Toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiş bedenler dünya genelinde hâlâ sömürü ve tahakküm nesnesi oldukları için anarkafeminist bir manifestoya şimdi ve burada ihtiyacımız var. Acil durumlar acil araçlara gereksinim duyar ve manifestolar bu acil ihtiyacın doğurduğu çığlıktır.

Hep Kolektif*

Küresel bir erkekrasinin hâkimiyeti altında yaşıyoruz. Dünya genelinde her yerde kadınlar baskı altındalar. Dünyanın küresel bir köye dönüştüğü, enformasyonun ve sermayenin ve virüslerin hızla dünya geneline yayıldığı zamanlarda bilmiyormuş gibi yapamayız; öyleyse, biliyoruz. Neyi biliyoruz? Kadınların siyaseten, ekonomik, toplumsal ve cinsel olarak baskı altında olduklarını biliyoruz. Baskının gerekçesi ne olursa olsun, ister ırk, sınıf, toplumsal cinsiyet ister imparatorluk, kadınlar hep en alttalar.

Erkekler ayrıcalıklarını kullanırken ziyadesiyle araca sahipler. Bu araçların kullanışlı ve tabii ki geçici bir listesini yapmak mümkün: Ölüm, devlet, sermaye ve tahayyül alanı. Ölüm, zira kadınlar dünya genelinde bir cinskırımına tâbi tutuluyorlar; devlet, zira egemen devlet egemen cinsin bir aracıdır; sermaye, zira sermayeye dayalı ekonomi altında kadınlar erkeklere kıyasla daha fazla sömürülüyor; tahayyül alanı, zira küresel erkekratik tahayyül kadınlar açısından vahim ve baskıcı olan imgeleri sürekli olarak üretiyor ve yeniden üretiyor.

  1. Kadınların cinskırımı

Hâlâ devam eden küresel bir savaş var – kadınlara karşı açılmış bir savaş.

Bu gezegende, kadınların yaşam süresi erkeklere kıyasla daha fazla olduğu halde neden daha fazla erkek var? Kayıp kız çocukları nerede? Yüzlerce, binlerce değil, milyonlarca “kayıp kız çocuğu” var. Bugün, dünya nüfusu içinde 120 ilâ 160 milyon arasında kız çocuğu kayıp. Bu kayıplar, cinsiyete bağlı kürtaj, bebek katli ve bakımda eşitsizliklerden kaynaklanıyor. Fakat kadınlara yönelik şiddet doğumdan sonra sona ermiyor: Üçümüzden biri bunu biliyor; biliyor, çünkü bu şiddeti fiziksel ya da cinsel biçimleriyle ya da sıklıkla ikisinin bileşimi şeklinde bizzat deneyimliyor.

Tecavüz kadınlara yönelik cinsel şiddetin en yaygın biçimi. Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre dünya genelinde kadınların yüzde 35’i fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalıyorlar; kadınların yüzde 70’i yaşamlarında yakın ilişkide oldukları kişi tarafından fiziksel/cinsel şiddete uğruyorlar.  Kadınlar ve kız çocukları insan ticareti mağdurlarının yüzde 72’sini oluşturuyorlar: Dört çocuk ticareti mağdurundan üçü kız çocuğu; kadın ticaretinde beş kadından dördü ve çocuk ticaretinde dört kız çocuğundan üçü cinsel sömürü için satılıyorlar. Ayrıca, 650 milyon kadın ve kız çocuğu 18 yaşından önce evlendiriliyor. Bu artık okula gitmemelerine neden olurken, daha az fırsat ve özerklik ve fakat çok daha büyük hane içi şiddet riski anlamına geliyor. Koronavirüs pandemisinin de gösterdiği gibi evler kadınlar için güvenli değil: Karantina devam ederken toplumsal cinsiyet temelli şiddet yükseliyor.

Erkekler bütün bu sayıların neresinde? Erkekler, bütün bu cinsiyete bağlı kürtaj, bebeklerin kız oldukları takdirde katledilmesi, çocuk evlilikleri, tecavüz, insan ticareti ve kadın cinayetleri fiillerinin neresinde? Kadınları dövmediklerinde, feminist davaya katılıyorlar mı, pankartımızı taşıyorlar mı, bizimle birlikte bağırıyorlar mı? Yoksa, en iyi senaryoda sadece sessiz mi kalıyorlar? Çoğunlukla sessiz kalıyorlar ve böylelikle “ilk cinsin”[1] uzunca bir süre daha ilk kalmasını garanti altına alıyorlar.

Anarkafeministler olarak kadınların toplu kıyımı ve kadınlara yönelik her türlü şiddet karşısında bütün kadınların özgürleşmesini talep ediyoruz. Bir kadın daha eksilmeyeceğiz! Ni una menos! Not one less! Em yek jineka din winda nakin! Özgürlük yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz!

  1. Egemen devlet egemen cinsiyetin aracıdır

Erkekler egemen cinstir; çünkü egemen devletler gibi başka bir cinsin üstünlüğünü kabul etmek zorunda değillerdir. Bugün dünya devletlere bölünmüştür; bunun anlamı kaçabileceğimiz bir toprağın olmadığıdır. Böylece devletin yönetiminde yaşamaya zorlanırız; bu aynı zamanda erkeklerin yönetiminde yaşamaya zorlandığımız anlamına gelir: 2019’da incelenen 149 devlet arasında devlet başkanı kadın olanlar yüzde 11 gibi düşük bir orandaydı; ortalama olarak bakanların yüzde 21’i, parlamenterlerin yüzde 25’i kadındı. Kısaca, yasal olan ve olmayana, kimin/nasıl ve ne zaman vergi ödeyeceğine, kimin/nasıl ve ne zaman istihdam edileceğine, ne zaman evlenileceğine, mirasın biçimine ve zamanına, sağlık hizmetlerinin verilişine, kreşlerin kurulmasına ve kürtajın yasallaşmasına – ya da yasaklanmasına – karar verenler çoğunlukla erkek. Erkeklerin yönetiminde yaşadığımıza göre dünya genelinde kadınlara, erkeklerin kazandığının ortalama yüzde 63’ünün ödendiğini duyduğumuzda şaşırmıyoruz, değil mi?[2]

Hayır, şaşırmıyoruz.

Bu, bir kadının baş(ba)kanlığa gelmesi için savaşmamız gerektiği anlamına mı geliyor?

Hayır, bu, baş(ba)kansız olmak için savaşmamız gerektiği anlamına geliyor. (Tabii, illa bir baş(ba)kan olacaksa nöbet değişimini dert etmeyeceğimizi itiraf edelim.)

Herhangi bir yanılsamaya alan açmamalıyız: Feminist devlet diye bir şey olamaz; zira feminizm kadınların özgürleşmesi demektir ve devlet bir azınlığın büyük bir çoğunluğu yönettiği bir düzenin aracıdır. Ama feminizm sadece belirli bir grup kadının özgürleşmesi olarak anlaşılmamalı. Bunun için başka bir terim kullanıyoruz: Bunun adı elitizm. “İktidarda bulunan az sayıda kadın iktidardan pay almayan kadınlar çoğunluğunu tahakküm altına aldığında sınıfsal eşitsizlik ortaya çıkar. Erkekler tarafından yönetilmek istemeyen kadınlar neden az sayıdaki kadınlar tarafından yönetilmek istesin?” [3] Kadınlar, iktidar için erkeklerle rekabet etmek yerine erkeklerin yönetimini devirmek için mücadele etmeliler. Anarkafeminizm bu açıdan en iyi araç; çünkü feminizmin salt elitizim ve daha da kötüsü beyazların ayrıcalığı haline gelme ihtimali karşısındaki en iyi panzehir.

Tek bir kadının baş(ba)kan olarak seçilmesinin sıklıkla tüm kadınların özgürleşmesi olarak sunulduğu, Ivanka Trump gibi kadınların #womenwhowork etiketini bir moda markasına dönüştürerek feminist savaş açtığını iddia edebildiği, ev temizliği ve çocuk bakımı gibi “kadın işi”nin seçkinler için diğer kadınlar tarafından yapılmasının özgürleşme olarak kodlandığı bir tarihsel evrede geçmişteki anarkafeministlerin temel mesajı hiç olmadığı kadar gerekli: “Feminizm sermaye gücünü elde etmek ya da bir kadının baş(ba)kan olması değildir: Sermaye gücünün ve baş(ba)kanın olmaması demektir.”[4] Özgürlük bölünemez; kadınları baskılayan ve sömüren her fiil, kadın haklarını reddetmenin her biçimi, nerede olursa olsun kadınlara yönelik her şiddet fiili ya da bu fiillerde rolü olan herkes kadınların bir toplumsal cinsiyet grubu olarak tâbi kılınmalarına katkı sunar.

Anarkafeministler olarak, egemen cinsin imtiyazlarını koruması amacıyla devlet tarafından uygulanan şiddet karşısında bütün kadınların özgürleşmesini talep ediyoruz. Bir kadın daha eksilmeyeceğiz! Ni una menos! Not one less! Em yek jineka din winda nakin! Özgürlük yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

  1. Sermayenin günahları

Kendimizi devlet hudutlarının entelektüel boyunduruğundan kurtardığımızda ve tüm dünyayı alanımız olarak gördüğümüzde karşımıza çıkacak ilk çarpıcı gerçek insanların cinsiyetçi olmadıkları ya da salt cinsiyetçi olmadıklarıdır. Katı ikili cinsiyetçilik sisteminin dünya genelinde böylesine hegemonya kazanması ancak dünya kapitalist sisteminin ortaya çıkışıyla gerçekleşmiştir. Bu, küresel kapitalizm öncesinde cinsiyet farklılığının olmadığı ya da kapitalizmin partiyarkayı hiç yoktan yarattığı anlamına gelmez. Basitçe, kapitalizmin patriyarkanın önceki formlarını yeniden ele geçirdiği, matriyarkayı ortadan kaldırdığı, böylelikle erkekrasiye taze güç ve dişli bir itki kazandırdığı anlamına gelir. Kapitalizm “kadınlara” ihtiyaç duyar; çünkü kocalarının ve çocuklarının çoraplarını yıkadıkları ve onlara yemek hazırladıkları zaman kadınların “çalışmadıkları” varsayımına ihtiyaç duyar: Onların salt iyi eşler ve iyi anneler olduklarına inanmalarına ihtiyaç duyar. Bir kapitalist “iyi eşlerin” ve “iyi annelerin” beleşe yaptıkları temizlik, yemek, besleme, bakım, çocuk bakıcılığı ve çocuk yetiştirme işlerinin tümü için maaş ödemek zorunda olsaydı ortada kapitalizm kalmazdı; çünkü kapitalizmin bir ekonomi olmasını sağlayan, kârın sınırsız genişlemesi sınırlanmış olurdu. Kadınlar salt kapitalist sömürünün nesneleri değiller; aynı zamanda – yaptıkları işin iş olduğunun reddedilmesiyle işin kendilerinden ayrılması olarak – “üst-sömürünün”[5] de nesnesi kılınmış durumdalar.

Fakat kadınların emeğini ücretlendirmeden beleşe almanın yanı sıra kapitalizmin doğal kaynakları da gasp etmesi ve emeğin akışını düzenlemek için mekanizmalar oluşturması gerekir. Bu, kapitalizmin en başından itibaren sömürgecilikle, işgallerle, doğal felaketlerle kol kola ilerlemesinin nedenidir. Kapitalizm, sonsuz kâr birikimine adanmış bir sistem olarak emek gücünün hareketini ve doğal kaynakların gaspını yönetmek için ülke sınırlarına güvenir; ama aynı zamanda bazı bedenlerin diğerlerinden daha sömürülebilir olduğunu temin etmek için ırkçılığa da güvenir. Kesişimsellik tam da burada en somut görüntüsüne kavuşur; çünkü beyaz olmayan bir kadın olmak salt kadın artı beyaz olmayan bir insan olmakla açıklanamayacak bir sömürülebilirliğe işaret eder. Yaşadıkları topraklarda doğanın tahrip edildiği ve suların zehirlendiği yerli halktan bir kadın olmak aylık maaşının hiçbir şekilde telafi edemeyeceği derecede sömürülmüş olması anlamına gelir. Sermayenin günahlarının bu kesişim noktalarında çok ayrık bir şey olur ve tam da bu noktalarda “toplumsal cinsiyetin sömürgeliliği”[6] serpilir.

Anarkafeministler olarak, doğal kaynakların sistematik tüketimi, bedenlerin ve cinsiyetçi baskının ırkçı temellerde kuruluşu, kadınların daha fazla sömürülebilir olmaları için onları birbirinden ayıran sınırların çizilmesi karşısında bütün kadınların özgürleşmesini talep ediyoruz. Bir kadın daha eksilmeyeceğiz! Ni una menos! Not one less! Em yek jineka din winda nakin! Özgürlük yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz!

  1. Başka bir kadın mümkün

Şu anda düşmanlarımız itiraz edebilirler: Neden feminizmde ısrar ediyorsunuz; neden sadece anarşizmle devam etmiyorsunuz? Amacımız baskıcı hiyerarşileri külliyen ortadan kaldırmaksa “kadınları erkeklerin” karşısına yerleştiren ve böylelikle bizi heteronormatif bir matrise hapseden toplumsal cinsiyet ikiliğinden de kurtulmamız gerekmez mi?

Bu itiraz karşısında birey-ötesi bir ontolojiden yola çıkarak şunları söylüyoruz: Genelde bedenler özelde kadınların bedeni, bireyler olarak, verili nesneler olarak görülmemeli; tam aksine süreçler olarak kabul edilmeli. Bütün bedenler gibi kadınların bedenleri de çoğul bedenlerdir; çünkü, bireyler-arası, bireylere ait ve birey-üstü düzeylerde ortaya çıkan duygu ve bağlantı mekanizmalarıyla oluşturulan süreçlerdir. Bedenlerimiz bireyler-arası bir karşılaşmayla ortaya çıkarlar; coğrafi mevki gibi birey-üstü güçlerle şekillenirler ve soluduğumuz moleküller, yuttuğumuz hormonlar ve her gün oburca tıkındığımız imgeler gibi bireylere ait bedenlerden oluşurlar.

Doğrusunu söylemek gerekirse bireyler değiliz; hiçbir zaman birey olmadık: Kelimenin tam anlamıyla birey-aşırı süreçleriz; farklı düzeylerde gerçekleşen bir oluş sürecinin tesadüfi mekânlarıyız. Töz değiliz; ilişkileriz. Şeyler değiliz; süreçleriz. Ancak derimizin sınırlarını bu şeylerin sınırları olarak kabul ettiğimizde bedenleri erkek ve kadın olarak sınıflandırabiliriz. Fakat bu sınırların ötesine baktığımızda ve insan bedenlerini oluşturan hücrelerin bütününe ve bu hücreler arasındaki ilişkilere baktığımızda yüzde 95’inin erkek-kadın ikiliğini yanılttığını görürüz.[7] Ancak ve ancak bu birey-aşırı perspektiften yola çıktığımızda heteronormatif bir çerçevenin dışında duran ve dolayısıyla bütün kadınlık hallerini içeren “kadınlık”tan bahsedebiliriz: feminen kadınlar, maskülen kadınlar, transkadınlar, cins kadınlar, erkek kadınlar, lezbiyen kadınlar, biseksüel kadınlar, interseks kadınlar, ciskadınlar, aseksüel kadınlar, queer kadınlar ve nicesi. Kadın olmaya uzanan yol boyunca henüz keşfedilmemiş başka bir kadın bir imkândan ibaret değildir; hep ve çoktan başlayan bir süreçtir.

Anarkafeministler olarak, toplumsal cinsiyet ikiliği, homofobi ve transfobi adına uygulanan şiddet karşısında bütün kadınların özgürleşmesini talep ediyoruz. Bir kadın daha eksilmeyeceğiz! Ni una menos! Not one less! Em yek jineka din winda nakin! Özgürlük yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz!

  1. Kendilik teknolojileri

Ancak küresel erkekrasiyi ayakta tutan imgesel aygıt kadın olma sürecine bile sızmış durumda. Kadın bedenler, her yerde, asıl amacı sadece bedenleri yönetmek değil, bedenlerimizin yönetilmeye ihtiyaç duyduğu fikrini bizlere aşılamak olan disiplin sürecinin nesnesidirler. Sağlık, güzellik ve bakımın imaj ve ritüelleri bir bağlamdan diğerine çok değişir; ancak, erkekratik kendilik teknolojilerinin icrası için her yerde en güçlü mevzilerden birini oluştururlar. Uysal özneler işte bu şekilde yaratılır – (sadece) dışarıdaki kuralların dayatması aracılığıyla değil aynı zamanda kendi teslim oluşuna isteyerek ve zaman zaman da neşeyle katılarak.

Avrupalı erkekler, fabrikaların ve zorunlu askerliğin ortaya çıktığı 19. yüzyıldan bu yana kendilerinin fail olduğu “büyük erkek vazgeçişini”[8] yaşıyorlar. İlk iş görüşmesine giden üniversite öğrencisinden, savaş ilan eden devlet başkanına kadar bugün herhangi bir mühim adam tarafından giyilen sade takım elbiseleri giymek için tüm renklerden, dantellerden ve telaşlardan feragat ettiler. Bu, kesinlikle onların hem işlevselliklerini hem de ciddiyetlerini artırdı – özellikle doğrudan askerî üniformalardan devşirme ceketin önü – göğsün ortasındaki “kravat” denilen o “şey” çalıp oynasın diye – açıldığında. Erkekler tüm diğer süslerden vazgeçerek bunların hiçbirine ihtiyaçlarının olmadığını belirttiler; bunun nedeni tam da kendi başlarına son derece mühim olmaları. Oysa, sürekli bir şekilde kendilerini arkalama ihtiyacı duyan kadınlar tüm renklerin, dantellerin ve yaygaranın yükünü taşıyorlar.

Kadınlar aynı zamanda, çocuk bakımından, vücut bakımına ve sağlık hizmetine kadar kelimenin her anlamıyla bakım yükünün çoğunu sırtlanıyorlar. İşin aslı, kadın bedenleri ve cinsellikleri erkeklere nazaran akıl almaz bir derecede tıbbileştiriliyor ve patolojikleştiriliyor. Neden erkeklerin çoğu hayatlarında bir kez bile bir üroloğa görünmeden tüm yaşamlarını sürdürebilirken, kadınların senede bir defa bir jinekoloğu ziyaret etmeleri gerekir? Neden kadınların cinsel organları erkeklerinkinden çok daha fazla “muayene edilmek” durumundadır? Bir şeylerin yanlış gitmiş olması gerektiğini varsayma nedenimiz salt … kadın olmaları olabilir mi?

Kadın cinsinin disiplin altına alınması jinekoloğun kapısında bitmez. Halen “kadın sünnetine” maruz kalan en az 200 milyon kadın var; bu kadınlar çoğu zaman öylesine gençler ki işlerin farklı olabileceğini bilmiyorlar bile. İş sünnet ritüellerine geldiğinde ise kadınlar, klitoridektomi, vajinal dudak ameliyatı, infibulasyon gibi prosedürlere, ciddi sağlık sorunlarına ve haz yitimine katlanmak zorunda kalırken erkekler bunların hiçbirinin yakınından bile geçmeyen son derece yüzeysel bir kesikle sıyrılabiliyorlar. Neden bir taraf bunca acı çekerken diğer tarafta bu kadar az acı oluyor?

Ve neden çoğunlukla, kadın cinsel organlarından aslen vajinaya referansla bahsedilir – etimolojik olarak Latincede kılıcı içine alan kın anlamına gelmesi manidar değil mi? Tarih boyunca isim vermekle gelen güçteki erkek tekeli bedenlerdeki çeşitliliği, renkleri soldurdu; kadınların cinselliğini salt erkeklere doğru kurdu. Kim, neden bu bütünüyle rengarenk bölgeyi sadece “kılıç için bir kılıf” olarak adlandırır? Klitoris, vulva, pubis tepesi, rahim ve dudaklar nereye gitti? Hepsi “Vajina`nın” içine. Bütün belirli bir parçaya, kaderi penise zevk vermek olan parçaya indirgenir.

Bu sadece terminolojik indirgemeciliğin bir biçimi değildir: Zira olduğu haliyle kadın genitalyası tamamlanmamış addedilir ve kadınlar, zaman ve mekâna göre sınırsızca değişebilen ancak, disiplinin etkisi bakımından acımasız olan uyumun süre giden ritüellerine daha itaatkâr bir şekilde katlanırlar. Örneğin erkekler nadiren genital epilasyon olurken kadınlardan her geçen gün daha da artan bir şekilde pubis tepesindeki tüm tüyleri – temiz, arzulanabilir ve seksi olmak için – almış olmaları beklenir. Ancak kabul edilebilir olmak için vulvalarımızın neden ergenlik öncesindeki gibi olması gereksin? Eğer genital bölgemizdeki tüylerin ergenlik dönemine eriştiğimizde çıktığı doğruysa vulvalarımızın hiç olgunluğa erişmemişiz gibi görünmesini bekleyen bu görsel buyruk bizden ne istiyor? Sonsuza dek çocuk kalmamızı mı? Erkeklerin küçük kızlarla cinsel ilişkiye girmeyi istemek zorunda olduğunu mu? Herkesi selamlayıp bu erkekratik buyruktan kibarca uzaklaşabilir miyiz?

Muhtemelen o kadar çabuk değil. Geleneksel ayak bağlamadan modern yüksek topuklu ayakkabı giymeye kadar kadın ayağı üzerindeki kontrol bedenlerimizi disipline etmenin bir diğer aracıdır. İster kendi doğal büyümelerini engellemek olsun (çünkü küçük ayakların özellikle daha çekici olduğu söyleniyordu) isterse de acı veren yüksek topuklar üzerinde yürümek için kışkırtılmış olsun (çünkü küçük sivri penisler üzerinde yürümekle özellikle daha ‘YÜKSELTİCİ’ giyindiğimiz söyleniyordu) kadın ayağı, sanki, hiç olması gerektiği ölçülere erişemez. Neden kadınlar gerçekten feminen olmak için acı çekmek zorundayken erkekler müthiş rahat ayakkabılar giydiklerinde maskülen olabiliyorlar? Cinsiyetlerimizle acı ve ıstırap arasındaki bu sistematik ilişkiyi kabul etme noktasına nasıl geldik?

Biz anarkafeministler kendiliğin erkekratik teknolojilerine karşı kadınların küresel düzeyde ve kelimenin tam manasıyla tepeden tırnağa özgürleşmesi için çağrıda bulunuyoruz. Devlet faşizmi ve topuk dikeniyle, tecavüz ve kireçlenmeyle, fallokrasi ve metatars ağrılarıyla, cinsel taciz ve ayak bünyonlarıyla, beyin yıkama ve topuk deformasyonlarıyla, ücretsiz ev işleri ve çekiç parmak deformasyonlarıyla, kürtaj haklarının reddi ve kemik çıkıntılarıyla, ücrette cinsiyet ayrımı ve bilek burkulmalarıyla, kadın cinayetleri ve omurilik daralmalarıyla, cinsiyet mutilasyonu ve stres kırıklarıyla, bel ağrıları, kramplar ve spazmlarla ve nicesiyle savaşacağımıza söz veriyoruz.

Özetle, kadınların – özgürce – yürüyebilmelerini istiyoruz.

Ve bunu yaparken de kendilerini seksi hissetmelerini.

  1. Sadece yap

Devriminize şimdi başlayın. Hiçbir yer başlamak için fazla küçük değildir; zira en kötü tiran dışarıda değil senin içinde olandır. Devlet iktidarını ele geçirmeyi amaçlamak ya da ondan tanınma talep etmek her şeyden önce sorgulanması gereken iktidar yapısını yeniden üretmek anlamına gelir. Bunun aksine, “sadece yap” en azından ve azıcık da olsa herkesin erişebileceği kapsamda özgürlük anlamına gelir. Hiçbir başkaldırı gereğinden fazla küçük veya büyük değildir ve daha da önemlisi başkaldırılar birbirlerini dışlamazlar. Bu nedenle, toplumsal cinsiyet normlarına direnin, onlarla oyun oynayın, boyun eğmeyi reddedin, itaatsiz olun, boykot edin, kapitalizme karşı savaşın, radikal demokrasiyi hayata geçirin, “toplumsal cinsiyet korsanı”[9] olun. Hatta bunları henüz denenmemiş yoldan yapın. Ülkenizde anarkafeminist bir toplum inşa edemiyorsanız mahallenizde yaratın; mahallenizde kuramıyorsanız evinizde inşa edin.  Bu eylemler bazılarının damgaladığı gibi basitçe kurulmuş “bireysel stratejiler” değil, farklı bir dünyanın önceden canlandırılmasıdır. Söz konusu eylemler, gittikçe artan kitle mobilizasyonları, taban örgütlenmeleri, genel grevler, işgaller, dünya çapında hızla yayılan kapitalizmi ve otoriter devleti ortadan kaldırmayı amaçlayan komünal ve queer yaşam pratikleri gibi kolektif tasarımların diğer yüzüdürler ve bu anlamda başlı başına politik eylemlerdir. Çünkü yerel eylemler gerekli olabilirler ancak yeterli olmadıkları açıktır. Baskı küreseldir ve kavga da küresel olmak zorundadır.

  1. Amaç gidilen yoldur

Anarkafeminist bir manifesto için tamamen olgunlaşmış açıklayıcı bir program olamaz ve olmamalıdır; zira özgürlük amaçtır ve ona özgürlüğün kendisi dışında herhangi bir şey aracılığıyla ulaşılabileceğini düşünmek düpedüz çelişkidir. Aynı şekilde, bedenler çoğuldur ve onlara uygulanan baskı da çoğuldur; o halde böylesi bir baskıya karşı yürütülecek kavganın stratejisi de çoğul olmak zorundadır. Ama eğer özgürlük hem araç hem de amaç ise bu durumda birileri de hem toplumsal cinsiyetin tüm görünüşlerinden hem de üretilen baskıcı yapılardan azade bir dünya tahayyül edebilir. Toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiş bedenler dünya genelinde hâlâ sömürü ve tahakküm nesnesi oldukları için anarkafeminist bir manifestoya şimdi ve burada ihtiyacımız var. Acil durumlar acil araçlara gereksinim duyar ve manifestolar bu acil ihtiyacın doğurduğu çığlıktır. Fakat manifestolar zirveye ulaştığımızda pekâlâ bırakabileceğimiz bir merdiven olarak düşünülmelidir. Doğrusu, böylesi bir anarkafeminist tasarıma kalkışmakla, kadın ve erkek arasındaki ikili karşıtlığın ötesine geçen, böylece yine bir şekilde feminizmin kendisinin de ötesinde duran bir dünya için mücadeleyi kucaklarız.

Bu nedenle diğer manifestoların aksine bir anarkafeminist manifesto açık ve kendisinin devamlılığını sağlayan birey-ötesi ontoloji kadar süreğen olmak ve öyle kalmak zorundadır. Elinizdeki bu metin, bizatihi birey-ötesi bir toplama-düşünme-yazma sürecinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Kendi içinde küçücük bile olsa bir anarkafeminist dürtü, minicik bile olsa bizimle birlikte haykırmaya hazır bir bakteri bulunan herkesin bu çabaya katılacağını ve bizimle birlikte kavgaya devam edeceğini umuyoruz. Süreç durdurulamaz ve biz bu sefer sonuna kadar ilerleyeceğiz, ta ki erkekratik buyruğun son kalıntısı da kendi üzerine çökene ve bütün kadınlar ve her bir kadın özgür olana dek. Bir kadın daha eksilmeyeceğiz! Ni una menos! Not one less! Em yek jineka din winda nakin!

Çeviren: Şafak Altan – Simten Coşar

Manifestonun orijinali publicseminar.org sitesinde yayınlanmıştır.

* Hep Kolektif [Ongoing Collective] hem mevcut metnin oluşmasına katkı sunan hem de gelecekte yazacak tüm birey-içi, bireyler-arası ve birey-üstü bedenlerin topluluğudur. Sizleri aşağıya bir yorum yazarak bize katılmaya davet ediyoruz. Anarkafeminist bir manifesto için yapılan ilk çağrının ardından yazılan yukarıdaki metin sadece bir başlangıç. Her fikir, yorum, tepki son derece memnuniyetle karşılanır. Eğer bir paragraf yazmak isterseniz lütfen alt başlık numalarını belirtin (örneğin 5.1,3.2 veya sadece 8) ki bu sayede biz de 2.0 baskıda nereye eklememizi istediğinizi bilelim. Eğer bu metni bir başka dile çevirmeyi isterseniz de lütfen editör Chiara Bottici’yle (botticic@newschool.edu) iletişime geçin.

[1] Burada Simone De Beauvoir, İkinci Cins’e gönderme var. Beauvoir’ın aksine “ikinci cins” terimini “birinci cins”ten dışlananların, erkek addedilmeyenlerin tümünü içerecek şekilde kullanıyoruz.

[2] Veriler Dünya Ekonomik Forumunun (World Economic Forum) 16 Aralık 2019 tarihinde yayınlandığı Küresel Toplumsal Cinsiyet Uçurumu (Global Gender Gap) raporundan alınmıştır (https://www.weforum.org/reports/global-gender-gap-report-2020; http://www3.weforum.org/docs/WEF_GGGR_2020.pdf).

[3] He Zhen, “Women liberation”, Anarchism. A documentary history of libertarian ideas içinde, Cilt 1, der. Robert Graham, Black Rose Book, 2005, s.341.

[4] Peggy Kornegger, “Anarchism: The Feminist Connection,” Quiet Rumors içinde, (Oakland, CA: AK Press, 2012), s.25.

[5] Maria Mies, Patriarchy and Accumulation on a World Scale. Women in the International Division of Labour, 1986, Londra, Zed Books.

[6] Maria Lugones, “The Coloniality of Gender,” The Palgrave Handbook of Gender and Development içinde, Londra Palgrave Macmillan İngiltere, 2016.

[7] Myra Hird, M. 2004, “Naturally queer”, Feminist Theory, Cilt 5, Sayı 1, s. 85-88

[8] John Carl Flügel, “The great masculine renunciation” The Psychology of Cloths (1930) içinde; Yeniden basım: Purdy der. The Rise of Fashion. A Reader (Minneapolis: Minnesota University Press, 2004), s.102-108

[9] Paul Preciado, Testo Junkie, NYC, The Feminist Press, 2013, s. 55.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.