Temel bir gelir talebine bu kadar ilgi duymamın nedenlerinden biri, çalışma etiğinin bazı temel ilkelerine meydan okumasıdır – bunu, çok çalışmayı içsel bir değer, en yüce amaç ve bireysel bir ahlaki yükümlülük olarak göklere çıkaran kültürel aşırı değerleme olarak tanımlayabilirim. Dolu bir yaşam sürmek için, arzularımızı iki belirli kurumun sınırlarına hapsederek iş ve aile arasındaki ulaşılması zor “dengeyi” aramak yerine; bunların kapsayıcı ve sürdürülebilir toplumsal biçimler olma konusundaki ciddi başarısızlıklarını eleştirmeye adamalıyız.

9 Temmuz 2015, Yunanistan

Katie Cruz

2011’de Çalışma Sorunu: Feminizm, Marksizm, Çalışma Karşıtı Politika ve Çalışma Sonrası Tahayyüller’i yazdığınızdan beri, temel gelir talebi sol görüşlü bizler tarafından artan bir ilgi ile karşılandı. Ancak bence temel gelirle ilgili çalışmanızı diğer yayınlananlardan ayıran şey, sizin yayınınızda Marksist feminist bir perspektif olması. Genel olarak ve temel gelir düzeyinde toplumsal yeniden üretim çalışmanızın merkezinde yer alıyor. Geniş kapsamlı toplumsal yeniden üretim tanımınızı ve bu tanıma daha önceki Marksist feminist yaklaşımlar ile diyaloğunuzdan hareketle nasıl ulaştığınızı özetleyerek konuya başlayabilir misiniz?

Marksist feminizmin toplumsal yeniden üretime odaklanması, muhtemelen bu teorik arşive tekrar tekrar dönmemin esas sebebi. 1960’ların sonundan 1970’lere kadar olan ikinci dalga literatüründen öğrendiğime göre, üretici işçiliği günlük ve nesiller bazında mümkün kılan şey, yeniden üretim emeğidir. Dolayısıyla “ekonomi”, yalnızca ücretli emeği ve onun mekânlarını, ilişkilerini ve verimini değil; aynı zamanda toplumsal cinsiyete dayalı emeği ve ailesel yönetim biçimiyle haneyi de içerir. Önceleri, yeniden üretim emeği, bu metinlerde tipik olarak “ev işi” olarak düşünülürdü ve genellikle temizlik, alışveriş ve yemek pişirme görevleriyle -bir zamanlar simgesel olan fabrikalardaki el emeği örneğine en yakın iş biçimleriyle- sınırlandırıldı. Daha sonra, odak daha çok bakım emeğine kaydı, Fordist tahayyülde üretici işçiliğin dışında ve ondan ayrı olarak görülürken, post-Fordist dönemde daha fazla duygusal ve iletişimsel kapasiteler içeren hizmet emeği daha öngörülebilir, daha genellenebilir bir model olarak kabul edildi. Bu sebeple zamanla, ücretli iş ve aile olmak üzere iki alana odaklanan, ayrı alanlar modelinin analitik olarak sürdürülmesi zorlaştı.

Okul, medya ve kültürel yerleşim bölgesi gibi, üretim sisteminin yeniden üretimine dahil olan diğer tüm alanlar ve pratikler ne olacak? “Ev işi” ve hatta ev temelli bakım emeği, toplumsal üretkenliğin ücretin kapsamadığı tek biçimi değil?

Bunu, işverenlerin kullandığı ancak, ücretin bir parçası olarak karşılığını vermediği tüm uğraşlar olarak düşünebiliriz. Bu liste, bir işçinin genel becerilerini ve yeteneklerini geliştiren eğitim uğraşlarını, şirketlerin mallarını üretmek ve pazarlamak için yararlandığı yaratıcı üretim ile iletişim kapasitelerini ve hatta işletmelerin parasını ödemediği sosyal ağları geliştirmeye ayrılan zamanı içerebilir. Daha geniş kapsamlı bu ölçütle, toplumsal yeniden üretim, dar anlamıyla üretim yapısının (yani, ücretin kapsadığı işin) dayandığı tüm sosyal, kültürel ve öznel altyapıları ifade eder; tıpkı, daha güçlü bir konağın vücudundan geçinerek yaşamını sürdüren daha küçük bir asalak gibi.

Temel gelirin, toplumsal yeniden üretimle ilişkisi nedir? Başka bir deyişle, temel gelir niçin mevcut sosyal ve ekonomik durumumuza uygun bir yanıttır?

Bugün ücret sisteminin de, ailenin de bir gelir dağıtım mekanizması olarak çalışmadığının hiç olmadığı kadar açık olduğunu düşünüyorum. En iyi ihtimalle, bunlar, eksik ve güvencesiz tedarik sistemleridir. Bu noktada, iş bulma vaatleri ve aile değerleri kampanyalarına duyulan güven, son derece gerçek dışı. Temel gelir, –dar anlamda ücretli sektör olarak algılanan– ekonominin var olmasına izin veren koşulları sürdürmek için, daha rasyonel ve adil bir yol sunuyor.

Temel gelir talebine geçtiğimizde, bu durum siyasi bir talep veya somut bir politika reformu olarak nasıl görünür? 

Temel gelir politikasının birçok versiyonu var. Benim savunduğum, herkese koşulsuz olarak düzenli taksitler halinde (ücret gibi) ödenen, yaşanabilir bir asgari gelir. Ücretli çalışmanın yerini bu sistem almayacaktır, ancak iş ile gelir arasındaki bağlantı gevşetilerek, farklı çalışma biçimlerine daha fazla yer açılacaktır.

1970’lerin Ev İşi için Ücret literatüründen, ne talep edileceğinden çok, talebin ne olduğu ve bu talep ile ne yapabileceği hakkında çok şey öğrendim. Temel gelir talep etmenin kolektif siyasi faaliyeti, talebin kendisi kadar ilgimi çekiyor. Talep sadece soyut bir konu değil; açıklanması, gerekçelendirilmesi, savunulması ve tartışılması gereken bir şeydir. Talep etme pratiğinin kendisi, eleştirel farkındalık ve yeni siyasi arzuların üreticiliğidir. Gördüğüm kadarıyla, temel bir gelir talep etmek, aynı zamanda, gelir dağılımına ilişkin ücret sistemiyle ilgili sorunları görünür kılma, bu sorunları anlamamıza yardımcı olabilecek kritik kelime dağarcığını dile getirme, daha fazla değişiklik talep edeceğimiz bir yolu açma ve ücretli çalışma, çalışmama ve bunların hayatımızın geri kalanıyla olan ilişkisi hakkında daha fazla seçeneğe sahip olduğumuz bir dünyanın hayalini kurma sürecidir. Bu hesaba göre, temel gelir için bir hareketin başarısını ya da başarısızlığını yalnızca politikanın uygulanıp uygulanmadığı açısından değil, aynı zamanda kolektif güç, örgütsel biçimler, eleştirel bilinç ve sürecin getirdiği yeni talepler açısından da değerlendirebiliriz.

Temel gelire yaklaşımınızı çerçeveleyen bir diğer anahtar kavram, kısmen feminist çalışma etiği de dahil olmak üzere, iş etiğinin eleştirisini gerektiren işin reddidir. Çalışmayı reddetmenin bu yönü hakkında bir şeyler söyleyebilir misiniz?

Temel bir gelir talebine bu kadar ilgi duymamın nedenlerinden biri, çalışma etiğinin bazı temel ilkelerine meydan okumasıdır – bunu, çok çalışmayı içsel bir değer, en yüce amaç ve bireysel bir ahlaki yükümlülük olarak göklere çıkaran kültürel aşırı değerleme olarak tanımlayabilirim. Çoktandır devam eden bu çalışma etiği, birkaç kişi için büyük bir servet, geri kalanlar içinse ömür boyu yetersiz ve her şeyi tüketen ücretli iş biriktiren bir ekonomik sistem için önemli bir ideolojik destek olmaya devam ediyor. İşe yönelik bu yönelim, kendimizden daha fazlasını -sosyal becerilerimizi, duygularımızı ve yaratıcılığımızı- işe taşımamızı gerektiren istihdam biçimleri için daha da kârlı. Günümüzde hizmet sektörü işverenlerinin çoğu, çalışanlarının işe olan hevesleri ve kuruluşun hedeflerine yönelik öz disiplinli bağlılıkları ile ilgilenmektedir. Güçlü bir çalışma etiğinin, üretkenliğin kilit unsuru olduğu yerde, bu değerleri ve varlık tarzlarını sorgulamaya istekli olmamız, potansiyel olarak etkili bir isyan tarzıdır.

Feminizm, bu çalışma etiğinin kendi versiyonlarını üretti. Bunlardan en tanıdık olanı, zorunlu ev yaşamına alternatif olarak, kadınlar için ücretli çalışmanın liberal feminist kutlamasıdır. Ancak, bu çalışma görüşü ahlakının başka versiyonları da var. Örneğin bazı feministler, kadınların üreme, bakım emeğinin görünürlüğü ve değeri konusundaki -hayati derecede önemli olan- argümanlarına ağırlık vermek için işin değerine dair bu fikirlerden yararlandılar. Argümanlarını geleneksel iş etiği kılıfına sokarken, aile içinde çalışmaya, diğer tüm yaratıcı faaliyetler ve ilişkiler pahasına, aşırı değer verme riskiyle karşı karşıya kaldılar.

Bu iki feminist proje, tarihsel olarak etkili olmuş olsalar da, ücretli çalışma veya aile işine sosyalleşmenin ve yakınlık kurmanın diğer biçimlerinden çok daha fazla önem vermesi nedeniyle temelde sorunlu olmaya devam ediyor. Dolu bir yaşam sürmek için, arzularımızı iki belirli kurumun sınırlarına hapsederek iş ve aile arasındaki ulaşılması zor “dengeyi” aramak yerine; bunların kapsayıcı ve sürdürülebilir toplumsal biçimler olma konusundaki ciddi başarısızlıklarını eleştirmeye adamalıyız. Bence, temel bir gelir için siyasi hareket, neyin iş sayıldığı, farklı çalışma türlerinin değeri ve ayrıca iş dışında başka ne yapmak isteyebileceğimiz, başka hangi bakım, yaratıcılık ve işbirliği modelleri inşa etmek isteyebileceğimiz hakkında fikir alış verişleri başlatmanın bir yolu olarak geliştirilebilir.

Temel gelirin feminist eleştirmenleri, bunun cinsiyete dayalı iş bölümünü güçlendireceğini ve bu nedenle bir tür “sus payı” olduğunu savunuyorlar. Ya da cinsiyete dayalı işbölümünün varlığını bir kez daha gizemli hale getirdiğini. Bu eleştirilere nasıl cevap veriyorsunuz?

Bence, bunlar epey önemli eleştiri hatları. Feministler arasında temel gelirin ücretli ve ücretsiz emeğin cinsiyet ayrımı üzerindeki muhtemel etkisi hakkındaki tartışmaları büyük bir ilgiyle takip ettim ve her iki taraftaki argümanların çoğunu ikna edici buldum. Temel gelir talebinin, ne haneye dayalı yeniden üretim emeğinin cinsiyete dayalı bölünmesine ne de özelleştirilmesine yönelik olmadığı doğru. Temel gelirin daha fazla erkeğin ücretli işe katılması ve daha fazla kadının evde çalışmasıyla, geleneksel heteropatriarkal aile içinde yeniden üretim emeğinin cinsiyet ayrımına daha fazla hizmet edeceği senaryolar hayal edebiliyorum. Aynı zamanda da hem erkeklere hem de kadınlara çalışma hayatlarını biraz farklı deneyimleme ve işleriyle ve evleriyle ilişkilerini yeniden yönlendirme fırsatı sunabileceğini de düşünebiliyorum.

Bunun değerli bir politik tartışma olduğunu düşünsem de, feminizmin temel gelir politikası tartışmasının özü veya sınırı olarak görmüyorum. Benim anlayışıma göre feminizm, yalnızca kadın ve erkeklerin toplum içindeki göreli konumlarını değil; toplumu dönüştürmek için de devrimci bir projedir. Dolayısıyla, benim için kilit soru, temel gelirin ve bunun için verilen mücadelenin, insanları daha iyi hayatlar kurmaya hazır hale getirip getiremeyeceği olacaktır. Ve bu, günlük hayatta kalma mücadelesinden bir nebze olsun kurtulmanın, tüm ilişkilerimizi daha adil, eşitlikçi ve sürdürülebilir kılma mücadelesinde bizi nasıl güçlendirebileceğini düşünmeyi de içerir.

Hizmet işinin birçok biçimi cinsiyetlendirilmiş, cinselleştirilmiş, ırksallaştırılmış, güvencesiz, düşük ücretli ve yapılan sözleşmeye göre serbest meslek olarak düzenlenir; böylece her iki taraf da eşit ekonomik risk alan kişilermiş gibi görülür. Bu tür çalışmalar genellikle yoğun, garantisiz ve sosyal güvencelerden yoksundur. Temel gelirin bu tür işlerin niceliğini ve niteliğini değiştirebileceğini düşünüyor musunuz?

Umudum, temel gelirin bu tür işler üzerinde olumlu bir etkisi olması yönünde; tehlike arz eden şey ise en azından kısa vadede, bu tür çalışmaya destek olması. Burada da esas mesele talebin nasıl oluşturulduğuna ve bu talep için nasıl çaba harcandığına bağlı. Anahtar değişken, gelirin belirlendiği seviye. Eğer bu, yaşanabilir asgari gelir olarak belirlenirse, ki bu benim savunduğum şey, bu çalışanlara daha iyi çalışma koşulları müzakere etmek için daha iyi bir stratejik konum sunabilir; bakım emeği gibi ücretsiz işlere destek sağlayabilir; bir kısmımızın ücretli işten tamamen ya da bir süreliğine ayrılmasını sağlayabilir ve aile üyeliği ve hane oluşturma konusundaki seçimlerimizi kısıtlayan baskılara karşı bir miktar rahatlama sağlayabilir. Eğer temel gelir çok düşük olursa; bu durum, işçilere daha iyi işler talep edebilecekleri daha güçlü bir konum sağlamak yerine, yalnızca işverenlerin, işçilerin ücretlerine küçük bir ek sağlayarak sübvanse etmesine hizmet edecektir. Benim için bu, dikkate alınması gereken en kritik konulardan ve bir çıkar yol bulunması en zor tuzaklardan biri.

Temel gelirin feminist savunucuları ve eleştirmenleri, toplumsal cinsiyet adaleti ile uyumlu olması için bunun, devlet tarafından finanse edilen çocuk bakımı ve babalık izni dahil olmak üzere, diğer taleplerle bir arada olması gerektiğine işaret ediyor. Son zamanlarda, temel gelir nesnel bir gerçeklik olsa bile, çok yüksek miktardaki öğrenci borcunun insanları ücretli işte kalmaya zorlamaya devam edeceğini düşünüyorum; dolayısıyla paralel taleplere ve meydan okumalara da ihtiyaç var. Gelir ile iş veya iş ile iş dışı/yaşam arasında ara verme potansiyelini en üst düzeye çıkarmak için, temel bir gelirin yanında başka hangi taleplerin olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Aşırı çalışandan, az çalışan ve işsizlere kadar geniş bir kesime fayda sağlama potansiyeline sahip temel gelir talebi gibi, pek çok farklı, değişik kesimleri buluşturabilecek siyasi proje olasılıkları var. Devlet tarafından finanse edilen çocuk bakımı, bakım izinleri ve borç erteleme taleplerinin yanı sıra, ilgili iki talepten daha bahsedeceğim. Biri, (ABD’de) istihdam ve sağlık hizmetlerine erişim arasındaki zorunlu bağın ortadan kaldırılması için. Diğeri ise açık sınır talebi. Sermaye ve emek arasındaki güç dengesi, sermayenin emek ve ürün için yatırım ve pazar arayışında sınırları kolayca aşan etkilendiği ve emeğin hareketinin daha kısıtlı olduğu ölçüde, göç siyaseti, sermayenin siyasetiyle son derece iç içe. Ulusal bağlamda temel gelir talebi ile açık sınır talebi arasında bağlantı kurmak, temel gelir gibi bir talepte özellikle önemli; çünkü bu düşünülmezse bu reformun da, tıpkı diğer birçok reform gibi, göçmenlik karşıtı fikirleri teşvik eden ve sınırlar arası geçişler ve göçmenliğin daha sıkı kontrol edilmesine sebep olan, sadece kapalı bir gruba hizmet eden bir reform olma olasılığı var.

Çeviren: Gaye Polat

Bu yazının orijinali 22 Ağustos 2016’da criticallegalthinking.com‘da yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

6 − five =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.