Sara Ahmed’in geçtiğimiz yıl bloğunda yayınladığı bu yazısı, okurken sanki bu yıl 8 Mart öncesi ve sonrasında Türkiye’de kendimizi içinde bulduğumuz tartışmaya atıfla yazılmış hissi veriyor. Tartışılan konunun bu derece bağlamdan bağımsız olarak tastamam aynı terimlerle başka başka yerlerde sürüyor olmasının da kendi başına bir anlamı var. Çok uzatmadan, sözü bu tartışmaların arka planını kademe kademe açan Sara Ahmed’e (Özde Çakmak’ın çevirisiyle) bırakalım. 

Surface/Depth Series, Miriam Schapiro

Sara Ahmed

İçerik uyarısı: Bu metin transfobi ve transmizojini tartışması içermektedir.

Toplumsal cinsiyet nasıl oldu da dönemin haritasına dönüştü? Neden bir sürü hareket kendini toplumsal cinsiyet karşıtı olarak sunar oldu? Judith Butler, yakın tarihli bir yazısında toplumsal cinsiyet karşıtı hareketi açıklama güçlüğünün kendisinin bize bu hareketin nasıl işlediğine dair bir şeyler anlattığını gösteriyor: “Toplumsal cinsiyet karşıtı hareket, çeşitli ekonomik ve toplumsal güçlerden kaynaklanan içine sızılma ve yıkım korkusunu en üst düzeye çıkarmak için politik spektrumdaki çeşitli retorik stratejileri seferber ediyor. Tutarlılık derdinde değil, çünkü gücü kısmen tutarsızlığından geliyor.” Butler’ın yazısı esas olarak otoriteryan rejimler tarafından başvurulan bir dizi retorik stratejinin kullanımını ele alıyor. “Toplumsal cinsiyet” teriminin nasıl “yabancı istilası” olarak görülmeye başladığını ve toplumsal cinsiyet çalışmaları, kuir teori ve eleştirel ırk teorisi gibi akademik araştırma alanlarının nasıl evlilik, aile, ulus, uygarlık, “hatta insanın kendisi” dahil sosyal kurumların çöküşüne delalet eden “yıkıcı güçler” olarak temsil edildiğini gösteriyor.

Birçok feminist akademisyen toplumsal cinsiyet karşıtı retoriğin dünya çapındaki seferberliğiyle ilgili yazılar yazıyor. Yani Butler sürmekte olan bu feminist tartışmaya katılıyor; ki bu tartışma elzem olduğu kadar acil de, çünkü burada kaybedebileceğimiz çok şey var.[1] Butler’ın ifadesiyle, “Bu hareketin asıl amacı, son yıllarda gerek LGBTQİ gerek feminist hareketlerin elde ettiği hukuki kazanımları tersine çevirmek.” Toplumsal cinsiyet karşıtı harekete dair analizinde “toplumsal cinsiyet eleştirisi yapan” (gender critical)[2] feminizm olarak bilinen hareketten pek bahsetmiyor Butler. Bununla birlikte yazısının sonuç bölümünde “ ‘gender critical’ feministlerin gerici güçlerle ittifak kurarak trans, non-binary ve kuirleri (genderqueer) hedef almalarının anlamsız olduğunu” ileri sürüyor. Daha sonra ise bir davette ya da bir çağrıda bulunuyor: “Şimdi hepimiz gerçek anlamda eleştirel olalım, zira şu an bu hareketin hedefinde olan hiç kimsenin birbirine sırt çevirmesinin sırası değil. Şimdi anti-faşist dayanışma zamanı.” Bu yazıda, Butler “gender critical“ feministlere faşist demiyor; onları trans, non-binary ve kuirleri hedef göstererek faşizmle ittifak kurmamaya çağırıyor.

Butler’ın çağrısı aynı zamanda belki bir provokasyon niteliği taşıyor. Kabul etmek gerekirse, Butler’ın yazısını okurken, “gender critical” feministler tarafından kullanılan tutarsızlıkla malul retorik stratejilerin birçoğunun, faşist ya da otoriteryan rejimler tarafından kullanılan ve aynı şekilde tutarsızlıkla malul olan retorik stratejilerle benzer (hatta bazı durumlarda aynı) olduğunu fark etmemek elde değil. “Gender critical“ feminist okurlar Butler’ın toplumsal cinsiyet karşıtı hareket tanımlamasında kendi argümanlarını seçebildiler mi? Eğer “gender critical” feministler çizilen tablonun içerisinde kendilerini görebildiyse, Butler’ın çağrısı bir ayna işlevi görmüş olabilir. Belki asıl amaç “gender critical” feministlerin aynada görecekleri bu akisten hoşlanmamalarıydı. Hoşlanmamaları umut verici olurdu. Fakat beklendiği gibi, bunun yerine anında Butler’ın yazısının üstünü çizmeye çalışanlar devreye girdi. “Gender critical” bir feminist şöyle bir tweet attı: “Keşke biri Judith Butler’ı karşısına alıp ona toplumsal cinsiyetin ne olduğunu sabırla açıklasa da hepimiz rahatlasak.” Başka bir “gender critical” müttefiki ise şöyle tweetledi: “Yazdıklarına bakılırsa Butler bu meseleleri araştırmaya yeni başlamış ve kaynak olarak genellikle Twitter ile Tumblr’ı kullanıyor.” Gördükleriniz hoşunuza gitmediğinde gördüğünüz şeyle yüzleşmemenin, aynadaki yansımanızdan bir kendiniz üzerine düşünme ihtiyacı çıkarsamaktan kaçınmanın yolu, o aynayı kırmaktır.

Bu tweetleri okuyup da gülmemek mümkün değil. Butler yıllarca gerek akademi içerisinde gerek akademi dışındaki pek çoğumuza, toplumsal cinsiyetlendirilmiş sosyal hayatlarımızın karmaşıklığını anlamlandırabilmek için yaşamsal olan eleştirel araçları hediye etti. Belki de gülmemiz gerek. Ama bu kahkaha aynı zamanda bir inilti, çünkü “gender critical” feministlerin sesleri ana akım medya tarafından o kadar çok yükseltildi ki feminizmle yeni tanışan birinin ne olup bittiğini anlamasını güçleştirecek birçok çarpıtma yapıldı. “Gender critical” feministlerin çoğu İngiltere’de kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmalarının gelişmesi ve birleştirilmesinde yer alan bizler de dahil olmak üzere “akademik feministleri” yerden yere vuruyor. Bir “gender critical” feminist, Women’s Place (Kadının Yeri) konferansında akademideki feministlerin çoğu ne akademisyen ne de feminist diye dalga geçmişti. Çıkardıkları uğultuya bakılırsa seyirciler de aynı fikirdeydi. Trans çalışmaları alanındaki cinsiyet ve toplumsal cinsiyete dair kuramsallaştırmaların toplumsal cinsiyet çalışmalarının üzerine eklenmek yerine ondan yola çıkarak yapılabilmesi için daha fazla çalışma yapılması gerekirken, toplumsal cinsiyet çalışmaları programlarının kuir çalışmalar ve trans çalışmaları alanındaki çalışmalarla şekillenme eğilimi gösterdiği göz önüne alındığında bu tavır şaşırtıcı değil. Akademi içerisinde cinsiyet ve toplumsal cinsiyet üzerine en eleştirel çalışmalar birçok “gender critical” feministin karşı çıktığı toplumsal cinsiyet çalışmaları, kuir çalışmalar ve transgender çalışmaları alanlarında gerçekleştiği için bu yazı boyunca “gender critical” ifadesini tırnak içinde kullanıyorum.

Kariyerimin büyük bir bölümünü akademisyen feminist (ya da daha doğru bir ifadeyle, feminist akademisyen) olarak geçirdiğim için minnettarım, bununla yalnızca kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmaları bölümünde öğretim görevlisi olduğum yılları ya da feminist meslektaşlarımla birlikte yeni eşitlik politikaları geliştirmeye ve üniversitelerdeki taciz ve zorbalık gibi eski sorunlarla yüzleşmek için yeni yollar bulmaya ayırdığım zamanı kastetmiyorum. 1988 yılında kadın yazını alanında ilk feminist dersimi aldığımdan beri feminist literatürü sistematik olarak okuyagelmiş olduğumdan bahsediyorum. Hayatınızı feminizme adadığınızda pek çok kaynak edinirsiniz. Bizi anti-faşist dayanışmaya çağıran Butler, bu kaynaklardan yararlanıyor. Butler’ın izinden gidince, davetin bununla da kalmadığını görüyoruz. Butler feministleri trans, non-binary ve kuirleri hedef göstermemeye çağırıyor çünkü bu, “bu hareketin hedefindekilerin” gerçekte “birbirine sırt çevirmesi” anlamına gelecek. Birbirimize sırt çevirmek kendi aleyhimize olur. Butler bizi, içinde bulunduğumuz çağın gerektirdiği aciliyetle “toplumsal cinsiyet karşıtı” hareketin anti-feminist bir hareket olduğunu görmeye çağırıyor.

Ben bu yazıda daha mütevazı bir görev üstleniyorum. “Gender critical” feminizmin nasıl ve neden toplumsal cinsiyet konusunda muhafazakar (gender conservative)[3] bir harekete dönüştüğünü ya da bu şekilde anlamlandırılabileceğini göstermek istiyorum. Feminizm bize anti-feminizme meydan okumak için gereken kaynakları veriyorsa, “gender critical” feminizme meydan okumak ve o aynayı tutup ona yansımasını göstermek için gereken kaynakları da veriyor demektir. Sağduyuyu konu alan yeni projemde, gender conservative feminizmlerin “gerçeklik”i “woke[4] karşıtı bir savaş” olarak yeniden bir silah haline getiren (“yeni” denemeyecek denli bildik) muhafazakar sağduyunun, yani ırksal ve toplumsal cinsiyetlendirilmiş hiyerarşileri sorgulayanları şeytanlaştırmak suretiyle bu hiyerarşileri yeniden tesis etme çabasının bir parçası olduğunu göstermeyi umuyorum.[5] “Gender critical” feministler tarafından gerçekleştirilen tacizlerin çoğunun, sanki yapılan şey altı üstü bir tartışma açmakmış gibi davranılarak nasıl görünmez kılındığını da göstereceğim.

“Gender critical” dünyaya bu ortama alışık olmayan bir feminist olarak girmek aşırı kafa karıştırıcı. Sosyal medya dünyasını ele alalım. Bu yazıda, tweetlerden yapacağım alıntıları italikle göstereceğim (sonrasında akademik makaleler ve genel okura hitap eden kitaplardan da alıntı yapacağım).[6] Twitter dünyasına girdiğinizde morlu ve yeşilli (süfrajet renkleri) kullanıcı adlarıyla karşılaşacaksınız. Bu kullanıcıların gönderilerinde şöyle laflar göreceksiniz: toplumsal cinsiyet değil cinsiyet (sex not gender) ya da cinsiyet gerçektir. Şu şekilde ifadeler de görebilirsiniz: Yanındayım (görünüşe bakılırsa) Cinsiyet gerçektir dediği için hedef gösterilen falanca kişinin adı. Yetişkin dişi insan (adult human female) ya da doğuştan kadın ve hatta biyolojik kadın gibi sözcüklerle karşılaşacaksınız. Yine patriyarkal mantığın merkezinde olduğunu bildiğiniz iddialarla karşılaşacaksınız; örneğin, kadınlar biyolojileri yüzünden eziliyor.

Buna ne anlam vermeli?

Buna anlam vermek zor.

Feministlerin cinsiyetin ve toplumsal cinsiyetin toplumsal kategoriler olarak nasıl anlaşılması gerektiği hakkında aynı fikirde olmadıklarını biliyoruz; bu kategorileri devralıyoruz, onları biz icat etmedik. Feminizmin çabasının kısmen bu mirasa itiraz etmek olduğunu biliyoruz. “Cinsiyet-toplumsal cinsiyet ayrımı” bile feministler tarafından icat edilmedi; bu ayrım feminizme John Money gibi seksologların çalışmalarıyla girdi.[7] Feminist literatürü takip ediyorsanız, çok sayıda feministin bu ayrımı tam da “cinsiyet”i tarihin dışına yerleştirdiği için sorunsallaştırdığını bilirsiniz. Örneğin, Ann Oakley’yi ele alalım. Oakley Cinsiyet, Toplumsal Cinsiyet ve Toplum (Sex, Gender and Society) adlı klasik kitabında Robert Stoller’ın çalışmasından yararlanarak cinsiyet-toplumsal cinsiyet ayrımını, cinsiyeti biyolojik farklılıklara, genitalyanın görünür farkına, üreme işlevindeki farka atfederek, toplumsal cinsiyeti ise “bir kültür meselesi”ne ve insanların “eril” ve “dişil” şeklinde toplumsal sınıflandırılmasına atıfta bulunarak kullanır (16). Fakat Oakley daha sonraki çalışmalarında, bu ayrımı sert bir şekilde eleştirir. “Toplumsal Cinsiyetin Kısa Tarihi”nde şöyle yazar: “Cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki fark toplumun doğal bedeni nasıl inşa ettiğini sorgulamaz,” ve “Her ikisine dair konuşmalarımızın sosyal varlıklar olarak varolmamız aracılığıyla gerçekleştiği düşünülürse, cinsiyet toplumsal cinsiyetten daha doğal değildir” (30). Ya da “toplumsal cinsiyetin cinsiyetten önce geldiğini” ileri süren tarihsel materyalist Christine Delphy’nin çalışmasını düşünebiliriz. Delphy şöyle yazar: “Toplumsal cinsiyeti cinsiyet üzerinden görmeye devam ediyoruz: doğal bir ikilik tarafından belirlenen toplumsal bir ikilik olarak” (1993, 3).[8] Feminist eleştirinin cinsiyet/toplumsal cinsiyet ayrımı hakkında ne düşünürsek düşünelim, çoğu feminist yaşamlarımızı düzenlemek için kullandığımız kategorilerin, bedenlerimizden ve kendimizden bahsetme biçimlerimizin tarafsız olmadığını bilir; kendimizi tanımlamak için kullandığımız ifadeler sorguladığımız dünyaları da içerdiği için, bu tür tanımlamalar koşullu olmanın yanı sıra politiktir.

Öyleyse bu terimler neden sanki düz tanımlamalarmış gibi kullanılıyor, hatta sanki tam da düz tanımlamalar gibi kullanılıyor olmalarının feminizmle bir alakası varmış gibi davranılıyor? “Gender critical” feminist alanı “cinsiyet gerçektir”, “toplumsal cinsiyet değil, cinsiyet” gibi ifadeler doldurduysa bu ifadelerin ne işe yaradığını sormamız gerekir. Bunlara slogan diyelim; yani bir kişiyi, grubu, fikri ya da bakış açısını temsil etmek için defalarca ve rahatlıkla kullanılan sözcükler ya da ifadeler. Bu ifadeler, görünüşe göre esas ivmesini sanal uzamda kazanan siyasi bir harekete bağlılık sinyali vermenin bir yolu. Eski birtakım ifadeleri kullanmanın nispeten yeni yolları. Nispeten yeni olmalarına rağmen, bu ifadelerle karşılaşmak, elinize tarihin bir enstantanesinin tutuşturulması gibi. Bu ifadelere anlam vermeye çalışırken bizatihi ifadelerin kendisinden yola çıkmak, bir sohbete orta yerinde dahil olup o anda verilen bir tepkiyi işitmeye, ama bu tepkiye neyin yol açtığını bilmemeye benziyor. Ne var ki, bu ifadeleri sanki asıl mesele onları söyleyip söyleyememekmiş gibi kullanan çok kişi var. Böylece bu ifadeler hikayelere dönüştürülüyor. Kadınları cinsiyetin gerçek olduğunu söyledikleri için işten çıkarmak mı? Ama toplumsal cinsiyet rollerini kendi cinsiyetimizi savunarak sorgulamayı tam da feminizmin temel meselesi olarak gören benim gibi kadınlara bunu (ve bununla birlikte cis-gender kavramını) dayatamazsınız. Bunu duyduğunuzda şaşkınlıkla karışık bir öfkeye kapılabilirsiniz: Cinsiyetin gerçek olduğunu bile söyleyemiyoruz! Bu ifade bu şekilde kullanıldığında, tam da yapsın diye tasarlandığı şeyi yapıyor: öfke uyandırmak. Ve öfke, bir hikayeyi ileri taşıyan, hikayeye ivme kazandıran şey. İnsanların cinsiyet gerçektir dedikleri için işlerinden olduğu iddiası yanlış (bahsedilen spesifik örneklerden istediğinize bakın; insanların işlerini kaybetmesinin nedeni bu cümle değil, nitekim bu cümle her zaman koparılamayacağı bir bağlam içerisinde sarfediliyor), ama bu iddia dolaşıma girerek içerik kazanıyor, devamlı tekrar edildiği için gerçek izlenimi uyandırıyor. Cinsiyet gerçektir yakın geçmişte slogan haline geldi (tıpkı cinsiyete dayalı haklar ifadesinin yakın geçmişte slogana dönüşmüş olduğu gibi—internette yaptığım hızlı bir sorgulama, bunun feministler tarafından 2018’de düzenli olarak kullanılmaya başladığını gösteriyor). Cinsiyet gerçektir, bir iddialar deryası içinde bir iddia. Cinsiyet gerçektir. Cinsiyet maddidir. Cinsiyet sabittir. Cinsiyet biyolojidir. Cinsiyet nesneldir. Cinsiyet bilimdir. Cinsiyetin ne olduğuna dair bu iddialar, toplumsal cinsiyetin ne olmadığına yönelik karşı-imalar taşıyor. Toplumsal cinsiyet gerçek değildir. Toplumsal cinsiyet maddi değildir. Toplumsal cinsiyet özneldir. Toplumsal cinsiyet sterotiplerdir. Toplumsal cinsiyet ideolojidir.

İfadeler hakkında, ne amaçla kullanıldıklarından yola çıkarak bir fikir edinebiliriz: Bir hikayenin belli ifadelerle anlatılmasının bir sebebi vardır. Toplumsal cinsiyet değil cinsiyet, toplumsal cinsiyetle ilişkilendirilenlerin kim olduğu üzerinden feminist mantra haline geliyor. Judith Butler bize toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin argümanlarının tutarsızlığının bir amaca hizmet ettiğini öğretti. Bir şeye karşı üretilen argümanlar ne kadar tutarsız olursa, karşı oldukları şey de o kadar muğlaklaşır. Hedef ne kadar muğlak olursa, hedefte olanlar da o kadar çoğalır: Toplumsal cinsiyet kimliği, toplumsal cinsiyet fikri, toplumsal cinsiyet dersi vermek, toplumsal cinsiyet çalışmaları, translar iç içe girmekle kalmaz; bu şekilde daha da tehditkar hale gelirler. Bir başka deyişle, toplumsal cinsiyet ifadesi yapışkan bir şeye dönüşür; bu ifade dolaşımda oldukça daha çok kişinin üzerine yapışır.[9] Toplumsal cinsiyet translarla ilişkilendirilir ve toplumsal cinsiyete gayri maddi muamelesi yapılırsa, translar ve trans kimlikler önemsiz ve gayri maddi hale gelir. Sadece kullanıcı adınızın üzerine Cinsiyet Gerçektir yazarak, netleştirilmemiş bir dizi politik konuma mensubiyet ya da bağlılığınızı gösterebilirsiniz: Trans olmak bilim değil, ideolojidir; olgu değil, histir; maddi değil, gayri maddidir; nesnel değil, özneldir. Bu ifadeler tek başına bile transları gayri meşrulaştırma ya da “yok sayma” görevi görebilir. Bu açık ya da üstü kapalı biçimde de yapılabilir. Bir “gender critical” feminist ağ, kuruluşu esnasında “cinsiyetli bedenlerin önemi” konusunda kaygılı olduklarını ve “toplumsal cinsiyetin kısıtlayıcı rol kalıplarını” eleştirdikleri söylemişti. Burada mevzunun ne olduğunu, ancak cinsiyet ve toplumsal cinsiyetin rutin olarak ne yapmak için kullanıldığını, kimlerle ilişkilendirildiğini ya da ilişkilendirilmediğini öğrendiğimizde idrak ediyoruz. Fakat bunlar, herkes için bariz olmayabilir. Yapmamız gerekenlerden biri de, bunları açığa çıkarmaya çalışmak.

“Cinsiyet” ve “toplumsal cinsiyet” ifadeleri yalnızca transları yok saymak ve gayri meşrulaştırmak için kullanılmakla kalmıyor, trans-kapsayıcılığın kendisi sanki feminist-dışlayıcılıkmış gibi sunulabiliyor; sanki translar bizim ifadelerimizin yerine kendi ifadelerini geçiriyormuş gibi. “Kendimiz hakkında ‘cinsiyet’ yerine ‘toplumsal cinsiyet’ terimleriyle düşünmeye başlarsak, cinsiyete dayalı baskıdan bahsetmek zorlaşır.” Yani burada ima edilen hikayeye göre transları kapsayacak olursak cinsiyet ikame edilecek, hatta kadınlar ikame edilecek ve bize kendi tarihimiz hakkında konuşma olanağı veren ifadeleri kaybedeceğiz. Bir ifade, çağrışımlarla dolu bir tarihi çağırabilir. “Cinsiyet gerçek değilse, eşcinsel çekim yoktur. Cinsiyet gerçek değilse, kadınların dünya çapında yaşadığı gerçeklik silinir.” Öncelikle, bu cümle birilerinin cinsiyet gerçek değil dediğini ima ediyor. Bugüne kadar cinsiyetin gerçek olmadığını söyleyen kimseyle karşılaşmadım, aksine pek çok feministin, Marilyn Frye’in son derece önemli kitabının adını alıntılarsak “gerçeklik siyaseti”nden ve gerçek olanın (en azından insanların nasıl örgütlendiği ve kendilerini nasıl anladıkları hususunda) karmaşık ve dolayımlı olduğunun farkında olduğunu biliyorum. Bu konuya döneceğiz. Ama ilk önce cinsiyet gerçek değilse dünya genelinde kadınlardan bahsedemeyiz iddiasını ele alalım.

“Kadınların dünya genelinde” “yaşadığı gerçeklik”ten söz edebileceğimiz fikrine karşı çıkan çok sayıda feminist var. Burada bu itirazların yeni olmadığını vurgulamak istiyorum. Feminist tarihi bilen herkes “kadın” kategorisine dahi feministler tarafından daima itiraz edildiğini bilir; kadın kategorisi bizi bir araya getiren şey olmaz pek. Kadın kategorisinin bu denli tartışmalı olması cinsiyet kategorisinin beraberinde getirdikleriyle ilgilidir (bununla sınırlı olmasa da).

Kadın olduğunu ısrarla söylemek zorunda kalanlar oldu. Buna Siyah bir kadın ve eski köle olan Sojourner Truth’un 1851 yılında Akron, Ohio’daki Women’s Convention’da yaptığı konuşmada “Ben kadın değil miyim?” demesini örnek verebiliriz. Angela Davis’in belirttiği gibi, Truth konuşmasında süfrajetler aleyhine yapılan “zayıf cins” argümanlarına karşı çıkmak için kendi bedeninin, çalışan bedeninin kuvvetine işaret ediyordu (1981, 61, ayrıca bkz hooks 1987).

Bazılarıysa kadın olmadığını ısrarla söylemek zorunda kaldı. Buna 1978 yılında New York’taki Modern Language Association konferansında lezbiyen bir feminist olarak yaptığı konuşmada “Lezbiyenler kadın değildir,” diyen Monique Wittig’i örnek verebiliriz. Bu cüretkar iddia, Wittig’in bizatihi “kadın” kategorisinin tarihsel olarak heteroseksüel bir buyruk olarak nasıl işlediğini, “kadınlar”ın nasıl ancak erkeklerle olan ilişkileri çerçevesinde varolduklarını ya da varolmak zorunda kaldıklarını gösterebilmesi için gerekliydi.[10]

Tek başına bir ifade olarak “cinsiyet”in hepimizi bir araya getirmiyor oluşu, kendimizi nasıl tanımlarsak tanımlayalım, ortak noktalarımızı bulmak için birbirimizle konuşmaya başlamamızın nedeni bile olabilir. Feminizm içerisinde cinsiyet ve toplumsal cinsiyet gibi kategorilerin statüsü hakkında çok farklı bakış açıları olsa da, biyolojik cinsiyet fikri sürekli eleştirildi. Örneğin, Siyah feministler “kadın” kategorisinin yanı sıra cinsiyetin ve toplumsal cinsiyetin doğallığına da karşı çıktı. Che Gossett’in etkili biçimde özetlediği gibi, “biyolojik özcülüğü ‘siyaset inşa etmek için tehlikeli ve gerici bir dayanak’ şeklinde eleştiren Combahee River Collective’den (1974 yılından bu yana toplanan Siyah feminist kolektif) Siyah feminizmin trans jeneolojisine –çünkü Siyah feminizm her zaman zaten transtır- kadar pek çok yazar ikili toplumsal cinsiyet kategorilerini ve ikili, tıbben atanmış cinsiyet kategorilerini sorunsallaştırdı ve altüst etti.” Radikal feminizm gibi cinsiyet kategorisinden rahatsız olmadığı farzedilen feminist gelenekler bile aslında bu durumdan rahatsızdı. Örneğin, Andrea Dworkin’in Kadın Nefreti (Woman Hating) adlı kitabı, kendi ifadesiyle “iki ayrı biyolojik cinsiyet”e dayalı “geleneksel cinsel fark biyolojisi”ne radikal feminist bir itiraz sunar (1972: 181, 186).

Cinsiyetten ziyade toplumsal cinsiyeti eleştirmenin gender conservatism’e nasıl yol açtığını açıklamama yardımcı olacağı için cinsiyet kategorisini sorgulayan bu eleştirel feminist tarihe tekrar döneceğim. Bu feminist tarihi anıştırmak, cinsiyetin silinmesinin hikayesi olarak anlatılan hikayeye set çeker. Aslına bakılırsa, hikayeyi cinsiyetin silinmesinin hikayesi olarak anlatabilmek için bu eleştirel feminist tarihin silinmesi gerek.

Cinsiyetin silindiği iddiası sonsuzca tekrarlanıp bitmez tükenmez sebeplere atfedilmekle (kuir teori, trans ideoloji, translar, gender kuirler, non binaryler, mavi saçlılar, kendilerini bulunmaz hint kumaşı sanan öğrenciler; evet, hedef çoğaldıkça, tehdit büyür) kalmıyor, genellikle daha güçlü bir başka iddianın, bir yasaklama iddiasının da dayanağı olarak kullanılıyor. Hikaye şöyle devam ediyor: cinsiyetin gerçek olduğunu söylemek zorundayız çünkü toplumsal cinsiyet (bu kurgu, bu his, bu ideoloji) bize dayatılıyor, yani cinsiyet hakkında ya da kadınlar hakkında konuşmamıza izin verilmiyor (buradaki kaydırmanın önemini tekrar vurgulamak gerek: anlatılan hikaye, cinsiyet maddi değilse veya biyolojik cinsiyet sabit değilse kadınların yok olacağı). Yasaklama iddiası, bir kişinin başka bir kişi tarafından yasaklandığı iddiasını içerir: Hikayeye göre, bunun nedeni falanca grubun istediklerimizi ya da anlatmamız gerekenleri anlatmamıza izin vermeme yönünde bir gündemi olmasıdır. Tarihsel olarak, feministler çoğu zaman başkalarına kısıtlamalar dayatma konumunda oldu çünkü bir gündemleri olageldi, hatta belki gündemleri tam da buydu (Kadınlara tatlım diyemeyiz! Bayan demeyi bırakmamız gerek! “Erkek”i herkesi tanımlamak için kullanamayız!). Kendilerine başkalarına karşı daha idare edici olmayı salık veren normlara ve geleneklere karşı çıkmaya çalışan herkes, o başkaları tarafından, onların özgürlüğünü kısıtlamakla suçlanacağını bilir. Norm, birilerini kısıtlarken muktedir kıldığı kişilere özgürlük hissi verir. Bir norma karşı çıkmak bu yüzden hemen hemen her zaman başkalarının özgürlüğünü kısıtlamak olarak görülür.

Sık sık feministlere karşı kullanılan taktikleri şimdi “gender critical” feministlerin translara karşı kullanıyor olması yalnızca acı bir ironi değil. Bize “gender critical” feministlerin bu taktikleri kullanmaya hevesli olduğunu da gösteriyor. Cinsiyet neden bir taktiğe, bir pozisyon olmanın ötesine geçip bir projeye dönüştü? Cinsiyet doğal, maddiymiş gibi, toplumsal cinsiyet ise değilmiş gibi kullanıldığında bazı kişiler “değil”lenir: doğal değil, maddi değil, gerçek bile değil, gerçekdışı. Tehlike bu “değil”in içerisine yerleştirilebilir. Cinsiyet taktik olarak kullanıldığında, projeye dönüştürüldüğünde, translara yalnızca doğaya aykırı, maddi olmayan değil, güçlü ve tehlikeli olan muamelesi de yapılır.

Kendi çalışmalarımda, yabancıların tehlikeli olduğuna ilişkin hissiyata (“yabancı tehlikesi”), bazı (yabancı) bedenlerin nasıl “buraya ait olmayan cisim” haline getirildiğine ve tehlikenin (ve şiddetin) buraya ait olmadığı farzedilen kişilere atfedildiğine odaklandım. Yabancı tehlikesi, tehlikenin nasıl dışarlıklı olana atfedildiğiyle ilgilidir.[11] Ben, ağırlıklı olarak ırkçılığa odaklandım. Yabancı tehlikesi, şiddeti bir gruba içkin ya da bizatihi o grubun ifadesi kılmak suretiyle işler (yani Müslüman bir çevreden gelen biri şiddet uygularsa, bu şiddet İslam’ın ifadesi olarak görülür). Yabancı tehlikesi atasözündeki işleyen demir gibidir, devamlı işlediği için pas tutmaz.[12] Transfobik tacizlerin çoğu yabancı tehlikesi mantığıyla işler: Translar hem “buraya ait olmayan” bedenler hem de “yerli”lere yani buraya ait olanlara yönelik bir tehdit olarak yabancı statüsünde konumlandırılır. “Toplumsal cinsiyet aşırılıkçılığı” gibi, belki ırksallaştırıcı söylemlerden ödünç alınmış, muğlak bir tehdit havası yaratmak için kullanılan ifadeleri düşünün (aşırılıkçı lafı, bazı bedenlerin üzerine başkalarına nazaran daha kolay yapışır). O veya bu eylemin arkasında güçlü bir fail olduğunu ima eden “trans lobisi”, hatta “trans Taliban” gibi ifadelerin yaygın kullanımına dikkat edin. Transfobi bir kişinin translara yönelik olarak düşmanlık ya da korku hissetmesi demek değildir. Böyle hisleri olabilir de olmayabilir de, mevzu bu değil. Transfobi, transların tehlikeli, korkulması gereken kişiler olarak inşa edildikleri süreci tanımlar. Yabancı tehlikesi, tehlikeyi dışarlıklılara atfettiği (ve genellikle de dışlanması gerektiğini buyurduğu kişilerin gücünü abarttığı) gibi, bir de tehlike altında olan figür yaratır—bu figür çoğunlukla bir çocuk olur. Çağdaş transfobi de, transların çocukları tehlikeye attığını iddia ya da ima eder (Mesela şu manşet: Transfobik misiniz? Ben de değilim, biz sadece çocuklarımız için endişeleniyoruz).

Yabancı tehlikesi, içerisi ile dışarısı arasına, içeride olanların korunması için gerekli görülen bir çizgi, bir sınır çizer. Böylelikle zaman zaman kimileri hakkında, başkalarına dayatmada bulundukları yargısına varılır—dayatıldığı iddia edilen, kimi zaman bu kişilerin salt varoluşudur. Bir kategorinin de kapalı olduğu farzedilebilir; örneğin, “kadın” kategorisinin üstüne bir kapı örtülebilir. Doğal ya da gerekli oldukları gerekçesiyle ne kadar haklı gösterilirse gösterilsin, kapatmaların yine de eylemlere bağlı olduğunu eklemek gerek—eski ifadeler kapsamak istemediğiniz kişileri kapsayacak şekilde kullanılıyorsa yeni ifadeler yaratmak gibi (böylece “kadın”, yetişkin dişi insan olur). Bir tartışmanın belli ifadelerle açılması, kapının bazılarının yüzüne baştan kapanması anlamına gelebilir. Elbette, bu şartlar altında bir tartışmaya girmemeliyiz.

Toplumsal cinsiyet de bir yabancıya dönüştürülebilir (evet, bir düşünce kategorisine yabancı muamelesi yapılabilir), doğa ya da biyolojik gerçeklik üzerinde (kadınlar doğuştan kadın olur) bir dayatma olarak dile getirilebilir. Toplumsal cinsiyetin yabancıya dönüşmesi kısmen cinsiyete (genellikle biyolojik cinsiyete) sanki bu kategorilerin kendisi insan ürünü değilmiş, sanki onları yaratmakta ve şekillendirmekte parmağımız yokmuş gibi doğal, doğuştan, hatta “yerli” muamelesi yapılmasından kaynaklanır.[13] Toplumsal cinsiyet kategorisi bir yabancıya dönüştüğünde, varolmaları için bir kategoriye muhtaç olduğu farzedilen kişiler de yabancı haline gelir. Kategori komploya dönüştürülür. Bunun tipik bir örneği, LGB Alliance grubunun, Stonewall’un “toplumsal cinsiyet” terimini kullanmasını cinsiyeti ve onunla birlikte eşcinsel çekimi silmeyi amaçlayan bir komplonun kanıtı olarak göstermesidir. Yani bu çerçevede, insanların “kendileriyle aynı toplumsal cinsiyete sahip kişiler”e çekim duyduklarından söz etmesi, lezbiyenleri trans kadınlarla (gerçekte “biyolojik erkekler”) sevişmeye zorlayan bir komplo olarak okunabilir. Eşitlik ve sosyal adaletle ilgilenen kişilerin bu tür bakış açılarını bağnazlık dışında bir şeye kanıt olarak sunabileceğini tahayyül etmek zor. Ama yapabilirler ve yapıyorlar, hatta bunlara dayanarak gazetelerde yazılar bile yayınlıyorlar.

Cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın nispeten yakın zamanda yapıldığını unutmayalım. Bu bazen kolaylık olsun diye çizdiğimiz bir çizgi. Bazı feministlerin kullandığı, diğer feministlerin de itiraz ettiği bir çizgi (bu feministlerin bir kısmı aynı feministler). İngiltere hukukunda cinsiyet ve toplumsal cinsiyet birbirinin yerine kullanılabiliyor. 2010 Eşitlik Yasası’nın terimleriyle söylemek gerekirse, korunan nitelik kabul edilen cinsiyet uyumlama niteliğine sahip olan kişi, cinsiyet değiştirmiş demektir. Sözcüklerin peşinden gitmek, onlardan ders çıkarmaktır. Toplumsal cinsiyet, günlük konuşma dilinde genellikle cinsiyet yerine kullanılır.[14] 2001’de ilk kez lezbiyen olarak açıldığımda yakın akrabalarımdan birinin “aynı toplumsal cinsiyet” ifadesini kullandığını hatırlıyorum: “Demek aynı toplumsal cinsiyetten birine aşık oldun,” demişti. Fırsat eşitliği formlarında da toplumsal cinsiyetin zaman zaman “erkekler”den ve “kadınlar”dan bahsetmek için cinsiyet yerine kullanıldığını fark etmemek zor. Ben insanların bedenleri ve arzuları çağrıştıran “cinsiyet” (sex) yerine, benzer çağrışımlar yapmayan “toplumsal cinsiyet” (gender) kelimesini, cinsellikten bahsetmemenin kibar bir yolu olarak kullandıklarını düşünüyorum. Çoğu kişi günlük yaşamda cinsiyeti ve toplumsal cinsiyeti muğlak biçimde kullanıyor. Bunu tam da cinsiyet ve toplumsal cinsiyet muğlak olduğu için yapabiliyorlar; bu yüzden bu terimleri netleştirmek, bir çizgi çekmek için yapılan her girişim bizi günlük kullanımdan uzaklaştırıyor. Toplumsal cinsiyet sözünün trans aktivistler tarafından dayatıldığı düşüncesi yalnızca düpedüz yanlış değil (sözcüğü mekanda ve zamanda geriye doğru takip ettiğinizde rahatlıkla açıklanabilen bir hata), aynı zamanda stratejik. Bize bu kısıtlamayı dayatan kişi olarak “trans aşırılıkçı” figürünün dolaşıma girmesini sağlıyor. Başka bir deyişle, toplumsal cinsiyetin bize trans lobisi tarafından dayatıldığı fikri, transların eşitlik mücadelesinin bir endüstri oluşumu olarak görülmesini sağladığı için tekrarlanıyor. Transların sahip olmadıkları bir gücü ellerinde tutuyor ve bu gücü ustalıkla kullanıyorlarmış gibi konumlandırılmasına neden oluyor.

“Trans aşırılıkçı” ya da “trans lobisi” gibi ifadelerin kullanımından daha net bir transfobi kanıtı yok.[15] Elbette, bu söylemsel mekanizmaları tanımlamak için transfobi gibi ifadeler kullandığınızda, daha önce bahsettiğimiz meseleye dönecek olursak, ifade özgürlüğünü kısıtlamaya çalışmakla eleştirilirsiniz. Burada vurgulamak istediğim başka bir husus var. “Aşırılıkçı” gibi sözcüklerin bazı kişilerin üzerine diğerlerine kıyasla daha kolay yapıştığını belirtmiştim. Şunu da hatırlatayım: Hedef muğlaklaştıkça, hedef alınanlar çoğalır. İfadeler bedenlere yapışmak yerine bedenden bedene kaymaya başlar. Trans aşırılıkçı, cinsiyet kimliği aşırılıkçısına dönüşür. Cinsiyet kimliği aşırılıkçıları trans eşitliği istemiyor; halk zaten herkes için eşitlikten yana. Ustalıklı bir manipülasyonla trans eşitliğini trans üstünlüğüne dönüştürdüler. [sic]. Kurumlar ele geçirildi, üstüne bir de propaganda makinası çattılar, artık gerçeklerden bahsetmek bile tehlikeli hale geldi. Sonra bir kayma daha olur, cinsiyet kimliği aşırılıkçısı toplumsal cinsiyet aşırılıkçısına evrilir. Toplumsal cinsiyet aşırılıkçısı çevrelerde baskı o kadar fazla ki cinsiyet belirten zamirler kullanmak bile art niyetli görülüyor ve nefret suçu sayılıyor. Kendi beyan ettikleri zamirle çağrılmak isteyenler bu aşırılıkçılığı körüklüyor. Böylece “toplumsal cinsiyet” ifadesi aşırılıkçı sözcüğünü kullanmaya gerek kalmaksızın aşırılık iması taşır hale gelir. Hatta, toplumsal cinsiyeti aşırılaştırmak toplumsal cinsiyetin gayri-maddileştirilmesine bağlanabilir ve transların varolmasını dahi engellemek için yapılan bir çağrının temelini oluşturabilir: Yakın tarihli bir LGN Alliance konferansında bir “gender critical” feminist, “toplumsal cinsiyet aşırılıkçısı” ifadesine karşı çıkarak bu ifadenin trans olmanın kendi içinde aşırılıkçı bir pozisyon olmadığını ima ettiğini söyledi. Bu “gender critical” feministe göre, transların varolduğunu söylemek aşırılık. Ona göre, translar yok. Evet, bunu söyledi. Bunu söylediğinde seyirciler tarafından alkışlandı. O alkıştaki şiddeti duymalıyız. “Gender critical” feminizm, ne kadar farklı veçheler sunar ve ne kadar tutarsız olursa olsun, bu tür nefret söylemlerini benimseyenlere bir araya gelebilecekleri bir alan sağlıyor.

Kullanılmalarının yasak olduğu en çok iddia edilen söz edimleri, genellikle en çok teşvik edilenlerdir; bu ırkçılık için olduğu kadar transfobi için de geçerli. Cinsiyet gerçektir ya da daha güçlü bir ifadeyle Cinsiyetin gerçek olduğunu söylememe izin verilmiyor ya da Cinsiyet gerçektir dediğim için hedef gösterildim dediğinizde kendinize bir dinleyici kitlesi buluyorsunuz; bunları tekrar tekrar söyledikçe dinleyici kitleniz genişliyor. Teşvik edilmekle ve bir kitleye sahip olmakla kalmıyorsunuz, ifade özgürlüğü ya da akademik özgürlük kisvesi altında bir koruma kalkanına da kavuşuyorsunuz. Bir başka deyişle, yasak olduğu iddia edilen şey aslında tam da cesaretlendirilen şey. Ve bu görüşler karşısında, bu görüşlerin ifade ediliş tarzı kadar bir şeyleri nasıl körükledikleri karşısında güvende olmadığını ya da zarar gördüğünü hissedenlerin kaygıları, her zamanki gibi önemsiz sayılarak dikkate alınmıyor.

Cinsiyet Gerçektir ya da Toplumsal Cinsiyet Değil, Cinsiyet gibi görünüşte basit olan ifadeler bu şekilde daha uzun bir tarihin, şiddet içeren bir tarihin, bazı kişilerin tehlikeli sayılma ve bazı kişilerin yokedilme tarihinin enstantane fotoğrafı gibi görülebilir.[16] Bu söylemsel rejime katılmak, bu sloganları kullanmak, kendini susturulan kişi olarak konumlandırmak translar, non-binary, kuir ve gender non-conforming (toplumsal cinsiyet kalıplarına uymayan) kişilerin kendi terimleriyle yaşayacakları bir hayatta kalmalarını zorlaştıran bir projeye dahil olmaktır. Trans, kuir ve feministlerin zorlayıcı cinsiyet/toplumsal cinsiyet rejimlerinden özgürleşme arzusuna ters düşen bir projeye dahil olmaktır. Evet, trans, kuir ve feminist özgürleşmesi diyorum çünkü hepimizin özgürleşmesi aynı yönü işaret ediyor.

Daha önce belirttiğim gibi feministler tarafından sorgulanan ifadelerin sanki gerçeklik bu ifadelerde somutlaşıyormuşçasına slogan düzeyine yükseltilmesi, ancak daha eleştirel bir feminist tarihin büyük bir bölümünü silerek mümkün oluyor. Bir başka deyişle, transları feminizmden çıkarma projesinin sonu, feminizmi de ortadan kaldırmak. Andrea Dworkin’in cinsel farkın biyolojisiyle ilgili radikal feminist eleştirisine geri dönelim. Dworkin şöyle yazar: “Hormon ve kromozom araştırmaları, insan üremesinin yeni yollarını (bilim insanlarının laboratuvarlarında yaratılan ya da büyük ölçüde desteklenen yaşam) geliştirme girişimleri, transseksüellerle yapılan çalışmalar ve çocuklarda cinsel kimlik oluşumu hakkındaki çalışmalar iki ayrı biyolojik cinsiyet olduğu fikrine meydan okuyan temel bilgiler sağlıyor. Bu bilgiler geleneksel cinsel fark biyolojisini radikal bir cinsiyet benzerliği biyolojisine dönüştürmekle tehdit ediyor. Bu tek bir cinsiyetten ziyade çok sayıda cinsiyet olduğu anlamına gelir. Bunun kanıtı basittir. ‘Eril’, ‘dişi’, ‘erkek’ ve ‘kadın’ sözcükleri yalnızca henüz başka sözcükler olmadığı için kullanılmaktadır.” (175-6). Dworkin “eril-dişi ayrılık” kültüründeki bir transseksüelin “olağanüstü tehlikeli bir durum” içerisinde olduğunu söylemiş ve transseksüellerin “kendi terimleriyle yaşayacakları bir hayatta kalma hakkı”na sahip oldukları için hormonlara ve ameliyatlara erişebilmeleri gerektiğini belirtmişti (176). Dworkin öngörülen bir gelecekte transseksüellerin yok olabileceğini düşündüyse, bu yalnızca onun ayrı cinsiyetlerin de yok olacağı görüşü bağlamında geçerliydi. Onun androjen çözümü hakkındaki düşüncemiz ne olursa olsun, Dworkin’den radikal feminizmin—temeli feminist olan bir feminizmin—radikal bir cinsiyet ve biyoloji modeline sahip olması gerektiğini öğreniyoruz.

Dworkin’in hayatta kalma, transların kendi terimleriyle yaşayacakları bir hayatta kalma hakkını vurgulamasını tekrar düşünüyorum. Audre Lorde’un sözlerini düşünüyorum (1978, 31): “Bazılarımızın hayatta kalması hiç istenilmedi.” Audre Lorde (1984, 112) “bu toplumun makbul kadın tanımının dışında yer alan bizlerin” hayatta kalmanın “akademik bir beceri olmadığını” bildiğimize işaret ediyordu. Belki de “bu toplumun makbul kadın tanımının dışında” yer alanlar, hayatta kalmak için mücadele etmesi gerekenler, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kuramları önemsenen, bu ifadeleri nasıl sorguladıklarına, makbul olandan nasıl şüphelendiklerine kulak verilen kişiler olsaydı bugün burada olmaz, şu anda yaptıklarımızı yapmak ve şu söylediklerimizi söylemek zorunda kalmazdık.

Zorlayıcı bir cinsiyet/toplumsal cinsiyet sistemi içerisinde hayatta kalmak bazı kişiler için—translar için olduğu kadar kuirler için de—gözü kara bir girişim olabilir. Politikalarımızın büyük bölümü, bizim için tasarlanmamış bir sistemin içerisinde hayatta kalabilmek için yapmamız gerekenlerden çıkıyor. Belki de sistemden sağ çıkabilmek için onu bozmamız, bir kez daha Audre Lorde’dan alıntı yapacak olursak, efendinin evini temelinden yıkmamız gerek. “Gender critical” feminizmin neden gender conservative (toplumsal cinsiyet konusunda muhafazakar) ve hatta toplumsal açıdan muhafazakar olduğunu, efendinin evini yıkmak yerine onun maşası haline gelişinden anlayabiliriz. Toplumsal cinsiyet iki ayrı biyolojik cinsiyet etkisi yaratıyorsa, cinsiyeti davanız haline getirmek yıkmaya çalıştığımız sistemi yeniden üretmektir. Bir başka deyişle, toplumsal cinsiyeti eleştirmek fakat “cinsiyeti” yerinde bırakmak ya da “cinsiyet”e insan-yapımı tarihin dışındaymış gibi davranmak sistemi muhafaza etmek, sistemin etkileriniyse kendi davanıza çevirmek olur. Mekanların farklı “cinsiyetler”e göre ayrılması gerektiğini iddia etmek, cinsiyet/toplumsal cinsiyet sistemini tekrarlamaktır. “Cinsiyet”i davanız için mobilize ettiğinizde “cinsiyet”, ayrımın sonucu değil, örgütleyicisi haline gelir. “Cinsiyet” bu örgütlemenin kökeniymiş gibi davranmak, bu örgütlemenin kendisini gizlemektir; cinsiyet/toplumsal cinsiyet sistemi bu şekilde işler. Cinsiyete tarihin, toplumsal cinsiyet normlarının, somatik normların dışıymış muamelesi yapıldığında, kadınlara ve erkeklere nasıl, kim ve ne oldukları dayatılacak ama bu dayatma görünmez kılınacaktır. Bu yüzden şimdi kadınların ve erkeklerin neye benzedikleri ya da nasıl göründükleri üzerine feminizm adına dillendirilen ve giderek muhafazakarlaşan yargılara tanık oluyoruz.

Bu yargılar erkeklerle kadınlar arasındaki farkın daima görünüşlerine bakarak anlaşılabileceği varsayımı etrafında düzenleniyor. “Gender critical” feministlerin yazdığı, genel okur kitlesine hitap eden bazı kitaplardan birkaç alıntı: “Çocuklar dahil olmak üzere hepimiz, çoğu zaman başkalarının biyolojik cinsiyetini yalnızca görünümlerden yola çıkarak teşhis edebilme yetisine sahibizdir. Bir yanılma payı olsa da, başkalarını çoğu zaman doğru şekilde cinsiyetlendirebilme yetisi bilişsel bir kısayola dayanır.” Bu, toplumsal algının doğasına dair son derece demode ve indirgemeci, eleştirel ya da feminist literatürden bihaber görünen bir anlayış. Yazar şöyle devam ediyor: “Bizi eleştirenlerin, başkalarının cinsiyetini tespit etmenin tek yolunun “genitalyayı kontrol etmek” olduğunu ve cinsiyete göre ayrılan mekanları devam ettirmek için yapılabilecek tek şeyin bu olduğunu iddia etmeleri ikiyüzlülüktür. Bu doğru olsaydı, flörtleşme asla başarılı olamazdı (cinsiyetçilik de öyle).” Kadınlarla erkekler arasındaki farkı görmeden cinsiyetçiliğin “başarılı olamayacağının” iddia edilebildiğine inanamıyorum. Feministler cinsiyetçiliğin tam da bu ayrımın sağlamlaştırılmasıyla ilgili olduğunu gösterdi. Algının istikrarı doğaya değil, tarihe işaret eder. İdeoloji doğaya dönüştürülen tarihtir.

Başka bir yazar, başkasının cinsiyetini anlayabilme becerisini doğruluk ve güzellik çağrışımı yapan bir sözcük kullanarak “mükemmel” diye tanımlıyor. Yazarın kendi sözleri tamı tamına şöyle: “Evrim insanları başka kişilerin cinsiyetini neredeyse anında ve neredeyse mükemmel bir şaşmazlıkla farketme becerisiyle donattığından bu yana translar arzu ettikleri cinsiyet olarak ‘geçmiyorlar’ (passing). Bu yüzden, onları o cinsiyette görebilmek için bizlerin duyularımızın söylediklerine boşvermemiz gerekiyor.” Bu evrimsel psikolojinin kötü bir versiyonunu okumak gibi (Evrimsel psikolojinin kötü olmayan versiyonları var mı? Muhtemelen yoktur). Feminizm bir duyular pedagojisidir: Duyularımızın nasıl eğitildiğini, duyularımızın bize söylediklerini onları unutmak için gösterdiğimiz politik çabadan yola çıkarak öğreniriz. Duyuları birbirine katan, şaşkınlık yaratanlar (oğlan mısın, kız mısın, sen kimsin, nesin?) tarihi yeniden üretemeyenlerdir. Kuir ve trans feminizmler tarihi yeniden üretmeyişte devrimci bir potansiyel görür. Varsayımlarda bulunmamayı öğreniriz. Birbirimize nasıl hitap etmemiz gerektiğini sorarız—varsaymak yerine sormak hem nazikçedir hem özgürleştiricidir. Bir sözcüğe ya da dünyaya uyum sağlayamadığımız için o sözcüğü ya da dünyayı öğrenmekle kalmaz, kendimizi ve dünyalarımızı farklı bir şekilde düzenlemek için başka olanaklar ortaya çıkarırız.[17]

Cinsiyete doğal bir kategori muamelesi yaparsak, dünyayı ve dünyayı paylaştığımız diğer bedenleri görme biçimimize aracılık eden normları görmez oluruz.[18] Normlar bu şekilde, norm gibi görünmeyerek işler.[19] Görünmeyen normlar beraberinde şiddeti getirir, bu da pek çok şiddet edimini göremediğimiz anlamına gelir. Pek çok beden, bedenlerimiz, hizaya girmedikleri için yanlış, tuhaf, garip, uygunsuz görülür. Bazı trans kadınlara olduğu gibi bazı cis kadınlara da uygunsuz oldukları, yanlış odaya girdikleri, belli bir şekilde göründükleri ya da görünmedikleri için gerçekten kadın olmadıkları söylenir. Elbette, burada anlattığım şiddetin büyük bir bölümü cinsiyet/toplumsal cinsiyet sisteminin ürünüdür. Bu yüzden bu sisteme meydan okumak feminist bir girişimdir. Bazı “gender critical” feministler bunu yapmak yerine toplumsal cinsiyet normlarına uymayan kişilere yönelik şiddetin kadınları korumak için gerekli olduğunu savunuyor. Diyorlar ki, “Başkalarını cinsiyetlendirme yetimizde ufak da olsa bir yanılma payı olabilir; kadınlara özel tuvaletler, yurtlar ve soyunma odaları gibi mekanlar talep etmek, bu mekanlarda bazı kadınlar zaman zaman yanlış cinsiyetlendirilebileceği, bazen de bu mekanlara giren erkekler teşhis edilemeyebileceği anlamına gelir. İlk örneği dengelenmesi gereken üzücü bir bedel olarak görüyoruz; bu bedel kadınlara özel mekanlar öz-kimlik (kişinin kendi cinsiyet beyanını esas almak) politikasıyla fiilen kadınlara özel olmaktan çıkarıldığı takdirde uğrayacağımız daha büyük zarara kıyasla ufak bir bedel.” “Kadınlara özel mekanlar” argümanı, bu mekanları kullananların mekanın polisine dönüşmesini gerektirir. Kadınlara özel bir mekanın sınırını çizmek kadınlığın sınırını çizmektir. Sarah Franklin “gender critical” feministleri durumu anlamayı kolaylaştıran bir şekilde “feminist Brexit’çiler” olarak tanımlar:

“Cinsiyetlendirilmiş adaletin garantörü olarak kadınlar tuvaletinin kutsallığını korumayı vaat etmek, tıpkı Brexit savunucularının İngiltere’yi ekonomik çöküşten kurtarma vaadi gibi, gerici bir panik ve şaşkınlık belirtisi. İnandırıcı bir vaatten ziyade miyop bir infialden kaynaklanan hırçın bir nostalji biçimi. Ülkenin sınırlarının ‘denetimini yeniden ele geçirme’ sözü veren Brexit’çi liderler gibi, gerçek kadınlığı kurtarmayı vaat eden feminist Brexit’çiler de toplumsal cinsiyeti kaybettiklerini düşündükleri bir geçmişe, tehdit edildiği hissine kapıldıkları bir kimliğe ve içerisinde kendilerini hem mağdur hem de vizyoner olarak konumlandırdıkları bir savaşa atıfla kullanıyor.”

Her nostalji gibi, “gender critical” feministlerin nostaljisinde de asıl mesele gözardı ediliyor: geri dönmek istedikleri şeyin, geçmişte bugün hayal edildiği biçimiyle hiç yaşanmamış olduğu. Kayıp bir nesneye yönelik, nesnenin gerçek olduğu izlenimi verebilen bir nostalji. Kaybolan şeye duyulan nostalji hızla bir koruma vaadine dönüşebilir. O halde, kayıp bir nesneyi eski yerine getirme vaadiyle polislik ve şiddet arasında bir bağlantı var. Koruma genellikle kadınları şiddetten koruma gerekçesiyle meşrulaştırılıyor. Çok sayıda kadın içinse bizatihi bu koruma şiddet içeriyor. İster cis ister trans olsun, toplumsal cinsiyet normlarına uymayan kadınlara yönelik şiddet, biyolojik cinsiyetin sonucu olduğu varsayılan bir denetleme sistemi için ödenmesi gereken bir bedel kabul ediliyor. Bu üzücü bedelin bu bedeli asıl ödeyenlere, bu denetleme sistemi tarafından kenara çekilen, sorgulanan ve tacize uğrayanlara gönderdiği mesaja dikkatinizi çekerim. Belki size de tehlikeye atılmak istemiyorsanız davranışlarınızı değiştirmeniz gerektiği, kadınlara ait bir mekanda ya da tesiste bulunma hakkınızın sorgulanmasını istemiyorsanız kadınların görünmesi gerektiği gibi görünmeye daha fazla uğraşmanız gerektiği söyleniyordur. Bu her ne kadar bu şekilde ifade edilmese de, toplumsal cinsiyet normatifliğini savunan bir argüman; kızların kız olmasının (ve kızların kız olduğunu söyleyebilmemizin) ve oğlanların oğlan olmasının (ve oğlanların oğlan olduğunu söyleyebilmemizin) daha güvenli ve dolayısıyla daha iyi olduğunu iddia eder.

“Gender critical” bir akademisyen kitabında, tercih edilen zamirlerin tecavüz hapına benzediğini iddia eden bir blogdan alıntı yapıyor. Blogdaki iddiaya göre, kadınların nasıl görünmeleri gerektiği ile ilgili dar kalıplara uymayan kişilerin kendilerine “she (kadın)” zamiriyle hitap edilmesini istemesi, diğer kadınların duyularını birbirine katar ve tepkilerini yavaşlatır. Blog yazarı, cis kadınların bu zaafından istifade etmek için trans kadınların bu duyusal karışıklığı kasten kullandığını ileri sürüyor. Bu seks avcısı trans kadın klişesi son derece rahatsız edici ve apaçık bir transmizojini biçimi. Tüm “gender critical” feministlerin bunu destekleyeceğini sanmıyorum. Fakat trans kadınların cis kadınlara yönelik bir tehlike arz ettiği yönündeki çağrışım, bu klişe kullanılmadan da devam ettirilebilir, hatta bu klişeye karşı çıkıyormuş gibi görünerek dahi sürdürülebilir. Bahsettiğim akademisyen, alıntıladığı blog yazarının trans kadınların seks avcısı olduğu varsayımını desteklemese de (hatta bunu korku tellallığı olarak tanımlıyor), bloğu alıntılayarak ona güvenilir bir kaynak muamelesi yapıyor, böylece bloğun bir kaynak olarak güvenilirliğine katkı sağlıyor. Ve bloğun temel varsayımından, kişilerin kendi beyan ettikleri zamirlere riayet etmenin kadınlar için tehlikeli olacağı fikrinden vazgeçmiyor. Beyan edilen zamirlere riayet etmeye çalışanların bilişsel dezavantajı olacak. “Bilişsel dezavantaj”dan kastı, fiziksel tehlike. Potansiyel saldırganlara ilişkin olarak kadınların bilişsel süreçlerini yavaşlatan bir şey onlar için ciddi sonuçlar doğurabilir. Burada söz konusu tehlikenin, riayet etmenin bir sonucu olarak ortaya çıktığına dikkat edin: Beyana dayalı (bu yazar tarafından aynı paragrafta kullanılan ifadeyle, “trans aktivizm” tarafından dayatılan) zamirlere riayet eden kadınlar dezavantajlı duruma düşecek; bunun sağlıkları, güvenlikleri ya da refahları için çok ciddi sonuçları olacak.

Beyana dayalı zamirlere riayet etmenin, bu şekilde tehlikeyle ilişkilendirilmesi güvenliğimizin netliğe bağlı olduğunu, dolayısıyla bedenlerin hizaya girmesi ya da doğru biçimde cinsiyetlendirilmesi gerektiğini ima ediyor. Başka bir deyişle, açıkça erkek ya da kadın olmayanlar, “erkek” ya da “kadın”ın görünmesi gerektiği gibi görünmeyenler tehlikelidir. Açık konuşalım, insanların açıkça erkek ya da kadın olmasına yönelik her talep patriyarkal dünya görüşüdür. Cinsiyetin maddi olduğu, biyolojik cinsiyetin sabit olduğu görüşü de bedenlere hizaya girme, erkek ya da kadın gibi görünme şartı getiriyor. Böylece biyolojik cinsiyet, dayatmada bulunmaya hakkımız olduğu, hatta bu dayatmanın ahlaki görevimiz olduğu yönünde toplumsal bir sınır çizmek için kullanılıyor. Ödenen bedeller, “üzücü” diye geçiştiriliyor. Bu görüşe göre, en ufak bir sapma tehlikeli, hatta ölümcül sayılıyor. “Gender critical” feministler, iki ayrı biyolojik cinsiyet fikrini cinsiyet/toplumsal cinsiyet sisteminin bir ürünü değil de sistemden önce ve sistemin ötesinde var olan bir şey gibi ele aldığında, bu sistemin bedenlerimiz üzerindeki kontrolünü gevşeteceklerine sağlamlaştırıyorlar. Feminizm içerisinde nefes alabilmemiz için bu dizginleri gevşetmemiz gerek.

Çeviren: Özde Çakmak

Bu yazının orijinali, 31 Ekim 2021’de Feminist Killjoys sitesinde yayımlandı.

Referanslar

Beauvoir, Simone de (1997). The Second Sex, trans. by H.M.Parshley. London: Vintage Books.

Butler, Judith (1990). Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity. New York: Routledge.

Davis, Angela (1983). Women, Race and Class. New York: Ballantine Books.

Delphy, Christine (1993). “Rethinking Sex and Gender,” Women’s Studies International Forum, 16, 1: 1-9.

Dworkin, Andrea (1972). Woman Hating. New York: E.P.Dutton.

Franklin, Sarah. 2001. “Biologization Revisited: Kinship Theory in the Context of the new Biologies,” in Sarah Franklin and Susan McKinnon eds, Relative Values: Reconfiguring Kinship Studies. Durham: Duke University Press.

Franklin, Sarah (forthcoming). “Gender as a Proxy: Diagnosing and Resisting Carceral Genderisms,” European Journal of Women’s Studies,

Germon, Jennifer (2009). Gender: A Genealogy of an Idea. New York: Palgrave Macmillan.

hooks, bell. 1987. Ain’t I a Woman? Black Women and Feminism. Pluto Press.

Lorde, Audre. 1978. Black Unicorn. New York: Norton.

Lorde, Audre. 1984. Sister Outsider: Essays and Speeches. Trumansburg, NY: Crossing Press.

Oakley, Ann (1972). Sex, Gender and Society. Maurice Temple Smith.

Oakley, Ann (1997). “A Brief History of Gender,” in A. Oakley and J. Mitchell (eds) Who’s afraid of feminism?, London: Hamish Hamilton; New York, NY: The New Press.

Spade, Dean (2006). “Gender Mutilation,” in Susan Stryker and Stephen Whittle (eds). The Transgender Studies Reader. London: Routledge. pp.315-332.

Stone, Sandy (2006). “The Empire Strikes Back: A PostTransexual Manifesto,” in Susan Stryker and Stephen Whittle (eds). The Transgender Studies Reader. London: Routledge.

Young, Iris Marion (1990). Throwing Like a Girl and Other Essays. Bloomington Indiana University Press.

Wilchin, Rikki (2014). Queer Theory, Gender Theory. Riverdale Avenue Books.

Wittig, Monique (1992). The Straight Mind and Other Essays. Boston: Beacon Press.

[1] Bkz. LSE Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları’nın son derece faydalı blog gönderileri için, https://blogs.lse.ac.uk/gender/tag/anti-gender-politics/

[2] (Ç.N.) İngilizce “gender critical” ifadesini Türkçeye toplumsal cinsiyet eleştirisi yapan veya toplumsal cinsiyete karşı eleştirel şeklinde çevirmek mümkün. Yazar bu ifadedeki eleştiri sözcüğünün bir eleştirellik içermediğini, tam tersine muhafazakar bir yaklaşıma karşılık geldiğini düşünüyor ve kavramı eleştiri sözcüğünün toplumsal cinsiyet çalışmaları alanındaki ve feminizm açısından sorgulayıcı anlamını korumak üzere gender critical ifadesini tırnak içinde kullanıyor. Hem yazarın bu tercihinden dolayı hem de Türkçede okumayı zorlaştırabileceği ve anlam kaymalarına yol açabileceği kaygısıyla kavramı tırnak içinde yazarın kullandığı biçimiyle İngilizce bırakmayı uygun gördük.

[3] (Ç.N.) Aynı şekilde, yazının kalanında toplumsal cinsiyet konusunda muhafazakar anlamına gelen gender conservative terimini yazarın kullandığı biçimiyle İngilizce bıraktık.

[4] (Ç.N.) Woke tuhaf bir kavram. Erykah Badu’nun adaletsizliklere karşı gözünü açık tutmaktan bahseden I Stay Woke şarkısından çıktı; son yıllarda ABD’deki Trump’çıların ve diğer sağcıların toplumsal adaletten bahseden herkese yönelttiği aşağılayıcı bir ifadeye dönüştü. ‘Duyar kasan’ diye düşünülebilir.

[5] Muhafazakar Sağduyu Grubu’nun yayınladığı bir kitaptaki yazılardan biri, İngiltere’ye yönelik saldırıları “fiziksel olmaktan ziyade, felsefi, ideolojik ve tarihi bağlamdaki” saldırılar şeklinde ele alıyor. Göç yüzünden insanların kendi ülkelerinde yabancı gibi hissettiklerini ya da aktivistlerin İngiltere tarihi anlatısına nasıl karşı çıktıklarına ek olarak toplumsal cinsiyet gündemine yönelik muğlak referanslar var: Binlerce yıldır dünya çapında anlaşılırlığı olan “erkek” ve “kadın” gibi sözcükler artık duygu yüklü ve tehlikeli hale geldi. İkili cinsiyet ve ari ırk kurgularının birbirine olan yakınlığı göz önüne alındığında, cinsiyet sınırlarının denetlenmesinin ülke sınırlarının denetlenmesiyle ilgili olduğunu düşünebiliriz. Toplumsal cinsiyet karşıtı feminizmin “feminizmin Brexit’i” olarak anlaşılabileceğine dair bir tartışma için, bkz. Franklin (yakında çıkacak).

[6] Alıntı politikam hakkındaki açıklama için lütfen daha önceki bir yazıma bakınız. “Gender critical” feministlerle diyaloğa girmek istemediğim için yazarları isim vererek alıntılamıyorum. Transları feminizmden (ve bununla birlikte transların, özellikle trans kadınların, hayatta kalması için gerekli olan pek çok kamu hizmetinden) dışlamaya çalışmanın temel feminist ilkelerle çelişkisine tanı koymak yerine yalnızca teşhir ediyorum. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak, bu yazıyı okudukları takdirde “gender critical” feministlerin çalışmamı karikatürize edeceklerini ve ciddiye almayacaklarını biliyorum. Bu beni hiç ilgilendirmiyor.

[7] “Cinsiyet/toplumsal cinsiyet” ayrımının Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları’na nasıl aktarıldığı hakkında bir tartışma (John Money’nin interseks topluluklar hakkındaki çalışması aracılığıyla) için, bkz. Jennifer Gorman (2007). Gorman, Gayle Rubin’in “cinsiyet/toplumsal cinsiyet sistemi” modeli ile Money’in çalışması arasındaki bağlantıyı da inceliyor.

[8] Bu tersyüz ediş, fiziksel ve cinsiyetli bedenlerin en başından beri (hatta başlangıçtan önce) toplumsal normlar ve değerler tarafından nasıl şekillendirildiğini göstermek için çok sayıda farklı feminist kuramcıdan yararlanan Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi (1990), adlı kitapta Judith Butler tarafından da yapıldı.

[9] Bkz. dipnot 6.

[10] “Kadın” sözcüğünün tarihi bize birey olmayı teminat altına alan kategorilerin mülkiyet tarihiyle ilişkili olduğunu öğretiyor: “kadın” sözcüğü, wif (eş) ve man (insan) bileşik sözcüğünden türemiştir; eş-adam olarak kadın aynı zamanda kadın hizmetçiyi de ima eder. Kadın tarihini eş-erkekle ilişkili ve erkek için dişi insan (erkekleri için orada olan, dolayısıyla onlar için var olan kadınlar) tarihinden ayırmak imkansızdır. “Kadınlar” erkeklerle ilişkili var olduğu için Wittig lezbiyenlerin kadın olmadıklarını iddia eder. Wittig lezbiyeni bu sistemin “kaçağı” olarak adlandırır.

[11] Yabancı tehlikesi tehlikeli olabilir. Yabancı addedilen kişiler için tehlikeli olabilir: Tehlikeli muamelesi görmesi daha olası olanlar genellikle şiddet karşısında en kırılgan olanlardır. Fakat yabancı tehlikesi, tehlikenin esas yerini saptamadığı için de tehlikeli olabilir: burada, evde, aile içerisinde. Örneğin, kadınlar evde olduklarında çok daha fazla risk altındadır. Yabancı tehlikesi, evdeki şiddetin gözardı edilmesine yarar.

[12] Yabancı tehlikesinin kullanımları üzerine çalışmaya, ikinci kitabım Strange Encounters’ı yazarken başladım. Çalışmalarımın büyük bir kısmı yabancı tehlikesinin bir ırkçılaştırma tekniği olarak kullanılmasıyla ilgili. Yabancı-yaratmanın en önemli veçhesi, yabancının (bir karakter olarak ne kadar bireysel olursa olsun) bir grubu temsil eder hale gelmesi. Bunun şiddet hakkında haber yapan medyada nasıl işlediğini anlamak çok önemli. Örneğin, Müslüman karşıtı ırkçılığı ele alalım: Eğer bir Müslüman bir şiddet eyleminde bulunursa, bu şiddet bütün Müslümanların şiddetinin ifadesi olarak görülür (ki bu da hızla göçmen karşıtı ya da artırılmış güvenlikleştirme yanlısı vs. argümanlarına dönüşür). Transfobik haberciliğin büyük bir kısmı, bir trans tarafından işlenen bir şiddet edimini, tüm transların şiddetinin temsili olarak sunar (ki bu hızla “toplumsal cinsiyet ideolojisi” ya da transların toplumsal cinsiyet kimliklerine göre yaşamalarına izin verme vs. argümanlarına dönüşür).

[13] Sarah Franklin’in belirttiği gibi, biyoloji hem “yetkili bilgi bütününe (üreme biyolojisi biliminde olduğu gibi) hem de birtakım fenomenlere” (2001, 303) atfedilebilir. Bu nedenle biyoloji gerek yaşayan organizmalar çalışmaları gerek yaşayan organizmaların kendileri olarak adlandırılabilir. Biyolojinin farklı anlamlarına dair bu karışıklık “yetkili bilgiler bütününe” birtakım fenomenlere karşılık geliyorlarmış gibi davranma etkisine sahip daha kapsamlı bazı söylemlerde açıkça ortadadır.

[14] (Ç.N.) Sara Ahmed’in burada İngilizce terimler üzerinden yürüttüğü tartışmanın Türkçe’de birebir karşılığı yok.

[15] Toplumsal cinsiyet gibi, transfobi de hareket halinde bir hedef. Şu anki tartışmanın esas terimleri “biyoloji” ve “biyolojik cinsiyet”. Fakat biyoloji yerine “sosyalleşme”nin de kullanıldığı zamanlar var: Trans kadınlar erkek olarak sosyalleştikleri ve erkek ayrıcalığından yararlandıkları için kadın olamazlar. Bu ikincide sabit olduğu varsayılan biyolojik değil, toplumsal olan: Adeta sosyalleşme tek taraflı çalışıyormuş, yalnızca tek bir kategoriyle (cinsiyet) ilişkiliymiş, günlük hayatta kişinin bu kategoriyi bedeninde taşıyıp taşımadığına göre tartışmalı hale gelmiyormuş gibi. Feminizmin kendisi, sosyalleşmenin cinsiyeti taşımaya gönüllü özneler meydana getirmekte başarısızlığa uğramasına bağlıdır. Diğer tipik argümana göre, bir dizi tıbbi uygulama olarak “transgenderism” toplumsal cinsiyet normlarına uymayan davranışları düzelttiği ve heteroseksist tahakkümle şekillendiği için toplumsal cinsiyetin özcü nosyonlarına dayanır. Elbette, trans kuramcılar tarafından toplumsal cinsiyet ve hetero normların tıp kurumları içerisinde bir gerçek aygıtına dönüşmesini eleştiren; trans öznelerin ameliyat ve hormonlara erişebilmek için toplumsal cinsiyet senaryolarından yararlanarak yetkililere anlaşılır gelen bir anlatı aktarmak zorunda olduklarını gösteren onyılların bilgi birikimi mevcut: Sandy Stone’un harikulade “The Empire Strikes Back: A Post-Transsexual Manifesto”dan ([1987] 2006) daha yakın tarihli Dean Spade (2006) ve Riki Wilchins’in (2014) çalışmalarına dek. Bu çalışmalar, bir toplumsal cinsiyet sistemi tarafından bir yere oturtulamamanın (bu doğduğunuzda yetkililer tarafından yapılan atamaya “sadık kalma”nızı gerektiren sistem) o sistem karşısında daha uyanık ve gözlemsel olmayı gerektirebildiğini gösterir (sistem tarafından bir yere oturtulamayanların öncü olmasını ya da normları ihlal etmesini beklememek de son derece önemlidir). Bence bu trans karşıtı feminist argümanlara bakınca gördüğümüz şey, dışlama ve bulabildikleri her dayanakla “kadınlar” kategorisinin sınırlarının polisliğini yapma arzusu (hedef hareketli bir hedef derken kastettiğim bu).

[16] You are Oppressing Us! başlıklı daha önceki blog yazımda bunu şu şekilde ifade ettim: “Masadakilerin bir kısmı masaya oturan diğer kişilerin yok edilmesini gerçekten istiyor ya da bunu savunmayı amaçlıyorsa diyalog olmaz. Sizi sohbetten çıkarmak isteyenlerle ‘diyalog kurduğunuzda ya da tartıştığınızda’ (hayatta kalmanız için gerekenleri kabul etmedikleri ya da varlığınızın mümkün olduğunu dahi düşünmedikleri için), ‘diyalog ve tartışma’ bir başka silme tekniğine dönüşür. Bu yüzden, bazı diyaloglara ve bazı tartışmalara girmeyi reddetmek hayatta kalmak için önemli bir taktik olabilir.”

[17] Kendilerini evinde hissetmeyenler, kategorileri daha yakından tanır; toplumsal cinsiyet, cinsiyet ve cinsellik alanlarındaki en önemli çalışmaların bir bölümü bu yüzden trans çalışmalarından çıkıyor. “Kimlik” ve “duyguları” “cinsiyet”e göre nasılsa önemsiz diye reddetmenin daha önce yapılan feminist çalışmaların çoğunu unutmak anlamına geldiğini de ekleyebilir miyim? “Gender critical” bir feministin duygularla ilgili olduğu için toplumsal cinsiyete inanmadığını ve kendisinin materyalist olduğunu söylediğini bile duydum! Duyguların, nesnelere ve başkalarına ilişkin hissettiklerimizin fiziksel, içgüdüsel ve muhakeme ile ilgili olduğunu, kendimiz ve dünyalar hakkında nasıl bilgi sahibi olduğumuzu öğreten devasa ve son derece önemli bir literatür var. Bedeniniz iyi hissetmiyorsa, siz de iyi hissetmezsiniz; her şeyin yolunda gittiği bir noktaya varmak çok fazla çalışma, zorlu bir geçiş gerektirir. Ben cis bir kadınım, ama transların cinsiyet uyum süreci hikayelerinden ve bu sürecin duygusal ve fiziksel doğasından çok şey öğrendim. Kendini kötü hissetmenin ne anlama geldiği ya da kötü olmanın nasıl hissettirdiğine dair kendi heteroseksüellik deneyimimi düşünüyorum. Bedensel hissim (“bu bana göre değil”) ne kadar güçlü ve belirgin olsa da, bu hissin durumumu değiştirmesine izin verebilmek için ne kadar çok çalışmaya ve zamana ihtiyacım olduğunu düşünüyorum. Duygular zaman zaman travmatik olabilir çünkü kendinize, hayatınıza yeniden çekidüzen verebilmek için yapmanız gereken ne kadar çok şey olduğunu onlardan yola çıkarak fark edersiniz, ki nefes alabilesiniz; bu yeni düzenlemede neşe, umut ve imkan olsa bile. Başkalarının toplumsal cinsiyet hakkındaki duygularını önemsemeyerek gözardı etmek –duyduğuma göre böyle yapanlar varmış– son derece etik dışı olduğu gibi aynı zamanda anti-feministtir.

[18] Toplumsal cinsiyet ve cinsiyet, geçmişe dayalı bir dizi varsayım olarak işler. Fenomenoloji bu nedenle feminizm açısından çok yararlıdır: Fenomenoloji bedenlerin alışkanlıklarla, zamanla yinelenen davranış biçimleriyle nasıl şekillendiğini de düşünmemizi sağlar. Simone de Beauvoir ya da Iris Marion Young bedenlerimizle ilişki kurarak nasıl kadın olduğumuzu gösteren feminist felsefecilerdir. Biyoloji önemlidir, evet, fakat biyoloji her zaman tarihsel durumumuzun bir parçasıdır. Beauvoir’a göre, “kadın sabit bir gerçeklikten ziyade bir oluştur.” Beauvoir’a göre, “beden dünyaya dair idrakımız ve projelerimiz için bir taslaktır.” Bu şu anlama gelir: Evet, Beauvoir bedeni ve onun sınırlarını kabul eder. Kadınların bedenlerinin özelliklerinden bile bahsedebilir fakat kendisinin de belirttiği gibi, “bedenler anlamlarını kendi içlerinde taşımaz.” Madde, madde olarak anlamlı kılınandır. Bu yüzden “biyolojik cinsiyet” kategorisini doğal olmaktan çıkarabilir ve cinsiyetli varlıklar olarak yaşanmış deneyimlerimizden söz edebiliriz (aslına bakılırsa, cinsiyeti sosyal ya da kültürel alanın dışındaymış gibi parantez içine almadığımızda konuşacağımız daha çok şey olur, daha az değil). Fiziksel ve kırılgan bedenlerden, yaşlanan bedenlerden bahsedebiliriz; ve evet, baştan kimlerin “kadın” olduğunu ve olmadığını farzetmeden kadınların bedenleri hakkında konuşabiliriz.

[19] Normu bu şekilde göz önüne sermek, ortaya çıkarmak da bir projedir. Bu projenin dilbilimsel bir önemi var: Kadın otobüs şoförü deyip, söz konusu şoför erkekse erkek otobüs şoförü demek yerine sadece otobüs şoförü dediğimizde, norm olarak işleyen erkektir. Erkek genellikle ayrıca belirtilmeyen bir varsayımdır; bu yüzden erkek otobüs şoförü deme alışkanlığı edinirsek, erkeğin norm olduğunu açık etmiş oluruz. Keza beyazlık da böyle bir varsayımdır, bu yüzden ırk kavramının kendisi ekseriyetle beyaz olmayan kişilerden bahsetmek için kullanılır. Biz bu belirtilmeyen varsayımlara işaret ederek onları açığa çıkartıyoruz. “Cis” sözcüğü başka bir belirtilmeyeni belirtme, normu görünür kılma girişimidir. “Cis” hakarettir demek, “beyaz,” “erkek” ya da “heteroseksüel” hakarettir demeye benziyor. İnsanların bu şekilde konumlandırılmaya gösterdiği tepki, bize normların nasıl işlediğini gösteriyor.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

four × five =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.