Bugün AKP bünyesinde yekvücutlaşan muhafazakâr-İslamcı siyaset, feminizmin ürettiği fikir ve kavramları toptan reddedemiyor, bunun yerine onları sömürgeleştiriyor. Bu sömürgeleştirme basitçe el koyarak değil, kavramları yeniden temsil ederek ve anlamlandırarak gerçekleşiyor.

Bu yazıda, bugün Türkiye’de içinden geçtiğimiz muhafazakâr otoriteryenliğin, kalıcılaşan olağanüstü halin ve kanunu askıya alan KHK rejiminin feminist akademisyenlere ve eleştirel toplumsal cinsiyet çalışmalarına etkileri üzerine birkaç not düşmek istiyorum.[1] Ancak bunu anlamaya çalışırken, kadınların hem felsefe ve bilimle hem de bir kurum olarak akademiyle çekişmeli ve değişken ilişkilerinin tarihini de akılda tutmak gerekiyor. Bu tarihe kulak vermek “başımıza gelenleri” OHAL’in de ötesinde, akademinin patriyarkal-neoliberal yapılanışıyla birlikte düşünmemize olanak sunuyor.

Güçlenen toplumsal cinsiyet çalışmaları, zayıflayan feminizm

Söz konusu OHAL’in akademiye etkileri olduğunda, aklımıza ilk olarak KHK’lar geliyor. Toplamda 6 bin 81 akademisyen üniversitedeki görevinden ihraç edilmiş. Bu hukuksuzluk, üniversitede çalışmaya devam eden akademisyenler için şikayet ve ihbarlarla kolayca işlerinden edilebileceklerine dair güçlü bir mesaj. Bu tekinsiz ortam, diğer eleştirel çalışmalar kadar toplumsal cinsiyet çalışmaları üzerinde de baskı oluşturuyor. [2] Yine akademiden uzaklaştırılan 549 Barış Akademisyeninin içerisinde pek çok feminist akademisyen var. Bu akademisyenler Türkiye akademisinde kadın/toplumsal cinsiyet araştırmaları enstitülerinin kurulmasına katkıda bulunan, toplumsal cinsiyet eksenli dersleri yürüten, öğrencileri feminist ve LGBTİ+ politikası yapanlarla buluşturan, pek çok genç öğrencinin feminist bir bakış açısıyla hazırladığı lisansüstü tez çalışmalarına danışmanlık veya jüri üyeliği yapan, üniversitelerde cinsel saldırıya karşı kurullar/birimler oluşturulması için mücadele eden feminist hocalardı. Onların tasfiyesi hem yürüttükleri feminist çalışmaları zora soktu hem de üniversitede işine devam eden feminist akademisyenleri yalnızlaştırdı.

Ancak YÖK’ün resmi sitesi üzerinden lisans üstü çalışmalara şöyle bir bakmak bile “akademide feminizm” meselesinin daha karmaşık olduğunu anlamaya yetiyor. Mesela ben bu yazıyı yazarken YÖKTEZ’in basit taramasına “kadın, toplumsal cinsiyet, eşcinsel, queer” gibi anahtar sözcükleri girdiğimde son yıllarda bu konuların çalışılmasında herhangi bir azalma olmadığını, aksine özellikle “queer” kavramını içeren tezlerde bir patlama yaşandığını gördüm. Üstelik birkaç sütun geriye doğru gidip başlıklara ve rastgele tez özetlerine baktığımda, bu tezlerin çoğunun hiç de öyle muhafazakâr bir bakışla yazılmadıklarını da fark ettim. Bu yüzeysel araştırma bana gösterdi ki Türkiye akademisi, tabiri caiz ise, çatır çatır toplumsal cinsiyet çalışıyor ve feminist teorilerden yararlanıyor. Akademisyenler bu alanda danışmanlıklarına ve çalışmalarına devam ediyorlar. Bu nereden bakarsanız bakın harika bir haber! Ancak burada şunu sormadan edemiyorum: Peki nasıl oluyor da homofobi, transfobi, kadınlara yönelik şiddet, aşağılama, gündelik tacizler, mobbing ve cinsel saldırılar üniversitelerde bu kadar yaygın? Nasıl oluyor da bütün bu çalışmaların sürdürüldüğü yerler, bazen medyaya yansıyan, bazen dedikodu yoluyla şehre yayılan, çoğu kez kanıksanıp üzeri örtülen ve nadiren soruşturmaya konu edilen şiddet ve taciz edimlerinin mahalli olabiliyorlar aynı zamanda?

Burada kafamız karışıyor çünkü akademide feminizmin ahvalini anlamak için hâlâ yalnızca akademiye bakıyoruz. Oysa feminist kuramlar, kavramlar, tartışmalar ve araştırmalar Türkiye akademisine, belki başka hiçbir akademik alanda bu netlikte görülemeyecek bir biçimde, politik örgütlülükten beslenerek girdi. Feminist akademisyenler, kendilerinin de parçası oldukları feminist politikadan güç alarak akademide kadın/toplumsal cinsiyet çalışmaları alanlarını açtılar. Yani, daha önce defalarca dile getirildiği gibi, Türkiye’de kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmaları, 80’lerden bu yana örgütlenen kadın hareketleri ve feminist hareketlerle iç içe üretilen söylemler, bilgi/bilme biçimleri, bakış açıları ve eylemlilikler ile akademik alanlar haline geldi. Bu ortaklık elbette pek çok pürüz taşıyordu. Ancak bugün kalıcılaşan OHAL’in alamet-i farikası her iki alanda da oluşturduğu baskı ve şiddet biçimleriyle akademi ile politika arasındaki bağları iyice zayıflatmak, akademideki neoliberal apolitik eğilimi pekiştirmek oldu. Hal böyle olunca feminizm giderek steril, bol fonlu, havalı kuramsal tartışmalar yürütülen, neoliberal başarı hikayeleri yazılabilecek bir akademik alandan ibaret hale geliyor. Oysa feminist kuramlardan beslenen, toplumsal cinsiyet teorileri etrafında çalışan akademisyenler aynı zamanda homofobik bir şakaya gülüp geçmeyerek, veya ne bileyim, tacizci hocanın dersini almayarak ya da cinsiyetçi laflar eden hocayla ortak projeler yürütmeyerek ve daha pek çok yolla akademiye sinen erkek egemen kültürü geriletebilirler. Ancak o zaman toplumsal cinsiyet çalışmalarına gösterilen bu kıymetli akademik ilgi, feminist teori çalıştıkları için değil, akademideki erkek egemen kültüre karşı oyunbozan (Ahmed, 2012) bir tavır takındıkları için marjinalleştirilen akademisyenler ve öğrenciler için de güçlendirici olabilir.

Sömürgeleştirilen feminist bilgi

Zira bugün muhafazakâr-İslamcı iktidar çevrelerinin feminist kuram ve kavramlarla yeni ilişkilenme biçimlerine bakılırsa, feminist teorinin kendisini yeniden bir politik faillik biçimi olarak kavramanın elzem olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de muhafazakâr-İslamcı siyasal öznelerin feminizmle ilişkisi geleneksel olarak toptancı bir reddediş biçiminde vuku buluyordu. Ancak son 4-5 yıldır bu ilişkilenmede bir değişme seyrediyor. Bu strateji değişikliğinin bu yazının sınırlarını aşacak pek çok nedeni olabilir elbette. Ancak en azından bugünün Türkiyesi’nde “kadın dediğin hamileyken sokağa çıkmayacak” gibi bir buyruğun farklı çevrelerden geniş kadın kesimleri için bir karşılığı olmadığını söyleyebiliriz. Gerek özel gerekse kamusal hayatlarında kadınların eşitlik ve özgürleşme talepleri giderek atıyor. Bu nedenle bugün AKP bünyesinde yekvücutlaşan muhafazakâr-İslamcı siyaset, feminizmin ürettiği fikir ve kavramları toptan reddedemiyor, bunun yerine onları sömürgeleştiriyor. Bu sömürgeleştirme basitçe el koyarak değil, kavramları yeniden temsil ederek ve anlamlandırarak gerçekleşiyor. Örneğin yaklaşık 50 yıldır sosyal bilim alanında kullanılan ve düşünsel kökleri çok daha gerilere uzanan “toplumsal cinsiyet” kavramı yeniden tartışılmaya açılabiliyor. Bizzat YÖK Başkanı Yekta Saraç Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi’nin geri çekilmesini savunurken “toplumsal cinsiyet” kavramını basitçe reddetmek yerine “adalet temelli kadın çalışmaları” gibi bir tanım/güzergah öneriyor. Erdoğan ailesi ve yakın çevresiyle son derece iç içe olan KADEM Vakfı ise “toplumsal cinsiyet kavramı” yerine heteronormatif bir cinsiyet karşıtlığı ile kadınları erkeklerle “eşit değil eşdeğer” gören “toplumsal cinsiyet adaleti” kavramını daha önce önermişti. Yine bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündeme getirdiği kadın üniversiteleri kurulması teklifi/talimatı, bu sömürgeleştirici yaklaşımı anlamak için verimli bir örnek. Zira burada söz konusu olan klasik İslami geleneğin haremlik-selamlık uygulamasına değil; (niyet aynı olsa da) Batı dışı bir modernleşme, bilim ve kalkınma modeli olarak Japonya uygulamalarına yapılan bir referans var. Bu gibi sömürgeleştirici stratejilere başka örnekler vermek mümkün, ancak söylemek istediğim bugün muhafazakâr-İslamcı iktidar çevrelerinin feminist teorileri ve feminizmin ürettiği kavramları reddetmek yerine onları eğip bükmeye ve muhafazakâr bir biçimde yeniden kullanıma açmaya giriştiği.

Babaların temayülü

Üniversiteleri birer aygıt olarak değil, farklı konumları barındıran birer alan olarak görsem de, bugün feminizm etrafındaki bu mücadelede feminist akademisyenlerin eli giderek zayıflıyor. Hukuku askıya alarak bir istisna hali (Agamben, 2013) yaratan kalıcılaşmış OHAL rejiminde ise bu durum iyice pekişti. Zira yazılı kurallar bir kez askıya alındığında ve yerine “paşa gönlüm öyle istiyor yönetmelikleri” geçirildiğinde hukukun yerini temayüller alıyor. Peki üniversitelerde bu temayüller nasıl belirleniyor, kimlerin eğilimleri üniversite yönetimlerinde ve karar verme süreçlerinde birer geleneğe dönüşüyor? Yine çok basitçe YÖK’ün istatistiklerine dönersek Türkiye’de üniversitelerin %98’inin rektörünün erkek olduğunu görüyoruz (ki kadınlar da her zaman şahane olmayabiliyor). Daire başkanları, enstitü müdürleri, dekanlar, bölüm başkanları, profesörler derken, üniversitelerin idari ve akademik kadrolarında kadınlarla erkekler arasındaki asimetri listesi uzayıp gidiyor. Hal böyle olunca, karar verici konumlarda ve meşru akademik hiyerarşilerde üstte olan erkeklerin temayüllerinin birer yasaya dönüşmesi şaşırtıcı olmuyor. Bu durumda üniversiteler, giderek babaların eşref saatlerinin kollandığı aileci yapılara dönüşüyorlar. Örneğin YÖK’ün geri çektiği ve sitesinden kaldırdığı Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi’nin üniversitelerde toplumsal cinsiyet çalışmaları yürüten ve tacize karşı mücadele birimleri, cinsiyet eşitliği toplulukları gibi mekanizmalar kurmaya çalışan kadın akademisyenler için ne kadar güçlendirici bir yasal referans olduğu, Sabancı Üniversitesi /SU Gender tarafından yürütülen çalışmaya yansımıştı.[3] Fakat bu gibi güçlendirici referansların yokluğunda veya var olanlar işlemediğinde, toplumsal cinsiyet konularında çalışmalar yapan akademisyenler çoğu kez informal sınırlandırılmalarla, “Hocam öyle değil de böyle yazsanız, şu paragrafı çıkartsanız,” gibi meşruiyeti nereden geldiği belli olmayan “yumuşak” buyruklarla muhatap olmak zorunda kalıyorlar.

Ümitvar olunuz!

Ancak, bütün bu koşullara rağmen diyebiliriz ki “cin şişeden çıktı”. Bugün feminist değerlerin kadınlar ve özellikle gençler arasında giderek yaygınlaşmasına tanıklık ettiğimiz bir dönemdeyiz. Dindar nesil yetiştirmek için yapılan büyük yatırımlara rağmen gençler, başrollerinde eşcinsel karakterlerin olduğu Netflix dizilerini izliyorlar; kadınlar, onları koruyan yasaların her gün yeniden tartışılmaya açılmasına rağmen (İstanbul Sözleşmesi veya nafaka hakkı gibi) bedeli ağır da olsa ataerkil pazarlık masasını deviriyorlar. Yine cinsiyet çalışmalarına dönük akademik ilgi, yukarıda bahsettiğim gibi, bütün bu baskıcı ortamda bile azalmıyor, aksine artıyor. Marjinalleştirmeye ve baskılamalara rağmen pek çok akademisyen üniversitelerde cinsiyet eşitliği mücadelesine devam ediyor. Ayrıca özellikle Barış Akademisyenlerinin kurduğu dayanışma akademileri “akademi” fikrini yeniden düşünmemize neden oluyor. Dayanışma akademileri, diğer eleştirel bilgi biçimleri gibi, feminist bilginin üretilmesi, paylaşılması ve yaygınlaştırılması için zengin ve güçlü bir zemin yaratarak feminist epistemolojinin politik okumasına alan açıyorlar. Feminist bilgi üretiminin işbirliğine, diyaloğa ve karşılıklılığa ihtiyaç duyduğunu akılda tuttuğumuz, akademideki baskıları “taşra üniversitelerinin sorunları” olarak düşünmediğimiz ve dayanışmayı güçlendirdiğimiz sürece ümitvar olmamak için hiçbir nedenimiz yok.

 

Referanslar:

Ahmed S. (2012) “Oyunbozan Feministler” Mutluluk Vaadi. çev. D. Mayadağ. İstanbul: Sel. 77-125.

Agamben, G. (2013) Kutsal İnsan; Egemen İktidar ve Çıplak Hayat. İ. Türkmen (Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

 

[1]Yazıyı, Kaos GL ve Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği’nin işbirliğiyle geçtiğimiz ay düzenlenen Dayanışma Yaşatır çalıştayında yaptığım sunumdan yola çıkarak kaleme aldım.

[2]Bu hukuksuzluğun ve baskıcı ortamın akademisyenlere etkilerini çeşitli açılardan ortaya koyan güncel bir çalışma için şu rapora bakabilirsiniz: http://insanhaklariokulu.org/wp-content/uploads/2019/12/O%CC%88zdemir-O%CC%88rdek_Rapor_2019.pdf

[3]https://sugender.sabanciuniv.edu/sites/sugender.sabanciuniv.edu/files/univ_toplumsal_cinsiyet_raporu_30nisan.pdf

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.