Kadınlardan bahsederken yine ve yeniden kendinizi bu kadar çok konuşmayı nasıl başardınız? Siz bir vaatle başlıyorsunuz, biz de izliyoruz. Ama hani asıl kahraman Julie’ydi?

*Bu yazı sözü geçen filmle ilgili sürpriz gelişmeler (spoiler) içerir.

Protagonistin kadın olduğu bir filmde, yardımcı rol olarak düşünülüp o şekilde sunulan bir erkek karakter, neden filmin ana karakteri olan kadından daha fazla konuşur? Bu yılın hit filmlerinden, The Worst Person in the World’den bahsediyorum. Ve bu film galiba aynı zamanda tuhaf bir biçimde, herhalde yazarların niyet etmediği bir tür meta-mansplaining’e tanıklık etmemize neden oldu. Bu örnekteki otörlerimiz Eskil Vogt ve Joachim Trier, “bakın biz hâşâ hiç yapmıyoruz ve eleştiriyoruz hatta filme çok seveceğiniz bir diyalog da koyduk mansplaining ile ilgili” diye haykırırken filmin kendisinin bir bütün olarak, protagonist olarak önerdiği Julie karakterine sınır çizerken kendini kaybeden kocaman bir mansplaining’e dönüşmesi çok enteresan bir seyir deneyimi oldu.

Hem pop-feminizme ayak uyduralım hem de öyle lütfediyoruz nevinden bir yaklaşımla olsa gerek “kahramanımız bu kez mutlaka bir kadın olmalı” diye düşünüp, bize kabul etmek gerekir ki gerçekten de sempatik ve kendimizi özdeşleştirebileceğimiz Julie karakterini öneren, önerdikten sonraysa Aksel denen adamın meramını anlatmaktan Julie’yi unutan erkek otörlerine şunu sormayı o kadar çok istedim ki: Kadınlardan bahsederken yine ve yeniden kendinizi bu kadar çok konuşmayı nasıl başardınız? Siz bir vaatle başlıyorsunuz, biz de izliyoruz. Ama hani asıl kahraman Julie’ydi?

Erkek otörlerin dili döndüğünce anlatmaya çalıştığı kadarıyla Julie, toplumun ona çizdiği kadere başkaldıran, bunu da çeşitli kariyer ve ilişki tercihleri üzerinden yapan, doğurmayı hiç de arzulamayan, cinselliğini (haklı olarak gerçi belli ki yazana göre “ilginçlik” olarak) kendi kurallarına göre yaşamak isteyen, bir yandan da neredeyse garibanlığına inandırıldığımız, çağı geçmiş (yani X kuşağı mensubu ve her şeyin analogken daha güzel olduğunu savunan) bir adamın telkinleri ve en sonunda da trajik biçimde “kan tükürmesi” nedeniyle gebeliğini sonlandırma konusunda kafa karışıklığı yaşayan bir kadın. Ve film, Aksel’le birlikte, Aksel’in yaptığının yanlışlığını kabul de ederek, Julie’ye yine de bir sınır çizme çabasından geri durmuyor. Ve bu sınırı da belli ki genç bir kadının hayatının tek gailesi gibi gördükleri “anne olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” perspektifinden tarif etmeye uğraşıyor. Bu uğraş kafalarını çok meşgul etmiş olacak ki esas kahramanı bir kadın olan bu film, Julie’nin annesiyle konuşurken ileride yapmak istediği şeylerden bahsettiği kısacık sahneyi saymazsak neredeyse Bechdel testinden de çakacak. Çizdikleri sınır hatta Julie’ye yazılan bir gebelik ve düşük yolculuğuyla (kürtaj göremedik) iyice belirginleşip, adeta erkek yazarlarca çizilen bir kadere de dönüşüveriyor -hani marjinal Julie’ydi?

Film ilerlediğinde, Julie, Elvind’le olan ilişkisini de sonlandırdıktan çok sonra, istediği ama “geçici olduğu” yine hissettirilen işini yaparken, tek kişilik hayatına devam ederken, erkek yazarların tertip ettiği o ilginç karşılaşma da “bak doğurmadın da ne oldu” dercesine bir son ders, adeta bir nazire niteliğinde. Julie hep daha fazlası olmak istese de bir “manic pixie dream girl” olarak yazıldı – çünkü kadınlar bu sinematik kaderden 2021’de de kaçamıyor. Elvind’in evli ve çocuklu yaşamına uzaktan bakıp hafif bir burukluk da duymalı Julie’miz, çünkü Julie’liğin de bir sınırı var, sınırı da Vogt ve Trier çizecektir.

Julie’nin hayata bakışı ve kararsız yapısı bir yandan babasının ilgisizliği üzerinden açıklanarak da tarif ediliyor. Çünkü kadınların davranışlarının ardına içi geçmiş bir Freud heyulasını koymak şart tabii! Filmin ortasında yaldır yaldır yankılanan dış erkek sesin yaptığı mansplaining alt-metni uyarınca Julie belki de hâline şükretmeli, zira annesinden geriye giderek büyük-büyük-büyük anneleri onun sahip olduğu hakların yüzde birine bile sahip değildi eskinin Norveç’inde. Zaten Aksel de söyleyip duruyor, “sen kararsız ve uçarısın ve yapacağın bir çocuk senin ayaklarını yere indirecek, hayatını düzene sokacaktır”. Dizini kır, yuvanı kur deniyor Julie’ye ve onun gibilere. Filmin sonunda da sanki bu toplum insanları haklı çıkmışlar gibi bir hava estiriliyor.

Tabii filmin “Aksel özel” bölümü bir şahane, Aksel bizlere ve Julie’ye orta yaş bunalımını, hayatın anlamını, yarım kalan hayallerini, hislerini, nostalji selini filan dökülür dururken, biz de Julie’yi aniden kendi filminde bir seyirci olarak buluyoruz. Julie Aksel’i dinliyor ve ağlıyor. Eski aşklara saygı kuşağı. Tamam, Aksel film boyunca diğer erkekler gibi eleştirilen bir karakter (Elvind gerçi neden o denli bebeksi meleksi ve masumiyet timsali onu da anlamak zor tabii) ama nedense empati okları yine Aksel’e dönmeyi başarıyor ve adam maalesef Julie’den çok konuşuyor. Adam, çok konuşuyor. Tekrar sormak isterim: Hani kahraman Julie’ydi? Keşke yazarken herhangi bir kadına danışsaydınız, size basitçe “kendinizi anlatacaksanız kendinizi anlatın, bizim hayatla ilgili kaygılarımızı pastiş yapıp asıl anlatmak istediğiniz mesele olan karta kaçmış erkeklerin derdoluk serüvenine neden alet ediyorsunuz?” diyecekti belki. Sormamışsınız, o da belli oluyor zaten.

Çok konuşan erkek filmlerinden bir diğeri de bir Leos Carax çuvallaması Annette. Faturayı Leos Carax’a kesmeden önce senaryonun yine iki erkeğe, Ron-Russell Mael kardeşlere ait olduğunu belirtmeli. Filmden keşke 40 dakika-1 saat arası bir süre atılsaymış. Yapan da izleyen de çok rahat edermiş. Müzikal olmamışlığının yanı sıra, Annette filmi, 2 saat 20 dakika boyunca türkü çığırarak seyirciye faillik yolculuğuyla tebelleş olan bir erkek kahramanı adeta dayatıyor. Henry McHenry, “iptal kültürü” kaynaklı seyirciyle arası açılırken -çok önemli bir espiri yapacakken linç yedi 🙁 -, eşi Ann’i kıskanan ve kıskançlığı da failliğine dayanak gösterilerek, psikolojik boyutlarıyla açıklanmaya girişilen bir komedyen (adamın içinde abyss varmış! ondan yani öldürmesi filan). Henry’nin korkunç bir karakter olduğu yeterince açıkken ve film de -hadi hakkını yemeyelim- bunu yadsımazken, politik olarak acı sonuçlar doğuran kısımdan bahsetmek, Henry’nin neden çok konuştuğunu, Ann’in kariyerinin doruklarında bir sopranoyken neden aniden mistik bir hayalete dönüşerek Henry’ye sadece Annette’in sesi üzerinden musallat olabildiğini filan sormak gerekiyor. Çünkü hikâye, nihayetinde dillenip gerçek bir çocuğa dönüşerek kişiliğini kazanan, babasına da güzel güzel isyan eden, gerçi bunu yaparken adalet terazisi (mantıken de eğreti duran bir otör müdahalesiyle) biraz yamulmuş olacak ki, olan bitenden dolayı hem babasını hem de annesini (ne alaka yani kadın öldürüldü?) suçlayan küçük kız Annette’in ya da fail Henry’nin değil, bizzat Ann’in perspektifinden anlatılmalıydı belki de. Ortada bir faillik varken, sözün bu kadar çok faile ve aslında filmi fazla zenginleştirmeyen prototipik bir erkek karaktere verilmesi, yine son derece rahatsız edici -zaten vakte değecek bir hikaye de anlatmamasının yanı sıra.

İlginç bir ortak özellik daha: Her iki filmin de “iptal kültürü” anksiyetesinin erkek bakışından yorumlarını belli belirsiz bir homurtu ve paranoyayla dışavurduğu sahneleri var. Bir panik havası seziliyor: Norveç’te feministler Aksel’e saldırıyormuş, Henry McHenry’nin dahiyane espirileriyse seyirci tepkisinden nasibini alıyormuş. Yazık bu erkeklere. #metoo’nun vurduğu yerden ses gelmiş, orası açık. Ama anlamış mı erkek otörlerimiz, işte orası şüpheli.

2021’de sinemada kadın sesleri duymaya, kadınların ne kadar iyi hikayeleri ne kadar sade, net, çarpıcı ve dürüstçe, çarpıtmadan ve seyirciyi kandırmaya kalkmadan anlatabildiğini görmeye devam ettik. Özellikle takip ettiklerim arasından Julia Ducournau Titane’da cesareti, özgünlüğü, ironisi ve aldığı ödülle göğsümüzü kabartırken, Céline Sciamma, duygusal, derin anlamlara haiz büyüme-yüzleşme hikayesini 72 dakikaya sığdırarak başarıyla ve netlikle anlattığı Petite Maman ile sinema dilinin gücünü göstermeye devam etti.

Erkek otörlerimiz, otör-direktörlerimiz… Onlar da aşağı yukarı bildiğimiz gibi. Mesela Paul Verhoeven. Bu yıl Benedetta gibi gerçek bir olaya dayanan ve son derece ilginç ve güçlü olabilecek bir kadın hikâyesinin maalesef Paul Verhoeven’in elinde bir erkek fantezisiyle zayi oluşuna tanıklık ettik.

Gerçekçi bir dilek olmasa da umarım bazı erkek yazar ve yönetmenler 2022 yılında kadın hikayelerinin dürüstlüğünden ve meramından bir şeyler öğrenmeyi başarır ve vaktimizi boşa harcamaktan vazgeçer.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

thirteen + 3 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.