Bilimsel ve politik olarak bilgilendirme işi çok zorlu bir mücadele. Örneğin 1990’lardan beri Anne Fausto-Sterling ve Julia Serano gibi bilim insanları, cinsiyetin ikili (kadın-erkek) olmadığını; bir spektrum/tayf olduğunu kanıtlamaya devam ediyor. Ancak toplumsal yapı ve sistemler o kadar yerleşik ki bu bilimsel çalışmaların sonuçları hâlâ yeterince yaygınlaşmış değil.

Marsha Jonhson, Silvia Rivera

Biyolog, trans aktivist ve yazar Julia Serano, dibine kadar transfobik ve görece az sayıda olan TERF’lerin [trans exclusionary radical feminism/feminist (trans dışlayıcı radikal feminizm/feminist)] ve trans-karşıtı insanların, trans-karşıtı söylem ve politikaları direkt ya da dolaylı yoldan aktif biçimde desteklediklerini hatırlatıyor. Ve onları ikna etmek için emek ve enerji harcamamamızı tavsiye ediyor. Translardan bihaber insanların ve ana akım feministlerin ise transların deneyimlerini dinleyerek ve bilgilenerek değişebileceğini vurguluyor. Bu ikinci grubu bilimsel ve politik olarak bilgilendirme işinin, yalnızca translara yıkılmaması gerektiğini de söylüyor. Türkiye’de trans dışlayıcı feministlerin dolaşıma soktuğu transfobik ve trans karşıtı söylemlerle ilgili pek çok bilgilendirici yazı ve çeviri üretilmiş durumda, devamı da geliyor. Trans dışlayıcı feminizm tartışmaları ile ilgili Feride Eralp’in ve Sibel Yükler’in yazılarını okuyabilir, trans dışlayıcı feminizmin beşiği gibi görünen İngiltere’deki durumla ilgili Özge G.’nin yazısına ve Mermaids UK’nin J.K. Rowling’in TERF açıklamalarına cevaben yazdığı açık mektuba bakabilirsiniz.

Bu bilimsel ve politik olarak bilgilendirme işi çok zorlu bir mücadele. Örneğin; 1990’lardan beri Anne Fausto-Sterling[1] ve Julia Serano[2] gibi bilim insanları, cinsiyetin ikili (kadın-erkek) olmadığını; bir spektrum/tayf olduğunu kanıtlamaya devam ediyor. Ancak toplumsal yapı ve sistemler o kadar yerleşik ki bu bilimsel çalışmaların sonuçları hâlâ yeterince yaygınlaşmış değil. Geçen yılki 20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Haftası kapsamında düzenlenen “Transfeminizm Anlatısı” oturumunda Ecemen’in söylediği gibi bilim ve tıp her zamanki gibi geriden geliyor.[3] Çünkü eğer tek bir şeyin “doğası”ndan bahsedebilirsek, o şey bilimin kendisi: Bilimin gücü, gerçekliği algılayışımızın değişmesiyle yeni veriler toplayarak dönüşebilmesinden geliyor. Gerçeklik ve algılarımız son hız değişirken bilim insanları da onların bakış açıları da toplumsal hareketlerin etkisiyle değişiyor. Bu yüzden yakın bir geçmişe kadar bugün artık bilimsel olmadığını bildiğimiz “bilimsel” yöntemlerle; iktidar figürleriyle sorunu olan kadınlar histerik, eşcinseller, interseksler ve translar hasta olarak sınıflandırılabiliyordu. Fakat benim bu konuda söyleyecek daha fazla sözüm yok, zira ne trans deneyime sahibim ne cinsiyet spektrumu[4] uzmanlık alanlarım arasında ne de var olan tüm bilimsel çalışmaları okuma fırsatım oldu.

Amos Mac & Juliana Huxtable

Bu yazıda trans dışlayıcı feministlerin dolaşıma soktuğu ve translardan bihaber insanları etkileyebileceğini düşündüğüm politik bir iddiadan bahsedeceğim: Trans aktivizmin ve transfeminizmin patriyarka ve kapitalizmle, yani üst yapılarla ilgili konuş(a)mayan, postmodern teorilerle limitli, marjinal bir aktivizm alanı olduğu ve dolayısıyla tarih yazamayacağı iddiası. Bu iddiayı çürütecek pek çok tarihsel veri ve politik gerçek var. Birincil bir gerçekle başlayalım: Bu iddia, toplumun yoksullaştırılmış işçi ve emekçileri arasında biseksüel, eşcinsel, interseks, trans kişilerin bulunmadığını varsayıyor. İkincisi, bulunuyorlarsa bile zaten sınıf mücadelesi/anti-kapitalist mücadele ve feminist mücadele ile özgürleşeceklerini iddia ediyor. Julia Serano bu ikinci iddiayı, henüz Türkçeleştirilmemiş “Kimlik Siyasetine Yönelik Sol Eğilimli Eleştiriler” başlıklı yazısında detaylıca ele alıyor. Yakın zamanda çevrilmesini umduğum bu makalede vardığı noktayı anlamak için, Türkiye’de sadece sınıf merkezli sol siyasete ucundan dahil olmuş bir kadından ve/veya LGBTİ+’dan biraz sol hareket tarihi dinlemiş olmak yeterli. Serano’nun “liberal kimlik politikası” diye yaftalanan feminist ve LGBTİ+ hareketlerin sol siyasette yer edinmiş olduğu batı ülkeleri bağlamından yazdığını; bahsettiği “iltihabın” bizim ülkemizde zaten hiç azalmamış olduğunu hatırlatarak son paragrafı çeviriyorum:

Eğer ekonomik sınıf merkezci solcular kimlik politikası yürüten aktivistleri başarıyla sol hareketin dışına iterse ne olacağını söyleyebilirim. Önyargı bir iltihap gibi yayılır, başıboş bırakılır ve insanlar, özellikle kadınlara ve azınlıklara karşı önyargılarını ve ayrımcılıklarını giderek daha rahat bir şekilde ifade eder. Haliyle kadınlar ve azınlıklar bu tarz ortamlarda barınamamaya başlar ve 1960’larda radikal feministlerin sol örgütleri terk ettiği gibi ya da 1990’larda LGBTQ+’ların sosyalist/komünist gruplardan uzak durduğu gibi bu alanlardan çekilirler.

Bu durum bütün sol hareketin zararına olur. Dolayısıyla, ekonomik sınıf merkezci solcuları, kimlik politikası aktivizmine dair duruşlarını acilen yeniden değerlendirmeye davet ediyorum.[5]

Yoksullaştırılmış işçi ve emekçiler arasında biseksüel, eşcinsel, interseks, trans kişilerin bulunmadığı varsayımı, LGBTİ+’ların ve kadınların neden ve nasıl yalnızca sınıf mücadelesiyle ya da yalnızca feminist mücadeleyle özgürleşemeyeceğinin en canlı kanıtı. Feminist bir antropolog olarak yaşadığım karşılaşmalara ve deneyimlerime dayanarak söylüyorum ki bugün Türkiye’nin en ücra köşesine kadar her yerinde ve her gün, kendisine kadın cinsiyeti atanmışken bir erkek olarak, erkek cinsiyeti atanmışken bir kadın olarak uyanan; ikili cinsiyet kalıplarına uymayışını, translık deneyimini ve/veya hemcinslerine duyduğu arzuyu anlamlandırmaya çalışan, cinselliğini ve cinsiyet kimliğini her an tehlike içinde yaşayan ya da bastıran, en yakınlarıyla bile bunları paylaşamayan, yoksulluk ve toplumsal baskı yüzünden yaşadıkları küçük yerlerden uzaklaşamayan sayısız insan var.

Amos Mac & Juliana Huxtable, Rest, 2013

Aileleri de iş arkadaşları da bu LGBTİ+’ların kimliğinden ya da yöneliminden haberdar değil. Seks işçileri, bu emekçilerin yalnızca bir kısmını oluşturuyor. Orta/üst sınıf feministler ise bu insanlardan ya kişisel olarak tanıdıkları için ya da bu kişiler nadiren de olsa dışarıdan gelen araştırmacı ya da aktivistlerle cinselliklerini ve cinsiyet kimlikliklerini paylaştığı için haberdar olabiliyor. Haberdar olmayan ve göreceli ayrıcalıklarının farkında olmayanlar ise queer [kuir] teoriyi, beyaz ve lezbiyen bir akademisyenin (meraklısı Judith Butler ismini aratabilir) kendi kendine bulduğunu zannediyor. Sadece ekonomik sermaye ve sınıfı gören üst yapı analizlerinin ne kadar eksik, eril ve beyaz olduğu gerçeğini anlamamızda; toplumun en dibine sıkıştırılan yoksul, Siyah, Latin transların ve kuirlerin deneyim ve bilgisinin oynadığı devasa rolü bir türlü öğrenemiyorlar. “Sınıf”, “kapitalizm”, “patriyarka”, “heteronormativite” kelimelerini belki bir kere bile ağızlarına almadan materyalizmi batılı solculara sil baştan öğretenlerin bu insanlar olduğunun farkında bile değiller. Öğrenmek işlerine gelmiyor. İkincisi, çok değil, bundan 50 ila 70 yıl öncesine kadar kadınlar üniversitelere, hastanelere, politik alanlara öğrenci, akademisyen, doktor, hemşire, yoldaş, milletvekili olarak girmeye başladıklarında, onlarla aynı alanda olduğu için rahatsızlık duyan sayısız erkek vardı. Hâlâ var. Lisede rimel sürdüğüm için fizik öğretmenim beni kenara çekip “Akıllı kızlar makyaj yapmaz” dedikten birkaç yıl sonra, 2009 – 2010 gibi üniversitedeyken, avukat Eren Keskin’in “solcu yoldaşları” tarafından makyaj konusunda uyarılışının ardından ikonik göz makyajını nişan gibi taşımaya başlayışını, ağzından dinlediğim günü hiç unutmam. Aynı zamanda tarihte sayısız kadın, “erkek” alanlara giren kadınların “kadın doğasına” aykırı hareket ettiğini söyledi ve hâlâ söylemeye devam ediyor. Bugün trans dışlayıcı feminizme ve transfobiye karşı çıkanların perspektifinin, gökten indiği sanılan yapıbozumcu postmodern teoriyle limitli ve “kadın” düşmanı/mizojinist olduğu söyleniyor. Bu, bazı erkeklerin ve kadın işbirlikçilerinin asırlardır öne sürdüğü “bu kadınlık/erkeklik değil, insanlık sorunudur” ile başlayan, tarihsel materyalizmden zerre nasibini almamış boş argümanları tekrar eden bir jesttir. Benzer şekilde, trans dışlayıcı feminizme karşı çıkan aktivist ve feministlerin, patriyarkaya ve sınıf mücadelesine değmeyen, marjinal bir kitle olduğu iddia ediliyor. Bu en cömert yorumla, feminizmin “halk”tan uzak, sol hareketi bölen ayrılıkçı ve liberal bir ideoloji olduğunu söyleyen solcu erkeklerin argümanını tekrar etmeye benziyor (bu erkekler, halkın her köşesini bilirmiş gibi hâlâ “halk” hakkında bol keseden atarlar). Kadınlar, erkeklerin hazır olmasını beklemeden istenmedikleri her alana girdi ve girmek, yaşamak ve bu alanları dönüştürmek için mücadeleye devam ediyor. Dolayısıyla, trans aktivizmi ve LGBTİ+ hareketini marjinalleştirmeye çalışanlar tarihten oldukça tanıdık.

Süregiden tartışmanın bir hegemonya mücadelesi olduğunu söyleyen trans dışlayıcı feministler haksız değil: “Transfeminizm herkes içindir” diyen trans aktivistler ve natrans[6] müttefikleri, feminizmi dönüştürmeye çalışıyor. Biz Türkiyeli transların çağrısına[7] kulak verip ayrıcalıklarımızın farkına varmak, eşitlenmek ve birlikte mücadele edebilmek için her gün mücadele edeceğiz. Eşitleneceğiz. Sizi de bekleriz.

[1] “Sexuality[Cins/ellik].” annefaustosterling.com, http://www.annefaustosterling.com/fields-of-inquiry/sexuality/.

[2] Serano, Julia. 2017. “Translar ve ‘Biyolojik Cinsiyet’ Mitleri.” KaosGL, 14 Ağustos 2017. Çeviren Özde Çakmak. https://www.kaosgl.org/haber/translar-ve-lsquobiyolojik-cinsiyetrsquo-mitleri.

[3] “Transfeminizm herkes içindir!” 2019. KaosGL, 23 Kasım. Haberi yapan Aslı Alpar. https://www.kaosgl.org/haber/transfeminizm-herkes-icindir.

[4] Konu hakkında bir arkeolog tarafından yeni yazılmış Türkçe bir yazı için: Yelözer, Sera. 2020. Umut Gazetesi, 24 Haziran. https://umutgazetesi17.org/arsivler/32644.

[5] Serano, Julia. 2018. “Leftist Critiques of Identity Politics[Kimlik Siyasetine Yönelik Sol Eğilimli Eleştiriler].” medium.com, 22 Şubat.

https://medium.com/@juliaserano/leftist-critiques-of-identity-politics-897cb57af277.

[6] Cis ve natrans, doğuştan atanmış cinsiyetiyle uyum gösteren kişiler için Türkiye’de yaygın şekilde kullanılan iki terimdir. Cis, Latince kökenli-İngilizce ve biyolojik temelli bir terimken, natrans Lubunca kaynaklıdır ve trans deneyimi merkeze alır.

[7] “18 Haziran Eşitlik Manifestosu.” 2020. pembehayat.org, 18 Haziran. http://www.pembehayat.org/uploads/editor/files/ESITLIK_M_TR_WEB%20(1)(1).pdf.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.