Yargıtay Ceza Genel Kurulu 5’e karşı 14 üyenin oyuyla kendisini reddettiği için Hatice Kaçmaz’ı öldüren Orhan Munis’in cinayeti “tasarlayarak” değil, “duygusal çöküntü ve anlık hiddetle işlediği”ne karar verdi. Orhan Munis “son bir kez konuşalım” diyerek parka çağırdığı Hatice Kaçmaz’ı bıçakla öldürdü. Kararda cinayet gerekçesi tutkulu sevgi olarak gösterildi ve “maktule ile evlenmeyi isteyen sanık, maktulenin bir türlü kabul etmemesi, ayrılma düşüncesini kendisine açıklaması sonucu içindeki tutku derecesindeki aşırı sevgiden kaynaklı duygusallığın etkisi ve ruh hali üzerinde yarattığı hiddetle yanına bıçak alarak, o hiddetin sonucu olarak maktuleye bıçak darbelerini vurmuştur” dendi. Avukat Deniz Bayram’la kararı değerlendirdik.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu bir kadın cinayeti davasında indirime gitti. Bu karar, kadın cinayetleri ve hukuk uygulaması açısından bize ne söylüyor?

Adalet bakanı, geçtiğimiz haftalarda, yeni yargı reformu paketinde, kadın cinayeti davalarında indirime ilişkin düzenlemenin yürürlükten kaldırılacağına ilişkin bir duyuruda bulundu. Türkiye’de hukuk sisteminin artık, sistemli, adil, modern hukuk kuralları ve uluslararası alanda kabul edilmiş hukuk mantığından daha çok, toplumsal olaylara göre reaktif manevralar ile şekillendiğini birçok örnekten biliyoruz.

Toplumu derinden etkileyen, üzen, kamusal tartışmalara neden olan bir şiddet vakası olduysa, “yeni bir hukuk düzenlemesi” açıklamaları, kadınlara karşı suçları önlemek, şiddeti ortadan kaldırmak, etkili bir hukuk mekanizması oluşturmak ve bu mekanizmaların erişilebilirliğini sağlamak için değil, adeta toplumu yatıştırmak, sakinleştirmek için kullanılan açıklamalardan öteye gitmiyor.

İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye çıktı ama bizim kanunlarımız, hukuk sistemimiz, tabii ki kadınları korumaya devam edecek söyleminin de, benzer nitelikli, kamuoyu tartışmasını yatıştırmak amaçlı olduğu açık. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun sanki bugüne kadar Türkiye’de kadın cinayetleri hiç toplumsal bir sorun olmamış, belirli bir cinsiyet örüntüsü olan olaylarda haksız tahrik indirimi, tasarlayarak öldürme olaylarının spesifik özellikleri hiç tartışılmamış gibi, modern hukuk kurallarına göre değil, ceza hukukunun artık tarih olmaya yüz tutmuş çerçeveleri ile -en azından toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılığa karşı hukuk mekanizmalarının var olduğu bir hayat düzeninde- verilen bu karar, İstanbul Sözleşmesi gibi, devleti ve bu kararları veren hakimleri sorumlu tutacağımız mekanizmalar olmadığı takdirde kadınların can güvenliğinin olmadığının açık kanıtı niteliğinde.

Kararın Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından verilmiş olmasının anlamı, bir olay hakkında, olayların değerlendirmesine ilişkin yapılan hukuki tartışmaların içtihat niteliğinde olduğudur. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun kararı kesin olup ilk derece mahkemeleri tarafından artık direnme kararı verilemez.

Dolayısıyla, bu karar metninde geçen bazı olguların tespiti bakımından ortaya konan bazı kriterlerin, yaygınlaşmaya açık örnek niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz.

Söz konusu olan olayda, bir kadının öldürülmesinin tasarlanarak işlenip işlenmediğine ilişkin bir tartışma var. Basında çıkan haber metinlerinin içeriğinden anladığımız kadarıyla bir faile “ceza indirimi” uygulanması söz konusu değil. Ancak failin suçu tasarlayarak işleyip işlemediği noktasında yapılan tartışmada, tasarlayarak insan öldürme suçunun nitelikleri ve suçun unsurları masaya yatırılıyor.

Tasarlayarak insan öldürme suçuna ilişkin bu tartışmaya geçmeden önce, şu bilgilendirmeyi yapmakta ve hafızamızı tazelemekte fayda var.

Türk Ceza Kanunu’nun 81. Maddesi kasten öldürme suçunu, 82. Maddesi ise, kasten öldürme suçunun nitelikli hallerini düzenler. Kasten öldürme suçunun nitelikli sayıldığı ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının verilmesinin gerekli olduğu haller şunlardır;

  • Tasarlayarak
  • Canavarca hisle veya eziyet çektirerek
  • Yangın, su baskını, tahrip, batırma veya bombalama ya da nükleer, biyolojik veya kimyasal silah kullanmak suretiyle
  • Üstsoy veya altsoydan birine ya da eş, boşandığı eş veya kardeşe karşı
  • Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı
  • Gebe olduğu bilinen kadına karşı
  • Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle
  • Bir suçu gizlemek, delillerini ortadan kaldırmak veya işlenmesini kolaylaştırmak ya da yakalanmamak amacıyla
  • Bir suçu işleyememekten dolayı duyduğu infialle
  • Kan gütme saikiyle
  • Töre saikiyle

Görüldüğü üzere, kasten öldürme suçunun nitelikli hallerine baktığımızda oldukça uzun bir liste çıkıyor karşımıza.

Ancak bu listeye toplumsal cinsiyet eşitsizliği örüntüsü olan suçlar yıllardır giremedi. Bir suçun tasarlanarak işlenip işlenmediğinden önce, bugün ceza hukuku sisteminde, kadınlara karşı işlenen suçlarda toplumsal cinsiyet örüntüsünün varlığı halinde indirim uygulanmamasının yanı sıra, kasten öldürme suçunun aynı zamanda nitelikli bir suç biçimi olduğunu kabul etmek önemli.

Bir kişinin kamu görevi nedeniyle öldürülmesi veya bir suçun işlenememesinden dolayı duyduğu infialle öldürme suçu kadar, kadınların, erkeklerin evlenme tekliflerini kabul etmedikleri, erkekleri reddettikleri için öldürülmesi neden suçun nitelikli hali olarak kabul edilmesin? Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bu kadar derin olduğu, bir ülkede kadın cinayetlerinin istikrarlı bir toplumsal sorun olduğu, kadın cinayetleri kadar, cinayet işleyen erkeklerin yargılama süreçlerinde ceza indirimleri nedeniyle işledikleri suçlar ile orantılı cezaları çekmemelerinin neden olduğu toplumsal rahatsızlığın mevcut olduğu bir ülkede, neden toplumsal cinsiyet eşitsizliği örüntüsü olan suçlar nitelikli suç kategorisine girmiyor?

Suçta ve cezada kanunilik esastır. Dolayısıyla elbette bu sorunun muhatabı Yargıtay Ceza Genel Kurulu değil, yasa koyucu.

Oysa yakın tarihe baktığımızda, kasten öldürme suçunun nitelikli halinin düzenlenmesinde, evli ve boşanmış kadınlar arasında dahi bir ayrımcılık mevcuttu.

Evli kadının kocası tarafından öldürüldüğünde, suçun nitelikli hali nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alması mümkün iken, boşanmanın gerçekleşmesi halinde, failler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almıyordu. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıyoruz ama kendi yasalarımızı güçlendiriyoruz söylemi ile yapılan yargı reformlarında, 2021 yılında, boşanma gerçekleşmiş eşin öldürülmesi halinde de suçun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılacağı düzenlendi.

Fakat bu düzenleme hâlâ kadınlar arası bir ayrımcılık içermeye devam ediyor. Örneğin imam nikahlı bir kadının evliliği hukuk nezdinde tanınmadığı için erkek kadını öldürdüğünde suçun nitelikli hâli oluşmuyor. Benzer şekilde, partnerlik, nişanlılık, sevgililik gibi farklı ilişki formları içinde işlenen öldürme suçu da suçun nitelikli kategorisinde değil. Bu madde salt akrabalık ilişkisini tanıyor.

Bu noktada şunu sormak gerekiyor; bir suçun nitelikli halinin düzenlenme biçimi bakımından, bir erkek, bir kadını, kadının erkeğin talep ve tekliflerini kabul etmediği gerekçesi ile, kadının kararları, hayatı, bedeni üzerinde kurduğu veya kurmak istediği kontrole dayanarak bir suç işlemesi halinde kadın ve erkek arasındaki ilişkinin evlilik ilişkisi olup olmadığına bakmak mı yoksa, bu suçun oluşmasında toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı kontrol dinamiklerini görmek mi daha adildir?

Söz konusu olaya dönersek, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, suçun tasarlanarak öldürme suçunu oluşturmadığı, bu nedenle de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilemeyeceği yönünde bir karar vermiş.

Yargıtay’ın içtihat niteliğinde kararlarında belirlediği tasarlayarak insan öldürme kriterleri;

  • Öldürme kararının şarta bağlı olmadan alınması
  • Ruhsal dinginliğe ulaşıldığını kabule elverişli makul bir süre geçmesine karşın eylem kararlılığından dönülmemesi
  • Belirli bir plan yapılarak sebat ve ısrarla bir plan dahilinde öldürme fiilinin gerçekleştirilmesi.

Bu kriterlerin gerçekleşip gerçekleşmediğinin özellikle kadınlara karşı cinsiyet örüntüsü olan şiddet davranışının işlenmesinin sistematik bir oluş ve belirli bir zaman içinde farklı ilişki dinamikleri ve güç ilişkileri içinde şekillendiğini düşündüğümüzde, tasarlama eylemini nasıl tartışacağız?

Her şiddet davranışının kanıtı yok ve her şiddet davranışı fiziksel değil. Örneğin Yargıtay bir kararında, tasarlamanın mevcut olmadığına, failin maktulü daha önce tehdit ettiğine dair bir delilin olmamasını gerekçe gösteriyor. Kadına yönelik şiddet hakkında alandan gelen deneyimimizden çok iyi biliyoruz ki, kadın ve erkek arasında, güç ilişkileri ve kontrol kurma, öfke boşaltma dinamiklerine dayanan şiddet ve tehdit davranışları son derece spesifik, görünmez, delilsiz işlenebilir.

Bu kararın gelecek benzeri davalar için anlamı ne?

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, bir kadının bir erkeğin evlenme teklifini reddetmesiyle erkeğin anlık bir hiddete kapılıp suç işleyebileceğine dair çok net bir belirleme yapıyor ve bu belirlemenin iki yerde karşılığı var. İlk olarak bu belirlemenin karşılığı hukuk düzeninde karar vericiler nezdinde; hakim, savcı önüne gelen olayda, bir fail erkekte oluşması muhtemel “duygusal çöküntü” hali için nedenler bulacak. Duygusal çöküntü gibi sübjektif bir temelden bahsediyorsak, her şey artık erkeklerde kırılganlığa, duygusal çöküntüye neden olabilir. Kadının karşılık vermemesi, erkeği beğenmediğini ifade etmesi, ilişkiye ya da iletişime rıza vermemesi, herhangi bir şeyi onaylamaması… Yargıtay Ceza Genel Kurulu bu karar ile kırılgan erkekliği hukuki bir boyuta taşıdı diyebiliriz. İkinci olarak bu karar, kadınların kendi kararları ve bedenleri üzerinde tasarruf yetkisine görünmez bir sınır çekiyor; “bir erkeğin evlenme teklifini reddedersem, o erkek duygusal çöküntü yaşayabilir ve bu duygusal çöküntünün hukuk sisteminde bir karşılığı var.”

Orhan Munis, cinayetin işlendiği o son buluşmada bileğine 19,9 cm’lik bir bıçak bağlıyor. Yargıtay ise bunu bir cinayet tasarlama delili olarak görmüyor ve cinayetin “evlenme isteğinin reddedilmesi ihtimaline bağlı olarak” gerçekleştiğini söylüyor. 20 cm’lik bir bıçakla dolaşmak hukuk açısından sıradan veya şüphe uyandırmayan bir durum mudur?

Erkek burada beyanında, bıçağı kurbanlık almaya gideceği için yanında bulundurduğunu ifade ediyor. Dava dosyasında kamuoyuna yansıyan bilgilere göre ise, failin bu beyanını destekleyen herhangi bir veri, delil yok. Fakat Yargıtay Ceza Genel Kurulu, objektif kanıt, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı şiddetin dinamiklerini değerlendirmek yerine, bu olayda “tasarlamanın olmadığına dair nasıl gerekçe hazırlanabilir” amacı ile olay ve olguları tartışmış gibi görünüyor.

Kadın cinayeti davalarında cezada ağırlaştırıcı madde olan “tasarlama” maddesi hiç uygulanıyor mu? Cinayetlerin erkek şiddetinin son aşaması yani zaten sistematik bir sürecin sonucu olduğunu düşünürsek hukuk erkek şiddetini nasıl algılıyor?

İstanbul’da feminist hareketin, 2010’larda Kadın Cinayetlerine İsyandayız kampanyasının planlaması sırasında benim de içinde bulunduğum örgütleme aşamasında, çok sevdiğim bir slogan vardı: “Dayakla başlar, cinayetle bitebilir.” Kadına yönelik şiddet sistematik bir olgudur. Tek sefere mahsus, münferit olaylar değildir ve şiddetin binbir türlü veçhesi vardır. Bu veçheleri ard arda sıraladığınızda, bir bütün çıkıyor karşınıza. O bütünsel hikaye, erkeğin kadının bedeni, kararları, hayatı üzerinde kontrol kurma çabası ve başaramadığında öfke boşaltma, kadını cezalandırmayı hak görme motivasyonu. Yukarıda bahsettiğim Yargıtay’ın tasarlamanın varlığı için kabul ettiği kriterler, kadına yönelik şiddet ve kadınlara karşı işlenen suçlarda, özellikle belirli bir ilişki içinde olan suça maruz kalan kadın ile şiddet faili arasındaki şiddet süreci, şiddetin ve kontrol altına almanın sistematik, adım adım ve istikrarlı gelişimi, kanıtsızlığı gibi spesifik özellikler içinde tespit edilmesi çok zor.

Türkiye’de -ve dünyanın her yerinde- kadınlar öldürülüyor. Bu öldürme biçimleri kimi zaman göz önünde –Ayşe Yılbaş-, kimi zaman canavarca hisle ve eziyet çektirerek –Pınar Gültekin-, kimi zaman gizlice, intihar kılıfı altında –Şule Çet– meydana geliyor. Hukuk dünyasında karar vericilerin, önüne gelen olaylar uzayda yaşanmış gibi değil, belirli bir toplumsal düzende nasıl meydana geldiği, kimler tarafından gerçekleştirildiği, faillerin savunmaları arasındaki benzerlikler arasındaki bağı gördüğü zaman, tasarlamanın sadece önceden tehdit edip etmediği, tehdidin sarih olup olmadığı, cinayet aracının cinayet maksatlı alınıp alınmadığının açık kanıtı gibi zorlama ve toplumsal düzenin gerçekliğinden soyut kriterlere bağlı kalmaması gerekir.

5 karşı oyla çıkan karara imza atan heyette 1 kadın 18 erkek var.

Kişisel olarak, mahkemeler gibi alanlarda karar vericilerin kadın ve erkekler olup olmadığına bakmanın öncelik olması gerektiğini düşünmüyorum. Kadın hakimler ya da karar vericiler de bir kadın cinayeti veya kadına yönelik şiddet olayında cinsiyetçi bakış açısı ile karar verebilir. Cinsiyetçi bakış açısı sergileyen kadın hakimleri ezilen kadınlık durumundan men edemeyeceğimiz gibi, doğru kararlar veren kadın hakimlere de minnet duygusuyla yaklaşamayız. Adaleti gerçekleştirmek, karar vericilerin kişisel geçmişlerine, düşüncelerine, empati yeteneklerine bağlı olmamalı.

Fakat adaletsizliği görmenin bu kadar zor olduğu bir coğrafyada ve düzende şu konuda gözü açık olmak gerekiyor; erkeklerin erkeklerle, dolayısıyla failler ile, empati kurma yeteneği elbette daha yüksek. Erkekliğin, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve bu eşitsizliği farklı nedenlerle (kültürel, geleneksel, toplumsal) meşru görmenin bir sonucu olarak, karar verici pozisyonunda olan erkeklerin, güçlü empati yetenekleri sayesinde, bu karar vericilerin erkek olması bir önem kazanıyor. Empati yeteneğinden ne kastediyoruz? Evlilik teklifi reddedildiği için bir erkeğin anlık bir duygusal çöküntü yaşamış olabileceği düşüncesi bence bir hakimin hukuk tartışmasından daha çok bir erkeğin, kendini failin yerine koyarak hissettiği bir duygu durumu olabilir, bir çeşit erkek gibi düşünme, erkek gibi hissetme, erkek gibi sinirlenme, erkek gibi cinnet geçirme, erkek gibi panikleme… Bu gerekçelendirme, hukuki değil, erkeklikle empati kurmak, karar vericinin olayla duygusal bir bağ oluşturması da diyebiliriz.  Ancak mahkemeler ve hakimlik görevi, empati yoluyla davaların çözüleceği yerler değildir, adaleti uygulamakla yükümlü olunan yerlerdir.

İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’yi çıkaran AKP erkek şiddetini önlemek için yeni düzenlemeler yapacağını duyurdu. Kadınları öldüren erkeklerin salt kravat taktıkları için artık iyi hal indirimi alamayacaklarını açıkladılar. Bu kararla birlikte hukukun yazılı düzenleme ve uygulanması açısından ülkenin içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendirmeli?

Geçmişte kravat indirimi olarak ifade edilen iyi hal indirimi, kadına yönelik şiddet davalarında cezasızlık gerçeğini açıklamak için çok iyi bir ifade olarak kullanıldı. Ancak bugün meselemiz kravat indirimi değil. Çok daha ciddi. İstanbul Sözleşmesi’nin feshi ile birlikte hem toplumun geniş kesimlerinde hem karar vericiler nezdinde, cezasızlık, kadına yönelik şiddetin en sıkı ve uluslararası hesap verilebilirliği olan mekanizmalar ile korunmadığına dair bir perspektif oluşturdu. İstanbul Sözleşmesi, kadınların haklarının korunup korunmadığı ile ilgili bir sınır haline geldi. İstanbul Sözleşmesi’ne karşı olduğunuz ölçüde kadınların haklarına saygınız vardır anlayışı oluştu.

Bu anlayışı ortadan kaldırmanın, kadınların yeniden hukuk düzeninde eşit bireyler olarak kabul edilmesinin tek göstergesi yeniden İstanbul Sözleşmesi’ne taraf olmaktır.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

twelve − twelve =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.