçın” seyri o anda mı değişmişti? Oyunlar vardı elbette, çok nahif adam da bu yaşta çekilmez. Fakat bilinçliydi, yakınlaşmaya, mesafeyi korumaya, keyfe dairdi. O imadan sonra yaşadığımız -her neyse- ikimizden uzaklaşmaya, dünyaya ve topluma dahil olmaya başlıyordu sanki.

Karşılıklı, mesaja geç cevap, iletişime ara vermeler falan başlayınca dedim gel bakalım biz bir kahve içelim. Senin kafan baya karıştı (benim de öyle aslında ama hiç renk vermiyorum). Sen bi kafanı topla gel sonra haberleşiriz (tamam, adamı ittim, güvendeyim). Vay dedi, böyle de posta koyarım diyorsun. Baya bozuldu. Ben de üzgünüm tabi, akşamına sesli mesaj attım. Dedim, bu iş olmaz (toplumu da koyayım aramıza engel olarak). Yedi yaş büyük çocuklu bir kadın olduğumu arkadaşların, ailen muhtemelen öğrendi ve bu yüzden uzaklaştın, biz görüşmeyelim.

Sustu (oysa endişelerimi yatıştırmak için çaba gösterebilirdi). Peki, dedi, ama aklımız birbirimizde. Aşk olmuyor madem, birbirimizi de kaybetmesek. Orta yol bulsak… Arkadaş kalalım diyor. Bir yandan biliyorum mümkün değil. Öte yandan beni oyalıyor diye düşünüyorum (kesin oyalıyor, o kadar düzgün olamaz, incitecek). Birkaç zaman sonra yine gel bakalım dedim: “Benim yeterince ‘erkek’ arkadaşım var, seninle arkadaş kalmak istemiyorum, görüşmeyelim.” Beyefendi cidden şok oldu. Sonraki birkaç gün nasılsın kısa mesajları, güzel fotoğraf paylaşımı ile kopmamaya gayret etti. Benden yüz bulamayınca, üstüne “benimle lütfen iletişim kurma” mesajını okuyunca meğer öfke ile dolmuş. İzmir depremi sonrası “cezamı” kesti. Dostlarım ve dahi kırk kat el arayıp sorarken bir telefon dahi etmedi.

Velhasıl ben uzaklaştırmayı başardım, ama son “golü” atarak “maçı” o kazandı ve oyun bitti. Söz konusu deprem olunca bu tavrı affedilir değil elbette, fakat hiç mi derini yok? Hikayenin özetini bilen annem “amaan boşver, o kadar adammış” dediğinde bu yazı kafamda belirdi. Erkekler tarafından incitilmiş ben, ne ona ne hayata güvenebildim. Akışına bırakamadım, kendimi koruma kaygısıyla şartlar koydum, kestirip attım. İlişkilere dair “adam”ların etrafına örülmüş kalıplara, ihtiyaçlara takıldım. O, içinden çıkan erkek egosundan bihaber, reddedilmenin yarattığı öfke ile, bir felaket sonrası ilgi ihtiyacıma kayıtsız kaldı. Teşekkür etmeyi, özür dilemeyi bilen, bugüne kadar tanıdığım en nazik erkeklerden biriydi. Yine de düşünmeden edemiyorum, vicdanını rahatlatmıştır muhtemelen, hak etti demiştir. Zaten o yaşta bir kadın yalnızsa, kendi seçimi olamazdı; hem onun gibi bir adama nasıl hayır diyebiliyordu? Bu sefer de olmadı, üzgünüm… Arada kalınabilirdi belki. Kalınabilir miydi?

Bilemiyorum, zaten bu soru ve cevabından daha mühim şeyler var. (Çatlak Zemin’in akıllı kadınlarına selam olsun!) Ben neden bu yakınlığı, ataerkil oyunların şâhı bir futbol maçına benzeterek, galibiyet-mağlubiyet kutularına koydum? Yaşça büyük ve “anne” olmayı bir “eksiklik” mi addettim? Onca yıl sonra kavuştuğum özgüvenimi, ilişkilere dair korkularımın “incitmesine” nasıl izin verdim; hayat, erkekler, ilişkiler “benzer” olsa da ben artık farklı (ve güçlü ve dahi farkında) bir kadınken? Ah “erkek güzelim”, seni utanmadan, gönlümü açarak sevebilmek isterdim, ama korkarak vazgeçtim. Olsun… Afe Bacı gibi “öğrendim” (Feryal Öney ve Cavit Murtezaoğlu’ndan dinleyin lütfen). Toplumun hükmettiği cinsiyet rolleri ve ilişki kalıpları, içimize işlemiş ataerkil normlardan azade olmak bitmeyen bir mücadele. “Sevda örmek” sabır ve emek istiyor. Ve sadece bana değil tüm heteroseksüel kadınlara güzel bir haber: Dünyada “düzgün” erkekler de yaşıyor.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.