Duygusal şiddeti kendimize ve bizi işine geldikçe sevgiye boğan adama konduramadığımız için görmeyi reddediyoruz; adam bir gün düzelirse bu şiddet hiç yaşanmamış gibi devam edebileceğimizi düşünüyoruz.

Kiki Simith

Birkaç yıl önce feminist sosyal medya mecralarından birinde yayınlanan bir yazıda, tek eşli yaşayan adamların özel ilişkilerinde, flörtlerinde bu bilgiyi vermekten başta sakınmaları, daha sonra ise hayatlarındaki kadının varlığından kendi inisiyatiflerine göre belirlenen bir zamanda bahsedivermeleri üzerine bir tartışma başlamıştı. Siyasi alandaki söylemleri ile özel alanlarını kurarken inşa ettikleri öznellikleri arasındaki çelişkiden bahsediliyordu. Kadın hareketinin dayanışmacı ve destekçisi bu entelektüel ve politik adamlar bulunduğumuz çevrelerde “çok düzgün adamlar” olarak yıldız parlatıyorken, “gizli” çok eşlilik ile kendi dünyalarında yol alıyorlardı. Peki gizlenmeyen, tarafların rızasının olduğu açık ilişkilerde neler yaşanıyordu? Benzer profillerin izdüşümleri olan adamlar, yaşadıkları açık ilişkileri “kitabına uygun” mu yaşıyorlardı?

Benim deneyimimde, benzer referanslara sahip bir erkek ile kurulan ve yaklaşık 12 yıl süren bir ilişki söz konusu. Bu bir açık ilişkiydi ve ikimiz de en başından beri ilişkimizin formatı konusunda mutabakata varmış durumdaydık. Anlamaya çalıştığım şey ise bu mutabakata rağmen yani her iki taraf da bu açıklığa razıyken duygusal manipülasyona neden ihtiyaç duyulduğu, benim buna nasıl maruz kaldığım ve etrafımdaki ilişkilerde olsa manipülatif davranışları görebilecekken nasıl olup da kendi ilişkim içinde bunu göremediğim ya da görünmez kıldığım. Evet, hayatlarımıza dâhil olan insanlar ilişkimizin dinamiğini biliyorlardı, benim bu ilişkideki varlığım diğer partnerden ya da partnerlerden gizlenmiyordu ama yine de gözetildiğimi hissetmiyordum. Bu nasıl mümkün olabiliyordu? Yaşadıklarıma psikolojik şiddet demem çok zamanımı aldı ve denklemin dışına çıkmakta bir hayli zorlandım. Kendimi edilgen bir yerde konumlandırmak istemiyorum, elbette sorumluluğum ve iştirakim var, ancak edilgenleşmemek adına bütün sorumluluğu üstlenmemin doğru olmadığını görüyorum. Üstelik de manipülasyon ve benim manipülasyonu fark etmemem tam da tüm sorumluluğu üstlenmeye meyilli oluşum üzerinden işlerken…

Velhasıl, benim “özel” hikayemin de öznelerinden biri entelektüel, solcu, lafazan, gündelik hayatı ile tuttuğu kalem arasındaki uçurumdan aşağı ayağı asla kaymayan o tanıdık adam. Ve biz bu adamla yıllar içinde birbirimizin çok şeyi olduk. Birlikte geçirdiğimiz süre zarfında kopuşlar da yaşadık, birkaç kere yolları ayırdık, görüşmemeyi denedik ancak yeniden bir araya geldik. Çok büyük bir kısmını ilişki içinde geçirdiğimiz bu yılların envanterini çıkarmak imkânsız ve amacım da bu değil zaten, çünkü kendimi daha fazla hırpalamak ya da birinden hınç çıkarmak istemiyorum. Sırtımdaki yükü artık bırakmak ve güçlenmek istiyorum. Bu yazıyı da o amaçla yazıyorum.

Uzun yıllardır hayatımda olan, gençliğimden orta yaşlara geldiğim zamana kadar hayatıma tanıklık eden birinden psikolojik şiddet gördüğümü fark etmenin karşılığı benim için öncelikle şu oldu: Yılları önüme koyup, “Nerede anlamalıydım, neden anlayamadım, nasıl manipüle etti/oldum?” sorularının muhasebesi ile yüz yüze geldim. Bu oldukça zorlayıcı ve can yakıcı bir süreç. Hangi birini anlatsam kendimi ve yaşadığım şeyi ifade etmiş olurum? Bu düşünce, sanki bir playlist hazırlamalıyım da “İşte buydu” demeliyim gibi hissettiriyor. Oysa biliyorum, duygusal manipülasyon ve psikolojik şiddet, anlamlandırmakta insanın en çok zorlandığı şiddet türlerinden. Meğer o yüzden bedenimde bir iz yok ama içimde ormanlar ölüyor gibi hissetmişim çoğu zaman.

Kur dansı

İlişkiye dahil olan herkesin açık ilişki dinamiğini bildiği durumlarda psikolojik şiddet daha sinsi işliyor sanırım, sezmesi daha zor oluyor belki de. Size verilen bilginin gerçek ve doğru olduğuna inanıyorsunuz, çünkü herkes kendisini “gizlemeden” ortaya koyuyor, hayatına dair bilgiler paylaşıyor, yer yer kamusallıktan da çekinmiyor. Benim hayatımdaki erkek, sosyal medya vesilesiyle ilişki başlatmayı seven biriydi mesela. Çeşitli mecralardan iletişime geçtiği kadınlara yazarken teoriyi flörte katık eder; araştırmacıdır, gıda aktivistidir, edindiği felsefe bilgisiyle politikayı birkaç saat içinde sayfalarca programlaştırır, bunu hakikatmiş gibi kadınlara sunar ve onlarla, kendi deyimiyle “renkli dostluklar” kurar. Onun eylem repertuarını eleştirmek ise kimseye düşmez. Böyle bir şeye kalkışırsanız onun üzerinde tahakküm kuruyorsunuz ve ilişkinin açıklığını ihlâl ediyorsunuz demektir. İlişkiyi kapatan tahakkümcü kadın olarak yaftalandığınız halde size iyi gelmeyen şeyleri sıralamakta ısrar ederseniz bazen, “Haklısın bunu yapmamalıyım ama sebebi yalnızlık,” da diyebilir ve beraber bir çıkmaza doğru gidersiniz.

Onun “gözüne çarpma”nın bazı kriterleri vardır. Öncelikle yeteri kadar solcu olmalısınız ama bilen özne konumuna da yerleşmemelisiniz. Öğreten ve gösteren adam rolü onda kalmalı. Siz okumuş olsanız da fark etmez, o ilk olarak size Ezilenlerin Pedagojisi’ni önerecektir. Karşılıklı ilgi sezildiyse ve flörtleşmeye yakın bir aşamadaysanız, kendisinin ilişki parametrelerini sizinle paylaşır ve böylece, renkli dostluğun nelere kadir olabileceğini öğrenirsiniz ondan. Sizin ilişkilenme halleriniz ve beklentileriniz arada kaynayabilir. Derken sıra Spinoza’nın neşesine gelir. Öyle ya, bundan böyle kederlenmek yok, birlikte neşeyi örgütleyeceksiniz. Size yazdığı şiirler ve gönderdiği şarkılar da kendinizi biricik hissetmeniz için altlık olur. Karşınızda aşkla yatıp kalkan bir adam vardır, onu nasıl sevmezsiniz! Gecenin bir yarısında aniden bir şiir düşebilir telefonunuza, size yazıldığını düşünebilirsiniz ancak bu özel ânı aynı satırlarla benzer şekillerde yaşayan birkaç kadından biri de olabilirsiniz. Ben bunu her fark ettiğimde, yani bir şeyin bana özel olduğunu düşündüğüm ama aslında seri dağıtımın bir kopyası olduğuna sonradan aydığım zamanlarda, ilişkiden çıkmak istedim. Kâh kararlı kâh kararsız bu girişimlerim genelde love bombing (aşk bombardımanı) ile karşılandı. Ben de ikna olmak istedim ki, işte bunu anlamak ve anlatmak zor.

Nasıl oldu da böyle bir insanla yıllarım geçti?

Dediğim gibi, birbirimiz için birçok şeydik: dost, arkadaş, sevgili, yoldaş… İlişkinin dinamiği süreç içinde karşılıklı müzakerelerle bu sıfatlar arasında değişkenlik gösterdi. Zarar gördüğümü hissettiğimde ayrıldığım da oldu ayrılamadığım da. Bitti dediğim anlarda, artık tüm yöntemlerini ezbere bildiğim bu insana kapıyı nasıl açtım? Bu yazı da bunu anlama çabamın bir parçası. Kendimi sorumluluktan azade görmeden, maruz kaldığım psikolojik şiddeti nasıl tarif edebilirim? Duygusal manipülasyonun bende işlediği noktalarda, kendimi psikolojik bir şiddet sarmalına iştirak etmiş gibi hissediyorum. Sanırım beni en çok rahatsız eden de bu. Ortada bir örüntü olduğunu 12 sene sonra, nihayet (!) fark ediyorum.

Partner olarak ayrı olduğumuz zamanlarda, ortak alanlarımızdan dolayı (aynı örgütlenmeler, ortak arkadaş grupları, evleri ayırdıktan sonra benimle kalan kedilerimizi görmek istemesi), yoldaşlık ve arkadaşlık ilişkilerimiz bir şekilde sürdü. İlişkilenmemizin tamamen koptuğu zamanlar bu 12 sene içinde oldukça az. Bu, şu anlama geliyor: Birbirimizin hayatından haberdar olmaya devam ettik. Zor zamanlar oluyordu ve dost dostun bu zamanlarda yanında olurdu, böyle düşünüyorduk. Sıkıntılı dönemlerimde hayatıma tekrar dahil oldu. Bu sıkıntıları anlayan, hak veren, çözmem için her zaman yanımda olacağını söyleyen adam olarak yani hayatımdaki “güçlü karakter” olarak yeniden belirdi. Bu belirme anlarında yeniden ve yeniden kapıdan sızmasına izin verdim. O zamanlar bu dayanışmaya “yoldaşlık” diyordu, şimdilerde “babalık” diyor. Ben ise onun “ablası”ymışım meğer.

Beni güçlendirmek için söylediği sözlerin beni aslında nasıl güçsüz düşürdüğünü anlamam neden bu kadar zaman aldı? Beni mutsuz ettiğini ve hayatından çıkmak istediğimi dile getirdiğim zamanlarda şöyle sözler sarf ediyordu: “Sen, beni hayatından çıkarmak isteyebilirsin ama ben seni hep seveceğim ve her zaman yanında olmaya devam edeceğim.”, “Yol nasıl gidiyorsa öyle yol alalım ama yolları ayırmayalım.”, “Senin hayatını ve kırgınlıklarını çok iyi biliyorum. En çok istediğim de senin bu hayatta güçlenmen.”, “Ben senin duygusal olarak ne kadar geliştiğini ve olgunlaştığını, bir yandan bu öfkenle baş etme konusunda hâlâ ciddi sorunlar yaşadığını görüyorum.” Bu ifadelerde olduğu gibi, “yüce gönül şov”unu (evet, şokopop referansı) sergilediği, birçok şey duydum ondan. Bu cümlelerin etkisi şu oldu: Uzun vadede, yaşadığım şeyi anlamlandırma kabiliyetimi zayıflattı ve kendime yönelik algım değişmeye başladı. Gastlighting diye buna deniyor sanırım. Yaşadığım kayıp hissini ya da kırıldığım şeyleri dile getirdiğimde, geçmişe değil geleceğe odaklanmamı öğütlüyordu. Telkinleri (ya da mansplaining mi demeli?) neticesinde kırgınlıklarımı görmezden geliyor ve beni çok seven birine haksızlık ediyormuşum gibi bir duyguya kapılıyordum. Kaldı ki, kırılmak bana uygun olmazdı çünkü ona göre, feminist olduğunu öne süren biri olarak benim güçlü kadın imajımı sarsıyordu. Kırılganlıklarımdan güç aldığımı, bunca yıl sonra neye ihtiyacım olduğunu söyleyebilir hâle gelmenin beni güçlendirdiğini ona anlatmanın bir yolu var mıydı?

İlişkimiz ve ilişkilerimiz üzerine ortaklaştığımız ilkeler, onun tarafından defalarca ihlal edildi. Neye rızamızın olup neye olmadığını açıkça konuşmuştuk. Gizli saklı yaşanmayacaktı ama gereksiz tanıklıklar da olmayacaktı. Başlarda bunun dengesini kurmak zor olabilir ama seneler içinde aynı ihlâllerin tekrarlanıp durmasını nasıl anlamalı? Bana gözetmemek gibi geliyor. İlişkimiz zaten açıksa neden gizli saklı hareket etmeye ihtiyaç duyuyordu? En bilmek istemeyeceğim şeyleri ise neden pornografik ayrıntılarıyla öğreniyordum? Zarar görebileceğim şeyler anlatılıyor ve gösteriliyorken açıklık aradığım şeyler gizli kapaklı cereyan ediyordu. Bu durumun bende travmatik bir etki bıraktığını birçok kez anlattım. Başka bir ilişkisi olduğunu bana rahatlıkla söyleyebilirdi ancak o ilişki içinde yaşananların izleyicisi olmama da gerek yoktu. Bir ilişkisi başladığı zaman bunu kendim keşfetmek istemiyordum. Ama öyle oluyordu. Açıkça sorduğum sorular geçiştiriliyordu ya da histerik kadın oluveriyordum onun nazarında. Soru sormam demek kontrol manyağı olmam ve onun özgürlük alanını daraltmam demekti. Ben de kendimi sorguluyordum “Acaba böyle miyim?” diye ve kendimi suçluyordum. Olmak istemediğim birine dönüşmenin öfkesini yaşıyordum ve öyle olmadığımı ne kadar ispatlamaya çalışırsam çalışayım yine de o konuma düşürülüyordum. Çünkü sınır her zaman onun isteklerine göre şekilleniyordu. Ona cevaben kendimi konumlandırmaya çalışmam bana asıl zarar veren şeydi.

İhlâl derken ne kast ediyorum?

İhlâl derken ne kast ettiğimi açmam gerek. Mesela hayatına ortak çevremizden birinin girmesini tercih etmiyordum ancak bunun olması durumunda da bunu bilmek istiyordum, çünkü kurmak istediğim ilişkide “hiçbir şeyin farkında olmayan kadın” olmak yerine, karşımdakini ve kendimi gözetme inisiyatifine sahip olmak istiyordum. Bu ihlâli ilk yaşadığımda, yani ortak bir arkadaşımızla ilişki kurduğunu sezmek durumunda kaldığımda, kendimi o kadın arkadaşımın kapısında elimde bir kutu tatlıyla buldum. Bir erkeğin işine geldiği gibi yönettiği ilişkiler yüzünden birbirimize karşı olumsuz hisler beslemediğimizi o gecenin sonunda anladık. Arkadaşım daha sonra bu adamdan kendini korumayı başardı, bense başaramadım.

O dönemde kafamda bitmiş olan tezim, bir türlü kâğıda dökülemedi. Tezimi rafa kaldırdım ve yeniden yazmaya başlamak sekiz yılımı aldı. Bu süre içinde onun yüksek lisans ve doktora serüvenleri akıp gidiyor, akademik makaleleri, politika yazıları o dergiden bu kitaba dolanıyordu. Ne vakit kendimi güçsüz hissetsem hayatımda beliren bu adam, yaptığı yanlışları tekrarlamayacağına dair bana vaatlerde bulunuyordu. Artık dürüst davranacaktı çünkü beni çok seviyordu. Aslında iyi bir insan diyordum, çok seviyordum ve hatasını anladığına, beni gözeteceğine inanıyordum. Sevmenin nasıl bir şey olduğunu ve ne şekilde sevilmek istediğimi öğrenmek için daha yolum varmış demek ki diyorum bugün.

Bir gün hiç hesapta yokken, dünyanın öbür ucunda yaşayan bir kadından mail alabiliyordum mesela. Kadın bana ikisinin fotoğraflarını yollamıştı ve adamı bırakmam gerektiğini söylüyordu. Elim ayağım birbirine dolaştı, oturduğum masayı, üstümdeki kıyafetleri dün gibi hatırlıyorum. Elbette adama öfkelendim, buna izin veren oydu benim için. Benim varlığımın onların ilişkileri için engel teşkil ettiğine yönelik şeyler anlatmıştı demek ki. O kadına bir şeylerin sözünü veriyor ve onu duygusal olarak yükseltiyordu ki kadın da bana “Bize mâni olma,” diyebiliyordu. En olmak istemeyeceğim yerdeydim yine. İlişkimde açıklığa ihtiyaç duymamın sebeplerinden biri de bu konumda kalmak istemememdi oysa.

Elbette bunun sorumlusu o, ancak kadının sorumluluğunu silmem de kadın dayanışması adına onu pasifize etmem anlamına gelir. Bir kadının başka bir kadının hayatına bu kadar fütursuzca dalması etik olarak uygun gelmiyor bana. Evet, feminist bir kadınım ve kadınlar arasındaki dayanışma beni bu hayatta ayakta tutan temel bir dayanak. O yüzden de kadının bu hikayedeki rolünü sorgulamayı uzun bir süre reddettim. Ama feminizmi yalnızca kendim, arkadaşım, dostum olan kadınlar için ya da erkek şiddetine maruz kalan tanımadığım kadınlar için istemiyordum. Bir adamın ona olan ilgisine, politik konumuna, entelektüel sermayesine, akademik kariyerine göre onun yanında olmayı tercih eden ve bu esnada da başka bir kadını ya da kadınları harcanabilir gören ve kendi imtiyazlı konumunu diğer kadınların harcanabilirliği üzerinden inşa eden kadınlar söz konusu olduğunda feminizm ne olacaktı?

Her defasında içinden çıkmaya çalıştığım bu denklemin tekrar tekrar nasıl kurulduğunu, tüm sınır ihlâllerini ve bana değersiz hissettiren davranışların hepsini anlatmam mümkün değil elbette. Hata yaptım. Bir daha yapmayacağım dedim ama geri döndüm. Ve her manipülasyonda sınır daha da genişledi ve muğlaklaştı. Dirayetliydim, yaralarım iyileşebilirdi, ilişkideki sorunları çözebilirdim. Çözemediklerimi de anlatabilirdim ve buna özen gösterirdi mutlaka. Beni değersizleştirecek hâli yoktu çünkü beni çok sevdiğini, canının içi olduğumu ısrarla söylüyordu. Tahmin edersiniz ki işler pek öyle yürümedi. Bu ilişkiden beklentilerim muğlaklaştırıldı ve sınırlar onun duygu durumuna göre belirlenmeye devam etti. İyi hissetmediğimi dile getirmemin karşılığı yalnızca günü, bazen de birkaç saati kurtaran iyi hissettirilme oyunları oldu.

Birine ilgi duymaya başladığı an anlıyordum. Elinden telefonu düşürmüyordu, ekranı kıvrak bir el hareketiyle ters çeviriyordu, ben uyuduktan sonra yatağımızdan usulca sıyrılıp bilgisayar başına geçiyordu. Bize özel bir zamanın planını yaptığımız ve baş başa gittiğimiz bir yerde, bir yandan bana “Canımın içi ne kadar keyifli bir akşam,” derken diğer yandan göz ucuyla telefonundaki mesajları okuyordu. Bu mesajlara cevap vermek için benim tuvalete gitmemi bekliyordu. O, bir gece önce yatağımızda sevişmiş olduğu kadının regl izlerini yok etmek için çarşafın üzerine leke çıkarıcı döküp çarşafı alelacele çamaşır makinesine yerleştirirken, ben mutfakta salata yapmakla meşguldüm. Yatağımızda bırakılmış ya da unutulmuş bir tişörtün annesinin olduğunu düşünerek gözüme sokması ise beni yaralamamalıydı. Ne de olsa bunların hepsi açıklıktı! Ve ben onun özgürlüğünü kısıtlayan kadın olmamalıydım.

Alarm halinde tutulduğum bir ilişkinin içindeydim ve bu git gide artıyordu. Üstelik benim nasıl hissettiğim artık çok da mevzumuz değildi. Onun nasıl hissettiği ve bu hayatı nasıl yaşamak istediği ana gündemimizdi. İnanmadığı bir şeyi yaşıyormuş gibi yapmayacaktı artık, yaşadıklarına sahip çıkacaktı; bana hissettiği duyguya sahip çıktığı gibi. Çeşitli iş ya da arkadaş ortamlarında başka kadınlarla olan ilişkilerine tanıklık ediyordum. Onun kendi arzularına odaklanarak sınırları muğlaklaştırması artan bir şiddette devam etti. Çok eşliliği becerememekle itham ediyordu beni. Benim varlığım diğer ilişkilerinde ne yapacağını bilememesine sebep oluyordu. Bu yüzden bocalıyordu, hatalar yapıyordu. Ona inanırsam ve destek olursam her şey düzelecekti. Ondan vazgeçmemem gerekirdi. Bu ikna çabaları yakın bir zamana kadar devam etti. Yapamadıklarına dair özürler, uzun uzun kendini anlatan mailler, mesajlar… Hataların nedeni değişkendi ama son noktada her zaman benimle ilgili nedenleri sıralıyordu. Buna rağmen aynı evde yaşıyorduk, yaşamasaydık olmazdı; aynı ortamlarda faaliyet yürütüyorduk, yürütmeseydik olmazdı. Yolları ayıramazdık asla.

Geçtiğimiz yazın sonunda, kendimi deniz kenarında üç kişilik bir masada buluverdim. Masada bulunuşum emrivakiyle olmuştu. İlişki kurduğu kadının yanında bana “O da bizimle Karaburun’a gelebilir mi?” diye sordu. Kadının yanında ne diyecektim? Ne istediğimi öğrenmek için bana ayrıca sorması gerekmez miydi? Hayır diyemedim. Rızanın bu şekilde alınmayacağını biliyor olmalıydı. Karaburun’a aynı arabada gittik. Üçümüzün olduğu bir masada onlar yan yana oturmuşlardı, ben de karşılarındaydım. Masanın altından el ele tutuşuyorlardı. Çok saçmaydı. Bunun bana fazlalık gibi hissettireceği düşünülmemişti. Olmamam gereken bir yerdeydim. Değersizlik hissi üzerime çöktü. Un ufak oldum. Ortadan yok olmalıydım. Tepki verip masadan kalktığımda bu tepkiyi neden verdiğim anlaşılmadı. Kadın bana dönüp “Gözüne sokmak istemedik,” dedi. Adam ise biraz daha beklesem benimle de ilgileneceği yönünde açıklamalarda bulundu. Onlara göre orada beklemeliydim.

El ele tutuşmanın masa altında olmasının masa üstünde olmasından daha rahatsız edici olduğunu nasıl anlatmalı? Açıktan el ele tutuştuklarında benim gözüme sokulacağını düşündükleri şey ne? Onların “biz” olması ve benimse bu ilişkinin bir parçası olmamam mı? Kendimi tercih edilmemiş hissetmemem için mi yani? Beni gözetiyorlar mı bu şekilde? Bu haliyle gözüme sokulan şeyler ne olacak peki? “İstemedik” derken beliriveren o “biz” bana fazlalık gibi hissettirmeyecek mi?

Evet, aşkın kotalı olduğunu düşünmüyorum. Evet, aynı anda birden fazla insana ilgi duyabileceğimizi ve hepsine de sevilebilir, biricik, özel, tercih edilir insanlar olduklarını hissettirebileceğimizi düşünüyorum. Bunun da mümkün olduğuna inanıyorum ancak bu şekilde değil. Benim derdim, “Orada neden benim değil de o kadının elini tuttu?” değil ki! Bana biraz bekle ilgim seni de bulacak denmesinin bir alemi yok. Kadının elini bırakıp benimkini tutmasının bana iyi hissettireceğini, o kadının karşısında ikimizin özel ve duygusal paylaşımının beni ihya edeceğini mi düşünüyordu gerçekten? Varlığıma saygı duyulmasını istediğimde tahakkümcü ve kıskanç kadın oluyordum, ancak açık bir ilişkide taraflardan birinin diğerinin karşısına “biz” diyerek ve ortak partneri kapsayarak çıkması tahakkümcü değildi ve dışlayıcı görülmüyordu. Kendisiyle ilgilenilmesini bekleyen kadındım onun nazarında. İlk fırsatta bu etiketlere başvurması benim kendime bakışıma o kadar zarar verdi ki! İyi ki artık yemiyorum. Ve ısrarla diyorum ki, o masada benim derdim, partnerimin ilgisine mazhar olamadığım için arıza çıkarmak değil. Mesele benim orada olduğumun görülmemesi. Bana neyin kötü geleceğini yıllarca anlattığım birinin beni buna maruz bırakabilmesi. “Arzu nesnesi” olmak uğruna, kadınlar arasında kurgusal bir rekabet ortamı yaratması, üstelik de bunun bir parçası olmayacağımı bildiği halde. Kendi arzusundan ve ihtiyacından başka bir şeyi düşünememesi. Rızanın ne anlama geldiğini anlamamakta ısrar etmesi. Özgürlükçü olmamı manipüle edip durması. Takdir edersiniz ki, genel ahlaka karşı olmam etikten yoksun olduğum anlamına gelmiyor.

“Seviyor ama…”ların sonuna geldim. Artık mazeret üretmek yok. Psikolojik şiddete psikolojik şiddet diyeceğim. Bir adamın eksikliğin bende olduğunu sürekli olarak bana zerk etmesine ve onu böyle kabul etmem gerektiğine yönelik manipülasyonlarına karşı bedenimin de tepki vermeye başladığı (aylarca regl olamamak, anksiyeteler, doktorlar, terapiler vs.) bir durumda bunu yapmayacağım. Üstelik biliyorum ki, bir kadın da bu şiddete tanık ve ortak oldu. Kadın için kendine duyulan arzunun ve aşkın doğal bir sonucuydu bu belki. Sosyal medya hesaplarında, adamın kendisine duyduğu aşkı sergileyebiliyordu o yüzden, gözüme sokmadan sokmadan. Bu cümleleri yazarken “kadın düşmanı” olarak etiketlenme gerilimi yaşamadım desem yalan olur. Lakin bu adamların yaptıklarına yol veren sessiz kabullerimiz ve davranışlarını aşka sığdırmalarımız, dahası kadınların bu tavırlarına dair yaşadığımız hayal kırıklığını dost meclislerinde dillendirip açıkça yüzleşmememiz, adamların şiddetine zımni olarak iştirak etmemiz bizi güçlendirmiyor. Şifamız olan feminist mücadeleye inancımız belki zayıflamıyor ama birbirimize karşı samimiyetimiz gittikçe közleniyor. Yıllar boyunca böyle bir adamın hayatına girmiş olan bildiğim ve bilmediğim kadınlar bunu dillendiremediler; onlar dillendiremedi belki ama ben ne yaptım? Adamı dönüştürmeye çalıştım! Bazen yanında olarak bazen bu ilişkiden çıkmaya çabalayarak. Suç ortağı mıyım? Varlığımla dürüst bir ilişki kurduğumda, cevabımın “hayır” olması kendimi kandırmak olur. Tek yapabildiğim bu adamın kurduğu ilişkilerden yaralandığını bildiğim kadınlarla dayanışma içinde olduğumu söylemek. Ve evet, o an ilişkiyi terk etsem de yeniden ve yeniden kendimi bu ilişkinin içinde buldum.

Benim varlığıma “rağmen” başlanan veya sonlandırılan ilişkiler

“Benim varlığıma rağmen birtakım ilişkileri başladı ya da sonlandırıldı.” Bu düşünceden uzaklaşırken neye rızamın olup olmadığı sorusuna, kendi duygularıma ve beklentilerime cevap aradım. Değersiz hissettirilme çoğumuzun yaşadığı ilişkilerin (tek eşli ya da çok eşli) bir veçhesi. Mekânsal ve zamansal kurgusu gayet organize edilebilir olmasına rağmen kendinden başkasını gözetmek istemeyen bir adamın işine nasıl geliyorsa öyle kurgulanan bu ilişkilenme biçimine rızam yoktu ve bu açıktı. Başka bir kadınla flörtleşmesi ya da ilişkilenmesi derdim olmadı hiçbir zaman; ancak bu süreçlerde bana karşı özensiz davranılmasına ve “Özlem nasılsa cepte” fütursuzluğunun bana yaşatılmasına rızam yoktu. Elbette her ilişki biricik ve değerli, zamana ve mekâna ihtiyacı var, kabulüm. Ama yatağımdan, uyuduğum yastıkta arkamı döndüğümde bir kadına fotoğraf gönderilmesine rızam yoktu. Benim duygusal ihtiyacım olan zamanlarda tetikte hissettirilmeye rızam yoktu. Bu itirazlar bugünün aydınlanmaları değil, çokça dile getirildi. Dile getirdikçe de kıskançlıkla ve öfkeli olmakla suçlandım. Bu suçlamalar, sesimi kısan, hislerimin konuşulmasının üstünü örten bir hâl aldı. Çünkü feminist bir kadınsınız, kimliğiniz duygularınızdan önce yol almaya başlıyor ve adam tarafından politik kimliğiniz manipüle ediliyor. Oysa ki, ben hiçbir zaman bana “rağmen” bir şeyler yaşanacak kadın pozisyonunu işgal etmedim. Benim için kapılar her zaman açıktı, beni ve hayatına giren kadınları denklik içinde gözetebildiği sürece, ben kapıyı hep açık tutmuştum. Beni yasaklayıcı bir kadın olarak kodlamak ve öyle hissetmemi sağlamak, adamın eleştirilmesinden ve kendi ile yüzleşmesinden uzaklaşmasını sağlıyordu. Açık ilişki içinde partnerlerin karşılıklı belirlediği ilkeler olmasına, saklı gizli olmasını gerektirecek bir kısıt olmamasına rağmen bunu tekrarlaması, şahit bırakmaması gereken şeylere beni şahit bırakırken açık olması gereken yerlerde açık olamaması, beni sorularımla baş başa bırakması, yaşadığı ya da yaptıklarının etik bir filtresinin olmaması, manipülatif ve bolca vaat içeren ama aslında “vaatsiz” olan, aslında sadece kendi duygu dünyasına göre ilişki kurduğu kadınları bazen yatak odasına, bazen de salondaki koltuğa yerleştirmesi, manipülatif ilişkiler kurmasının sonuçları olarak beliriyordu.

Bu arada çift terapisine gittiğimizi de belirtmem gerek. O her ne kadar “terapiye karşı felsefe”yi savunduğunu söylese de terapi talebimi geri çevirmedi. Buna eşlik etmesinin tek sebebi vardı, beni çok seviyordu ve tanımlar değişse bile yollar ayrılmamalıydı. Şimdi dönüp baktığımda iyi ki o koltuğa oturmuşum ve yaşadıklarımı çözümlememe vesile olmuş diyorum. 12 yıl boyunca bana çok eşlilik, açık ilişki, çok aşklılık dışındaki tüm ilişkilenmelerin bir aldatmaca, tahakküm ve sahiplik ilişkisi olduğunu anlatan adam o koltukta birdenbire “Demek ki ben duygusal olarak tek eşliymişim,” deyiverdi. İnsanın elbette kendi gerçekliğinin farkına varması yıllarını alabilir ama bu dediği gerçeklikten ziyade korkuydu. Yaşattıklarının artık ayağına dolanmasından korkan bu adam, tek eşli olmaya karar vermişti. “Sevgili” sıfatını kimse için kullanmayacağı ve kimseyle mülkiyet ilişkisi içinde olmayacağına ilişkin iddialarını rafa kaldırmıştı. “Sen feminist bir kadınsın. Sana yaşattığımın psikolojik şiddet olduğunu kabul etmiyorum. Kendini mağdur olarak görmeni doğru bulmuyorum,” diyordu. Benim bu olmadığımı, bunun öfke olduğunu ve bize iyi gelmediğini söylüyordu. Bu mansplaining ile beni ve yaşadıklarımı tanımlamasına önce öfkelendim; bir aldatmacanın içinde olduğunuzu gördüğünüzde ne yaşarsanız ben de onu yaşadım. O gün o terapide nihayet yollarımızı ayırdık. Çıkışta bana, “Taşınmaya karar vermişsin, benim evimi seviyorsun, istersen orayı kirala ben de İzmir’e taşınırım,” dedi. Çok acayip bir teklif değil mi? Onunla yaşadığımız evde ben kalmaya devam edecektim. Ona kira verecektim ki, İzmir’de (gözüme sokmak istemeyen kadının yaşadığı şehir) bir hayat kurabilsin ve ben yeni ilişkisinin sponsoru olabileyim. Hukukumuz da ev sahibi-kiracı olarak sürmeye devam etsin. İlişkinin formatı yine onun isteklerine göre ayarlanacaktı böylece. Hayatıma nasıl sızabildiğini berrak bir şekilde görüyordum. Mesele benim eksikliğim değil, onun iflah olmaz erkekliğiydi. Kendimi yıllar sonra sevmeye başladığımı hissettiğim ilk an olarak belleğime yazdım bunu.

Ayrıldıktan sonra irtibatı koparmaya ihtiyacım olduğu için sosyal medya hesaplarımdan engelledim; bunu fark ettiğinde önce mesaj attı sonra iki kere aradı, arkadaşlarımla olduğum bir ortamdayım dememe rağmen neden engellendiğini açıklamak durumunda kaldım. Velhasıl, ayrıldıktan sonra da bir süre daha zarar görmeye devam ettim.

Neden yıllarca “aynı filme gidip farklı bir son bekleyip” durdum?[1] Sevginin ne olmadığını anladığımızda işimiz daha kolay. Yaşadıklarımdan, başıma gelenlerden gizli bir utanç duydum, bu şiddet tekrarlanıyor ve ben bu ilişkiden çıkamıyordum, bu gizli utançla ilişkim üzerine kadınlarla, dostlarımla gittikçe daha az konuşur oldum. Ben ilişkiden çıkamadıkça, adam çevremi de bana karşı manipüle ettikçe, ilişkimiz yakınlarımız tarafından “Onların ilişkisi de böyle besleniyor demek ki” diye yorumlandı. İnsanların ne düşüneceği, tüm bunlara rağmen neden bu ilişki içinde olduğumun yargılanacağı duygusu beni sessizleştirdi; sessizleştikçe bu ilişkiyi tek başıma çözmek ve iyileştirmek zorundayım hissi kuvvetlendi. Gelin görün ki ne iyileşti ne de çözüldü.

Kendimizi bu duygusal şiddet sarmalı içerisinde kanatmamıza ve öz saygımızı yitirmemize neden olan bu sevmeyi bilmeyen adamlar hakkında daha çok konuşmak, yazmak ve onlarla yaşanan hikayelerin sonunun değişmeyeceğini görmek bazı şeylerin farkına varmamızı kolaylaştırır belki. Duygusal şiddeti kendimize ve bizi işine geldikçe sevgiye boğan adama konduramadığımız için görmeyi reddediyoruz. Adam bir gün düzelirse bu şiddet hiç yaşanmamış gibi devam edebileceğimizi düşünüyoruz. Aslında travmalarla bağlanmayı öğreniyoruz. Bizim sevgi ve şefkatimiz onların elinde bazen aşk bazen annelik bazen de ablalık oluyor. İşlerine nasıl gelirse. Biz de onların bu gelgitleri içinde kendimizle olan barışımızı imha ediyoruz. Algımızla oynandıkça da içinden çıkmanın zor olduğu yalnız ilişkilerin ortağı oluyoruz. Değişebileceğine ve bizi anlayacağına dair inancımızı bu adamlara karşı diri tuttuğumuz sürece de sonunu bildiğimiz filmlerin biletini almaya devam ediyoruz. Onlar değişmeyecek, biz onların ne olduğunu bilecek ve onları hayatlarımızdan uzak tutacağız. Şifa veren kadın dayanışmasından, tanıdık tanımadık hepimiz için, vazgeçmeden devam ettiğimizde, bu adamları daha çok konuşup, feminist mücadelenin kazanımlarının bu adamlar tarafından bize bir erkeklik olarak dönmesini engelleyip iyileşecek ve birbirimizden güçleneceğiz.

Son olarak not düşmek istediğim bir şey daha var: Erkeğin ismini zikretmeme sebebim hâlâ onu korumak istiyor oluşumdan değil, isminin eylemlerinin önüne geçmesini istemediğimden. Yaşadığım şeyin “magazinel” bir ilgi görmesini istemiyorum. Eylemlerimizle kurulduğumuza inanıyor ve onların görülmesini istiyorum. Yoksa onların kim olduklarını zaten biliyoruz.

[1] “Aynı filme gidip farklı son bekleme” analojisini kuran ben değilim, bir arkadaşımın terapisti. Arkadaşlarıma ve terapistlerine buradan selam gönderiyorum.

 

4 Yorumlar

  1. Sözde kadının güçlendirildiği ve özgürleştirildiği bir ilişkinin aslında kadının durmadan eleştirildiği ve kusurlu bulunduğu ve bu durmadan eleştirme halinin de aslında psikolojik şiddet olduğu bir ilişki… Sizi çok iyi anladığımı bilmenizi isterim, ben de karşılaştım böyle erkeklerle ve solcuydu benim karşılaştıklarım da. Sol zaten sınırları kaldırmak üzerine kurulu bir ideoloji olduğu için, bu tip manipülatif ve kişilik bozukluğuna sahip erkeklere çok uygun bir oyun alanı sunuyor(çoğunlukla da narsisistik kişilik bozukluğu; çünkü toplumu çözmüş, bütün hayatı çözmüş, toplumu aydınlatacak üstün birey rolü oynamak narsistler için çekici bir rol). Neden bu maniplasyona iştirak ettiğinizi daha iyi anlamlandırabilmeniz için narsisistik şiddet konusunu araştırmanızı öneririm.

  2. Okurken kendime çok fazla rastladım. Bunları yaşayan sadece ben miyim diye sorarken sizin deneyiminizi okurken sanki birlikte kahve içip hayatlarımızdaki benzer problemler hakkında sohbet ediyor gibiydi. Tam soru sorucakken cevabını bir alt satırda alıp aydınlanmalar yaşadım.Çok teşekkür ederim iyi ki varsınız.

  3. Merhaba Özlem,

    Yaşadığın bu zor deneyimi cesurca ve açıkça paylaştığın için tebrik ederim, hiç kolay olmadığına eminim. Seninki kadar uzun olmasa da psikolojik şiddete maruz kaldığım bir ilişkiden ben de çıktım. Farklı bir perspektif olabileceği düşüncesiyle kendi yaklaşımımı paylaşmak istedim. Bu tür deneyimlerin ataerkiyle oldukça bağlantısı var ve feminizm bağlamında ele alınmasını doğru buluyorum ama psikolojik kısmı bana eksik geliyor. Yani çözüm için psikolojik dinamiklere de bakmak gerekiyor. Psikolojik şiddet diyebileceğimiz bütün bu davranışları sistematik olarak uygulayan erkekleri (aslında çoğu zaman kadın arkadaşları da) yaşamımızda tutmaya devam etmede bizim de sorumluluğumuz var, bu sorumluluk “güçlü feminist kadın” iddiamıza uymadığı için kabul etmekten sakındığımız, zayıflık olarak gördüğümüz şeyler aslında, özellikle de ihtiyaçlar. İhtiyaçların bu kadar güçlü olmasını kabul etmekte gönülsüzdüm. Ancak devamlı benzer şeyin peşinde dolanırken, tekrar eden örüntüyü görünce işin psikolojik kısmına dalıp anlamaya çalıştım. Çok klişe olacak ama evet iş çocukluğa, aile dinamiklerine, ailede karşılanmamış ihtiyaçlara, yanlış rol modellere ve o dönem öğrenilmiş şemalara dayanıyor. Ve bunlar hiç de basit şeyler değiller. Aile içinde öğrenilmiş bir şemayı farketmezsek hayat boyu ilişkilerimizde yineleyebiliyoruz. Bunun içinde psikolojik şiddeti (şiddet olduğunu elbette farketmeksizin) sevginin bir parçası sanmak da var, sevgi için ya da ihtiyaçların karşılanması için bunları yok sayma, hoş görme, affetme de var, aile yapısına benzer yapıları zararlı bile olsa tanıdık olduğundan güvenli bulma ve bırakamama da var. Elbette bunları farketmeden, çoğu zaman otomatik yapıyoruz. Aman yanlış anlaşılmasın, adam suçsuzdur demiyorum. Muhtemelen onda da başka tür sorunlar var, devamlı işleyen ve şiddet olarak görmeyeceği kadar normalleşmiş. Şiddeti tanımlama ve dayanışmak çok önemli ama tekrarını engellemek, daha sağlıklı yeni başlangıçlar yapmak için bu sözünü ettiğim örüntüleri tanıyıp çözümlemek de önemli. Bunları belki çoktan farketmişsindir, ama yazında söz etmemişsin. O yüzden yazma ihtiyacı hissettim. Biz kadınların, şiddetin sarmalından çıkmak için kendimizi iyileştirmemiz ve ihtiyaçlarımızı tanımamız da çok önemli diye düşünüyorum.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.