Frances Farmer, büyük bir Hollywood “yıldızı” ama onu fazla tanıyan yok. Çünkü Amerikan rüyası için bir anti-kahraman Farmer. Tedavisi olmayan şöhret hastalığının da panzehiri. Ezberleri bozduğu, Marksist görüşe tutkuyla inandığı ve kadın haklarını savunduğu için gizli servisin bile takibe aldığı Farmer, dinsel riyaya başkaldırının da en önemli isimlerinden.

Frances Farmer, 19 Eylül 1914’te Seattle’da doğar. Annesi her türlü toplumsal olayda başı çeken, eylemci bir kadındır. Frances’in cesur kişiliğini, benliğini annesine karşı savunma çabası belirler. Baskıcı ve güçlü bir karakter olan annesiyle zeki ve sakin kız çocuğu arasındaki çatışmalar Frances’in başına buyruk kimliğini oluşturur. 16 yaşında “Tanrı’nın Ölümü” başlıklı bir kompozisyon yazar. “Eğer tanrı hepimizi eşit seviyorsa, neden bazı arkadaşlarımın anne babası ölüyor? Tanrı benim için arkadaşımın anne babası ansızın bir trafik kazasında yaşama gözlerini yumduğunda öldü.” Kompozisyonu küçük bir edebiyat ödülüne layık görülür fakat oldukça sansasyon yaratır.

Gazeteci olmak için basın-yayın bölümüne yazılır. Tiyatro ilgisini çeker, tiyatro derslerine devam eder. Rus tiyatrosuyla tanışmak hayalidir. Bir gazeteden Sovyetler Birliği seyahati kazanır. Annesinin baskısı ve ifşasından saklanmak için komünizme duyduğu ilgiyi gizler. Büyük kavgalar sonucu gidebildiği Rusya dönüşü, Paramount Stüdyoları’nın ülke çapında seçtiği yedi kadından biridir artık.

Filmlerde oynamaya başlamasıyla sinema dergileri de onu takibe alır ve “Sindrella” ismini takarlar. Hollywood dışında, ıssız bir tepede, kocası ve üç köpeğiyle birlikte yaşamaya başlar. Bir gazeteci “Hollywood’un son problemli çocuğu o” der. “Her konuda sol fikirleri var ama onun fikirlerini seviyorsunuz, ona saygı duyuyorsunuz. Kocasıyla ve köpekleriyle yalıtılmış bir yaşam sürüyor. Kitaplardan ve müzikten konuşuyor, yüksek sesle şarkılar söylüyor.”

Frances verdiği röportajlarda da çekincesiz konuşur: “Kariyerim rastlantı değil” der. “İğneyle kuyu kazdım. Bana mayoyla poz ver, dediler. Mayolu pozum benim oyunculuğumu kanıtlamazdı ki. Tabii ki vermedim öyle bir poz. Kaşlarımı kazıdılar. Baktım artık kendime benzemiyorum. Denetimi ele aldım. Kaşlarıma yeniden kavuştum.”

Hollywood’un denetimine de direnmeye çalışır. Sokakta büyük botlar ve kirli pardösülerle gezdiği, ikinci el bir araba kullandığı için eleştirilir. “Sinema izleyicileri gözdelerinden daha fazla özen bekler” denilerek uyarılır.

1940’ların son günlerine doğru Hollywood yerine Broadway’e hatta tamamen tiyatroya yönelmek isteyen Frances altı yıla on sekiz film, üç Broadway oyunu sığdırmıştır. Ona kısa sürede şöhret olmanın nasıl bir şey olduğu sorulduğunda yanıtı kısa ve açıktır: “Tehlikeli.”

1 Mayıs “gösterilerine” giden, kadın sığınma evi projelerine para yardımı sağlayan tuhaf ve zorlu bir kişilik olarak hiç makbul değildir gösteri dünyasında. İlk önce işini, sonra evliliğini kaybeder. Büyüleyici güzellikte ve yetenekli olmasının yanında insanları kendi “sol” fikirlerine saygı duymaya yöneltebilecek kadar etkileyici bulunması onu çok tehlikeli yapmaya yetecek özelliklerdir.

1943’te alkollü araba kullanmaktan tutuklanır. Mahkemede aksini savunsa da kanıtlayamaz. Kilosunu korumak için amfetamin kullandığından sinir bozukluğu içindedir.

Tarih boyunca erkek egemenliği “tehlikeli ve cesur” bulduğu kadınları “deli” olarak etiketlemiş, kapatmaya çalışmıştır. Frances de 1944’te ilk kez akıl hastanesine yatırılır. Ailesi onun sağlıklı olmadığını öne sürer, arkadaşları ise aksini savunur. Oysa sıradan bir sinir bozukluğu, bir depresyon halidir yaşadığı… Akıl hastanesi günlerini özyaşam öyküsü kitabında; “Beni soğuk suların altına attılar, çıplak gezmeye zorladılar. Elektroşoka tabi tuttular…” diyerek yazacaktır. Hastanenin yakınındaki askeri üsteki subaylar, koğuşuna girerek saldırırlar. Frances yaşadığı tecavüzleri anlatırken en çok bilincini kaybetmemiş olduğuna şaşırdığından söz eder. Acı onu bilinçsizleştirmemiştir. Frances akıl hastanesinde iken, McCarthy’nin cadı avı başlamıştır ve arkadaşları McCarthy dönemi kurbanlarıdır. Akıl hastanesinde lobotomiye maruz bırakılır. Lobotomi denilen, beynin bir kısmının kesilerek çıkarılmasıyla uygulanan psikocerrahi tedavisi ne ilginçtir ki ABD’de en çok kadınlara yapılmış. Akıl hastanelerine kapatılan kadınlar içinde üç tanınmış kişilikten biri John F. Kennedy’nin kız kardeşi Rosemary Kennedy (o bu tedaviden sonra bir daha hiç toparlanamamış ve hareket kabiliyeti azalmış), ünlü yazar Tennesee Williams’ın kız kardeşi Rose Williams (hazin bir sona maruz kalmış) ve oyuncu Frances Farmer ise lobotomiden sonra belleğinin bir kısmını yitirmiştir.

1950’de dışarı çıkan Frances; gururu kırılmış, ruhu parçalanmış bir kadındır. Yenilgiyi kabul etmez, yarı yarıya silinmiş belleğine rağmen çalışmaya başlar. Bir otelde işe girer. Sıradan bir yaşamda huzur bulur. Sonunda yaşam öyküsü üzerinde çalışmaya başlar. Kitabın adı bir özettir: “Bunun Bir de Sabahı Var mı?” 1 Ağustos 1970’de, elli altı yaşında gırtlak kanserinden öldüğünde sorunun yanıtını da verir adeta.

Hayatını anlatan film 1982 yılında Frances adıyla çekilir ve onu canlandıran Jessica Lange’a bir Oscar Ödülü adaylığı kazandırır. Sonra da unutulup gider. 17 yaşında yazdığı “God Dies”da dediği çıkmıştı; “Benim için bir Tanrı var ama Tanrı için ben hiç yoktum.”

Jessica Lange, “Frances Farmer tutkulu, belalı bir kadın, dışavurumcu, dobra, risk almaktan korkmayan bir kişilikti” diyor. “Onu bu nedenle canlandırmak istedim.” Onu bu nedenle öldürdüler. Onu biraz olsun canlandırmak, anımsamakla gerçekleşebilir.

Belleği silinmeye, bedeni ve onuru çiğnenmeye çalışılan tüm kadınları anımsamak ve yaşatmak boynumuzun borcu olsun…

 

* https://www.youtube.com/watch?v=C-deMfnLtMI

* Nirvana’nın efsane solisti Kurt Cobain, intihara doğru yol alırken Farmer’a, “Frances Farmer Will Get Her Revenge From Seattle” isimli şarkısında bir gönderme yapmıştı; “Ateş olarak geri dönecek, bütün yalancıları yakmak için…” Cobain, kızına da Frances ismini vermişti.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.