2019’da Şili’de otoriter neoliberalizme karşı kitlesel bir ayaklanma patlak verdi. Şili feminist hareketi bu isyanı körüklemede nasıl bir rol oynadı?

Bree Busk

“Her şeyi dönüştürmek için geldik.”
Feminist Genel Grev 2020 Manifestosu 8 Mart Feminist Koordinasyon Komitesi

29 Kasım 2019’da, beş hafta önce Şili’nin başkenti Santiago’da patlak veren ve hızla ülke geneline yayılan kentsel isyanın merkezi toplanma yeri Plaza de la Dignidad’da bir gündü. Öğleden sonra güneşi, kalabalığı altın rengi turuncu bir ışıkla boyadı ve hava, protestocuların çevik kuvvet polisiyle kedi-fare oyunları oynadığı ara sokaklardan esen göz yaşartıcı gaz ve şenlik ateşi dumanının izlerini taşıyordu. Herkes sıcaklamış, susuz ve güneşten kör olmuş vaziyetteydi; ancak orada olmaktan da heyecan duyuyorlardı. Ne de olsa, bir devrim gibi hissettirmeye başlayan bir cuma gecesiydi.

Protestolar ve diğer siyasi müdahaleler gündelik bir olay haline gelmesine rağmen, Plaza’daki cuma günleri farklı ve özeldi. Sadece merkezdeki meydanı değil; aynı zamanda onu çevreleyen sokakları, köprüleri ve parkları da talep ederek en büyük kalabalığın toplandığı yer orasıydı. Zaman zaman hem karnaval hem de ordu kampıydı; sosisli sandviç satıcıları, yanan enkaz yığınlarından ve uzaktan görünen tazyikli sulardan püsküren dumanlardan birkaç metre uzaktaydı. Polis ayrı tutulduğunda, sanki her şey mümkünmüş gibi görünen mutlak bir özgürlük atmosferi söz konusuydu. Ayaklanmanın en ikonik müdahalelerinden bazıları, hem fiziksel hem de felsefi olarak bu alanda gerçekleşti. O cuma günü de durum böyleydi.

Güneş yavaş yavaş alçalırken, Plaza sanatçılarla dolmaya başladı. Birçoğu bir gece kulübüne daha uygun kıyafetler giydiği ve makyajlar yaptığı, aksesuar olarak kırmızı veya yeşil bandanalar ve siyah göz bağları taktığı için, onları bir grup olarak kolayca ayırt edebilmek mümkündü. Kısa süre sonra, yüzlerce kişilik bir kalabalık, meydanın ortasındaki göze çarpan heykeli çevreledi ve bir düzine kadar insan heykele tırmanma cesaretini gösterdi. Tepesine çıkınca, Latin Amerika’da yayılan şiddetli yeni feminist dalgayı temsil eden parlak yeşil bandanayı salladılar. Ve sonra şiddet başladı.

O zamana kadar herkes, feminist kolektif Las Tesis tarafından bir hafta öncesinde tanıtılan ve viral bir performans parçası olan “Un Violador en tu Camino”yu (“Yolunuzda Bir Tecavüzcü”) biliyordu. Arjantinli feminist Rita Segato’nun çalışmasından ilham alan şarkının sözleri, devlet kurumlarının toplumsal cinsiyete dayalı şiddetteki suç ortaklığına ilişkin vurgularıyla birlikte, inanılmaz derecede akılda kalıcı ve anlamlıydı. Dahası, ortaya çıkan isyan bağlamında korkunç bir dokunaklılıkla etrafı sarıyordu: O sırada Ulusal İnsan Hakları Enstitüsü, cinsel şiddet ve işkenceye ilişkin yürek parçalayıcı ifadeler de dahil olmak üzere protestoculara karşı uygulanan polis vahşeti hakkında düzenli şikayetler alıyordu.

Bu feminist marşın protestoların kalbine yerleşmesi, Şili’deki feminist harekette seslerini bulanların, harekete geçmesine yardım ettikleri bu daha geniş hesaplaşmada bir kenara itilmeyeceğinin açık bir göstergesiydi.

Plaza de la Dignidad, bir tür cinsel aşağılama içeren, işgalci polis aramalarına karşı bir koreografi sunarken, ataerkil şiddeti kınayan yüzlerce feministin sesiyle yankılandı. Göstericiler birer birer parmaklarını havaya kaldırdı ve bu kalabalık, hemfikir bir şekilde kükreyerek bu şiddete ortak olan güçleri birer birer saydı: “Polisler. Yargıçlar. Devlet. Başkan.” Bu son suçlamayla birlikte, kalabalıktan “Piñera culiao!” çığlıkları yükseldi ve koro çalmaya başladığında, tüm cinsiyetlerden protestocular yumruklarını havaya kaldırdı: “El estado opresor es un macho violador!” (“Baskıcı devlet, maço bir tecavüzcüdür!”). Taktiklerinde çok yenilikçi ve analizinde ise çok güncel olan Şili feminist hareketi, halihazırda hareket halindeki siyasi süreçlere ve uyanışta olanlara yeni bir hayat verme gücünü bir kez daha sergiledi.

Her türden sınırları aşan yeni bir feminizm

Örgütlü feministler, Şili siyasetini şekillendirmede belirleyici bir rol oynamış; kurumsal işbirliğine düşmeden, anın ihtiyaç ve zorluklarına ustaca uyum sağlamıştır. Siyasi olarak, çağdaş hareketin en büyük katkısı, “mümkün olanın ufkunu” dönüştürmektir; yani sosyal değişimin nasıl gerçekleştiği ve bu değişimin faillerinin kim olabileceği veya olması gerektiği konusundaki geleneksel bilgeliğe başarıyla meydan okumuştur.

2018’deki öğrenci feminist dalgasından bu yana, Şilili feministler kitlesel, renkli seferberlikleriyle hem yerel hem de uluslararası manşetlerde yer aldılar. Bununla birlikte, bu muhteşem yürüyüşler, sahada yapılan işin sadece bir kısmını temsil ediyor. Bugüne kadar feminist mücadele, sınıflarda, atölyelerde, hapishanelerde ve hatta feminist delegelerin ülke adına yeni bir anayasa yazma sürecini demokratikleştirmek ve Pinochet diktatörlüğünün neoliberal mirasına son vermek için canla başla mücadele eden halihazırdaki Anayasa Kongresi içinde bulunabilir.

Ortaya çıkan bu feminizm pratiği, “sistemi içeriden değiştirme” fikrine karşı –düpedüz düşmanlık değilse bile– şüpheciliği ile karakterize edilir, bunun yerine aşağıdan yukarıya güç inşa etmeyi ve yatay kolektifler, meclisler, ağlar ve koordinasyon komiteleri aracılığıyla örgütlenmeyi tercih eder. Kongre için adayları destekleme kararı bile tartışmalıydı ve süreç içinde elde edilecek potansiyel zaferlerin kurumsal kirlenme riskinden ağır basıp basmadığı konusunda çok fazla zaman ve düşünce harcandı.

Örgütlü feministler, Şili siyasetini şekillendirmede belirleyici bir rol oynamış, kurumsal işbirliğine düşmeden anın ihtiyaç ve zorluklarına ustaca uyum sağlamıştır. 8 Mart Feminist Koordinasyon Komitesi (CF8M) gibi hareket organları, “sınır ötesi” bir feminizm biçimini uygulamaya çalışıyor –sadece uluslararası değil, her türlü sınırı, özellikle de yaşadığımız karmaşık ve kesişen öznelliklerdeki sözde “kadın meselelerini” kuşatan alanları aşmakla ilgileniyor. Bu yönelim, ataerkil baskı deneyimini dar, cisgender bir kimliğe indirgemeye çalışan herhangi bir feminizmin reddini gerektirir. Aynı zamanda, yerli ve göçmen hakları mücadelelerinin yanı sıra daha geniş anlamda sömürgecilik, ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı verilen sarsılmaz bir feminist bağlılıkla da kendini gösterir.

Arjantinli Ni Una Menos Kolektifi’nin sözleriyle, “neoliberal kapitalizmin hem ataerkil hem de sömürgeci olduğu her eylemde aşikardır ve aynı anda hepsiyle yüzleşmeden, birini bitirmenin bir yolu yoktur.” Latin Amerika genelinde, yeni feminizmlerimiz, en yakın ilişkilerimizden, itaat etmeyi reddettiğimizde bizi şiddetle disipline eden ekonomik ve politik sistemlere kadar, hayatımızın her yönünü dönüştürme arzusuyla birbirine bağlı.

Küresel krizlerin tırmandığı bu dönemde, ulus devletlerimizin katı sınırları ve modası geçmiş mücadele anlayışları içinde “uygun kanallar” aracılığıyla kademeli toplumsal değişimi hayata geçirmek artık makul değil. Yalnızca bugün kurtarmak istediğimiz hayatlar için değil, aynı zamanda bir gün yaşamayı umduğumuz hayatlar için de mücadele eden popüler hareketlere bakmalıyız.

8 Mart Feminist Grevi 

2015 yılının başlarında, ataerkil istismar ve şiddete dikkat çeken çeşitli feminist hashtag’ler dünya çapında gündem oldu. Bazı ülkelerde sosyal medya etkinliğindeki bu artışa sokak protestoları, ulusal eylem günleri ve hatta kalıcı hareketlerin kurulması eşlik etti. Küresel etkiye sahip ilk hashtag, Arjantin’deki hareket tarafından öne sürülen, kadın cinayetlerine karşı bir slogan olan #NiUnaMenos (“bir kadın daha eksilmeyeceğiz”) oldu. Şiddet içeren statükonun bu cesur reddi, bölge genelindeki kadınlarda yankı buldu ve sonunda Şili, Peru, Bolivya, Paraguay, Uruguay, El Salvador, Guatemala, Meksika, Brezilya ve İspanya’da benzer kampanyaları ve seferberlikleri ateşledi.

Bununla birlikte, feminist aktivitedeki bu yeni artış, Latin Amerika ve İspanyolca konuşulan dünya ile sınırlı değildi. 2016’da Polonya’daki feminist hareket, katı bir kürtaj yasağı önerisine yanıt olarak, Kadın Grevi ile uluslararası bir ilgi gördü. Grev, #BlackMonday hashtag’i altında organize edildi ve bu, katılımcıların kaybettikleri üreme hakları için yas içinde sokaklara döküldüğü gerçeğine atıfta bulundu. Aynı ayın ilerleyen zamanlarında Arjantinli feministler, Lucía Perez’in ölümünü aşırı dozda uyuşturucu olarak göstermeye çalışan iki adamın gerçekleştirdiği korkunç kadın cinayetini protesto etmek için kendi grevlerini yaptılar.

Bu iki dönüm noktası olay ve ardından gelen dayanışma eylemleri sayesinde, bir kadın ya da feminist grev fikri, nihayet kolektif güçlerini hissetmeye başlayan hareketler ve bireyler için değerli bir taktik olarak ortaya çıktı. Bu yükselen feminist dalganın etkisi, dünya çapında görülebilir; #NiUnaMenos’un ivmesine karşı büyük ölçüde bağışıklığı olan Amerika Birleşik Devletleri bile, Ocak 2017’de kadın hakları savunucularının Donald Trump’ın göreve başlamasını protesto etmek için rekor sayıda yürüyüşe geçtiği tarihi bir seferberliğe tanık oldu.

İrlanda’da kürtaj hakkı aktivistleri, hükümetin bir fetüs ile onu doğuran kişinin hayatına eşit değer veren anayasa değişikliğini yürürlükten kaldırmak için bir referandum çağrısı yapmaması halinde, Dünya Kadınlar Günü’nde ulusal bir grev başlatmakla tehdit ederek #strike4repeal kampanyasını başlattı. Bu geniş hareketin tutarlı ve yaratıcı aktivizmi sayesinde, kürtaj yasağı ertesi yıl bozuldu. Grev taktiğini benimseyenler yalnızca İrlandalı feministler değildi; yükselen küresel seferberliklerin ivmesiyle hareket eden örgütlü feminist yapılar, 8 Mart’ta Uluslararası Kadın Grevi için çağrıda bulundu. Bu ilk “feminist genel grev” 50’den fazla ülkedeki örgütler tarafından benimsendi; ancak büyümesi gelecek yıllarda katılım ve militanlıkla oldu.

Şili devleti, tarihsel olarak kadınları disipline etmenin bir yolu olarak tecavüz ve diğer toplumsal cinsiyete dayalı şiddet biçimlerini kullanmıştır. Feminist genel grev –hem politik bir süreç hem de bir eylem günü olarak– geleneksel bir mücadele aracının yeniden icadıydı; sendikasız ve hatta kayıtlı istihdamı olmayan işçilere emeği durdurma taktiğini kasıtlı olarak genişletti. Özellikle ev hizmetlileri, sağlık çalışanları, bakıcılar, ev kadınları, seks işçileri ve kayıt dışı ekonomideki işçilerin yaşadıkları ataerkil sömürü ve şiddet biçimlerine dikkat çekti. Ancak feminist genel grevin bir yürüyüş ve protesto günü olarak değil, bir grev olarak düzenlenmesi fikrine farklı derecelerde önem verildi.

Çoğu ülkede yeniden canlanan bu hareketler ve bunlara karşılık gelen grevler, ataerkil şiddete son verilmesi, kürtaj haklarının genişletilmesi veya ikisinin bir kombinasyonu etrafında birleşti; bu analize göre, gizli kürtajlardan kaynaklanan ölümlerin esasen devlet eliyle kadın cinayetleri olduğu analiz edildi. Şili, 2018 yılında 8 Mart koordinasyon komitesinin (daha sonra daha kalıcı bir organizasyon olan CF8M olarak resmileşecek), “Yaşamın güvencesizleşmesine karşı!” sloganı altında toplanması bakımından aykırı bir konumda.

2016-17 yılları arasında Santiago merkezli NiUnaMenos koordinasyon komitesinde başlayan konuşmalardan yola çıkan 8 Mart koordinasyon komitesi, feminist mücadelenin bu anını, Pinochet diktatörlüğü altında ve 1990’da demokrasiye dönüşün ardından siyasi partiler tarafından dayatılan ve düzen tarafından korunan neoliberal ekonomik modele karşı daha geniş bir mücadele içinde sınırlandırmayı seçti. Analizlerine göre, bu özelleştirme politikalarının yol açtığı sıkıntı, en şiddetli şekilde hali hazırda marjinalleştirilmiş olanlar ile militarizasyon ve atalarından kalan toprakların endüstriyel sömürüsü bağlamında partner şiddetine maruz kalan yerli kadınlar tarafından deneyimlendi.

Ayrıca, bu feministler, diktatörlüğe direnen öncülleri tarafından yürütülen analize dayanarak, yakın partner ve devlet şiddetinin aynı madalyonun iki yüzü olduğunu ilan ettiler. Pinochet döneminde gizli polis teşkilatı, tutuklulara, özellikle de kadınlara yönelik korkunç cinsel işkence eylemleri gerçekleştirdi. Bu uygulama, kadınları yalnızca siyasi katılımları nedeniyle değil, aynı zamanda öngörülen toplumsal cinsiyet rollerini ihlal ettikleri, yani itaatkar anneler ve bakıcılar olamadıkları için cezalandırmayı amaçlıyordu. Las Tesis, “Baskıcı devlet bir maço tecavüzcüdür” sloganını popüler hale getirdiğinde, Şili devletinin tarihsel olarak kadınları ve toplumun nasıl işlemesi gerektiğine dair ataerkil vizyonu koruma hedefi taşıyan, diğer marjinalleştirilmiş cinsiyet kimliklerine sahip insanları disipline etmenin bir yolu olarak tecavüz ve diğer toplumsal cinsiyete dayalı şiddet biçimlerini kullandığı gerçeğini doğrudan vurguladı. Kısacası, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, yaşamın her alanında yüzleşilmesi ve ortadan kaldırılması gereken hem bireysel hem de sistemik bir olgu olarak anlaşıldı.

8 Mart 2018’deki etkili bir eylem gününden sonra, koordinasyon komitesi, bu alanların farklı taleplerini, ertesi yıl yapılacak ilk feminist genel grev için gündemin belirlenmesine yardımcı olacak feminist bir siyasi programda bir araya getirme hedefiyle, diğer toplumsal hareket organları ile ittifaklarını daha da geliştirme sözünü yineledi. Bu çalışma, eğitim alanındaki cinsiyetçiliğe tepki olarak feminist üniversite işgallerinin artışı olan “Feminist Mayıs”ın gelmesiyle daha da kritik hale geldi. Eylemdeki bu artış, ivmeyi kanalize etmek için hareket altyapısının hızlı bir şekilde geliştirilmesini gerektirdi. Bu bağlamda, koordinasyon komitesi geçici bir örgütlenme organı olarak çalışmayı bıraktı ve hareketin ihtiyaçlarına hizmet etmeye adanmış bir sosyal hareket örgütü haline geldi.

O andan itibaren, grev konusu her zaman gündemde oldu ve özellikle feminizmin yaşam koşullarını iyileştirmek açısından sunabileceği çok şey olduğunu düşünmeyenlerin katılımını sağlamaya odaklandı. Esasında, feminist grev taktiği zaten iki yönden eleştiriye uğramıştı: Bir taraftan, geleneksel olarak erkeksi (ve maço) işçi sendikalarından aktivistler, hareketi birleştirme ve ilerletme stratejisi olarak feminizmi reddettiler; öte taraftan, birçok işçi sınıfından kadın ve ötekileştirilmiş toplumsal cinsiyet kimliklerine sahip diğerleri, o anda en büyük etkisi, başkentin seçkin üniversitelerinde görülen bir harekete haklı olarak şüpheyle yaklaşıyorlardı.

CF8M buna, grevin dar, yasal tanımını ve masada ne tür bir işçinin oturmayı hak ettiğine ilişkin eşit derecede dar bir anlayışı açıkça reddeden bir feminist çalışma komitesi kurarak yanıt verdi. Buna göre, komite sadece sendikacılardan değil; aynı zamanda, kayıtlı, kayıt dışı, ücretsiz, kriminalize edilmiş veya görünmez olan, emeği hayatın yeniden üretimi için gerekli olan işçilerden de oluşuyordu. Bu feministler, “zamansız olmanın nasıl bir şey olduğunu hiç bilmeyen işçiler” olduklarını ve kendilerini işçi olarak adlandırmak veya böyle bir eylemde bulunmak için kimsenin iznine ihtiyaç duymadıklarını ilan ettiler.

Ek olarak, CF8M sürece mümkün olduğu kadar çok insanı davet etmenin bir yolu olarak “Grev Yapmanın 100 Yolu” listesinin tanıtımını yaptı. Pek çok işçi için geleneksel bir iş bırakma ya da işten çıkarma masada olmadığı için evde, işte, okulda, mahallede ya da sokakta yapılabilecekler listede yer aldı. Bu seçeneklerin çoğu, katılımcıları, genellikle yaşlılar ve iş arkadaşları gibi zaten hayatlarında olan insanlarla sohbet başlatma ve ilişkiler kurma fırsatları bulmaya teşvik etti. Diğerleri, önlükleri pencerenin dışına asmak veya iş yerinde bileğe mor bir kurdele takmak gibi sembolik eylemler önerdi.

2020’de grev tekrarlandığında, erkeklerin dayanışma içinde yapacağı faaliyetler de dahil olmak üzere, listeye daha da fazla madde eklendi. Geleneksel grevlere veya seferberliklere kolayca katılamayanlar için, daha iyi geliştirilmiş bir dahil etme stratejisi de vardı. Mesela, büyük ölçüde göçmen işçilerden oluşan, bir ev işçileri sendikası, kasıtlı olarak 30 dakika boyunca işyerinde oturarak ve Facebook üzerinden dağıtılan fotoğraflar aracılığıyla direnişlerini belgeleyerek greve katılmayı seçti.

Geleneksel yürüyüşler en görünür katılım şekliyken, grev öncesinde ve grev gününde çok çeşitli etkinlikler gerçekleştirildi. Topluluklarındaki patriyarkal sorunları çözmek amacıyla, okullarda ve mahallelerde halk meclisleri düzenlendi. Bu tür eylemler daha küçük ölçekte de gerçekleşti; kadınlar erkek partnerleri veya aile üyeleriyle birlikte çocuklarını evde bıraktılar ve öğleden sonralarını arkadaşları, akrabaları ve komşularıyla buluşmaya ayırdılar.

“Grevi sokağa taşımak” adına, bir dizi kültürel müdahale de yapıldı. Bunların en meşhuru, tarihe damga vuran kadınların ve seksüel muhaliflerin güçlendirilmesi için metro istasyonlarının toplu olarak yeniden adlandırılmasını düzenleyen, CF8M’in yeni kurulan Sanat ve Propaganda Tugayı tarafından, Mart ayının başlarında “okula dönüş” günlerinde gerçekleştirildi. Dört gün sonra, 8 Mart’ta Santiaguinos uyandığında, Tugay’ın bir kez daha başkentin dört bir yanındaki feministlerle işbirliği yaptığını ve şehir merkezini kesen ana cadde boyunca heykellere ve anıtlara, halka açık parklara yeşil bandanalar bağladığını gördü. Her iki eylem de kamusal alanı dönüştürme arzusunu dile getirdi ve şiddetten korkmadan sakince yürüyebileceğimiz bir dünyayı gözler önüne serdi.

Sonuç olarak, 2019 feminist genel grevi, Öğretmenler Derneği ve üç ana halk sağlığı çalışanları konfederasyonu tarafından onaylandı. Bu, onu geleneksel anlamda etkili bir grevin yanı sıra, feminist bağlamda anlaşılmaya başlayan daha geniş bir grev haline getirdi: “Kümülatif bir süreç ve mücadele güzergâhı olarak grev; bir hedef ve mücadele güzergâhı ve ücretli veya ücretsiz tüm işleri ve tüm kadın işçileri kapsayan bir süreç olarak genel grev”. Dikkat çekici bir şekilde, çoğunluğu erkeklerden oluşan bir inşaat sendikası da grevi desteklemeye ikna oldu ve diğer önemli anlarda feminist hareketle dayanışma içinde hareket etmeye devam etti.

İlk feminist genel greve eşlik eden seferberlikler, 72 şehirde gerçekleşti ve hareketin güç ve nüfuz kazandığının açık bir göstergesi olacak şekilde, diktatörlüğün sona ermesinden bu yana örgütlenenlerin en büyüğüydü. Altı ay sonra, Şili’de, büyük bir halk ayaklanması patlak verdi. Ülkenin başkentindeki binalar yakıldı ve sokaklardaki duvarlarda “Neoliberalizm Şili’de doğdu ve burada ölecek” yazıyordu.

CF8M sözcüsü Alondra Carrillo, isyanın altıncı haftasında, 25 Kasım’da bir röportaj verdi ve açık bir şekilde şunları söyledi: “Bu isyan anını, 8 Mart’ta kadın isyanıyla başladığını hatırlamadan anlayabilmek imkansız.” Bugünün perspektifinden, Şili’nin son zamanlardaki ayaklanmalarından ve ilerlemelerinden herhangi birini, öncelikle feminizm aracılığıyla derin bir sistemik değişim için popüler bir arzuyu yeniden uyandırmayı başaran bu hareketin yörüngesini izlemeden anlamak imkansızdır.

Aşağıdan gelen feminizm

1990’da demokrasiye resmi dönüşün ardından, Şilililer diktatörlük altında yapılan değişikliklerin çoğunu tersine çevirmeyi umuyorlardı. Ancak bu çaba iki büyük engel tarafından güçleştirildi. Bir yandan, Pinochet rejimi altında hazırlanan anayasa, neoliberal ekonomik modeli, gelecekteki reform girişimlerinden korumak için özel olarak tasarlandı. Öte yandan, geçiş döneminde iktidara gelen ve 2010 yılına kadar başkanlığı elinde tutan merkez sol Concertación koalisyonu, sistemde önemli değişiklikler yapmakla ilgilenmedi. Sonuç, eşitsizliğin giderek daha fazla damgasını vurduğu, iyi bir yaşam kalitesinin yalnızca bedelini ödeyebilenlere sunulduğu ve geri kalanların borç toplamaya ya da yoksulluğa düşmeye terk edildiği bir ülke oldu. Daha da kötüsü, diktatörlük altında görev yapan (ve suçlarına ortak olan) birçok yetkilinin itibarlarını aklamalarına ve önemli sonuçlarla karşılaşmadan kamu hizmetine devam etmelerine izin verildi.

Beraber ele alındığında, sistemik değişimle ilgilenen Şilililerin, nihayetinde sandığa dair inançlarını kaybetmeleri ve neoliberal kapitalizmin ikiz kötülükleri ile geçmişteki insan hakları ihlallerinin cezasız kalmasını en sonunda ortadan kaldırmak için mevcut en etkili araç olarak kitlesel protestolara yönelmeleri şaşırtıcı değil. Siyaset kurumuyla ilgili bu hayal kırıklığı, bu dönemin en güçlü harekete geçirici güçleri olan feminist hareketin ve Ekim isyanının, neden parti liderliğini reddettiğini ve bunun yerine doğrudan demokratik karar alma ve öz-örgütlenme biçimlerine güvendiğini açıklamada da uzun bir yol kat ediyor.

İspanya, Arjantin ve Şili’de, diğerleri arasında, feminist kitleler, tartışma ve analizin kolektif eyleme dönüşebileceği bir alan sağlayarak hareketler arası işbirliğini kolaylaştıran bir toplumsal örgütlenme biçimi olan koordinasyon komiteleri etrafında birleştiler. Şili’deki CF8M, bu kuruluşların en büyüğü ve en etkilisi. Bu, onun feminist genel grevi inşa etmedeki merkezi rolüne ve feminist öneme sahip bir tarih için büyük kalabalıkları toplama gücüne bağlanabilir. Aynı zamanda, düşünceli bir analiz veya alelacele organize edilmiş bir siyasi müdahale ile güncel zulme yanıt vermede oldukça çevik olduğunu kanıtladı ve bu da onu, güncel olaylara feminist bakış açısını anlamak isteyen insanlar için popüler bir referans noktası haline getirdi.

İçsel olarak, CF8M, diğer feminist projeler tarafından başlatılan kampanyaların akabileceği ve güçlendirilebileceği bir alan olarak, bir tür feminist takas odası olarak işlev görüyor. Aynı zamanda başlı başına bir sosyal organizasyon; yani kişiler kendi projelerini başlatabiliyor ve başkalarını katılmaya davet edebiliyor. İster tek başına ister koalisyon halinde olsun, bu çalışma her zaman, siyasi önceliklerin ana hatlarını çizen ve gelecek yıl için mücadele güzergâhı çizen canlı bir belge olan “hayatın güvencesizleşmesine karşı feminist program” tarafından yönlendiriliyor. Her yaz, bu program, hareketin durumunu tartışmak ve gelecek için strateji oluşturmak üzere ülkenin her yerinden ve ötesinden feministleri bir araya getiren yıllık bir konferans olan Mücadele Edenlerin Çokuluslu Toplantısı’nda (EPL) yeniden ziyaret ediliyor.

Şili feminist hareketi, akla gelebilecek her türlü sosyal veya politik örgütlenmenin yanı sıra, her Uluslararası Kadınlar Günü’nde sokakları doldurarak mücadeleye katkıda bulunan önemli sayıda bağımsız bireyden (bilinen adıyla feministas sueltas) oluşan karmaşık bir mozaik. EPL ise, bu çeşitliliği ve onunla birlikte gelen tüm potansiyel çatışmaları kucaklamak için bir alan.

EPL’deki ara oturumlar sırasında, katılımcılar, ana programatik eksenler etrafında analizi ilerletmekle görevlendirilir; toplantı odaları, her yaştan düzinelerce terlemiş, odaklanmış, fikirlerini söylemeye hazır aktivistle dolar. Siyahi ve göçmen feministler, hareketin merkezinde kimin deneyimlerinin olması gerektiği konusundaki konuşmayı etkili bir şekilde değiştirdiler. Ara oturumlar, aynı zamanda kapatılma karşıtı (abolitionist) feministlerin genel feminist grevi inşa etme sürecine mahkûmların dahil edilmesi için daha derin bir taahhüt talep ettiği bir alan oldu. Bu müdahaleler ve diğerleri, değişen kriz ve baskı ikliminde, hareketin uygun bir noktada kalmasına yardımcı olacak önemli siyasi dönüşümleri zorladı.

Kesintisiz bir direniş anlatısı

COVID-19 pandemisi altında geçen zorlu bir buçuk yılın ardından, vakalar nihayet yönetilebilir seviyelere geri döndü ve nüfusun yüzde 70’i tamamen aşılanmışken, örgütlü feministler sokaklara güvenli bir şekilde dönebilme kabiliyetlerine giderek daha fazla güveniyorlardı. Bu duygu, Eylül ayının, hükümete siyasi faaliyetleri denetlemek ve suç saymak için özel yetkiler veren genişletilmiş olağanüstü halin son ayı olacağının duyurulmasıyla desteklendi. Bu haber yeterince erken verilemezdi; çünkü Anayasa Konvansiyonu içindeki feminist gündemi ilerletmek ve Ekim isyanının siyasi tutsaklarına özgürlük sağlamak için dış baskıya acilen ihtiyaç duyulduğu konusunda yaygın bir fikir birliği vardı.

11 Eylül Cumartesi günü, siyahlara bürünmüş protestocuların diktatörlük altında işkence gören, öldürülen veya kaybolanların onuruna düzenlenen yıllık geçit töreni beklentisiyle toplanmaya başladığı Santiago şehir merkezinde, bulutlu ve gri bir şafak söktü. Demokratik olarak seçilmiş Salvador Allende hükümetini gasp eden 1973 darbesi, çoğu bunu ilk elden deneyimlemek için çok genç olsa da, bu yıldönümünü kutlayan insanlar için eski bir tarih değildi. Diktatörlüğün mirası, bu ülke üzerinde, özellikle de görünüşte demokratik hükümetlerinin isyana Pinochet rejimi altında uygulanan aynı acımasız taktiklerin çoğuna başvurarak yanıt verdiğini görecek kadar yaşamış olanlar üzerinde ağır bir şekilde baskı yaratıyor.

Şili’de anma siyasi bir eylemdir: Direnişin hatırasını bile yok etmeye çalışan terör kampanyasının reddidir. Bu yıl, katılımcıların çoğu kapatılma karşıtı sloganlar altında miting yaptı ve siyasi tutuklulara özgürlük talep eden pankartlarla yürüdü. Feministler, geçmişteki insan hakları ihlallerinin sonuçlarının olmamasının, bugün devam eden devlet şiddetine zemin hazırladığını öne sürerek bu mücadelede önemli bir güç oldu. Bu sayede, diktatörlük döneminde kayıp yoldaşları, partnerleri ve aile üyeleri için adalet talep eden öncüllerinin geleneğini sürdürüyorlar.

CF8M tarafından yapılan bir çağrıya yanıt veren bir grup feminist, diktatörlüğe direnirken öldürülen ya da ortadan kaybolan her bir kadının adının yazılı olduğu 137 kırmızı bandana taşıdı. Kuzeye, Cementario General’e doğru yürüdüklerinde, ölenlerin isimlerini haykırdılar; her bir ismin ardından “¡Presente!” (Burada!) sesi yankılandı. Sokaklar dumanla kaplandığında ve tazyikli sular yükseldiğinde bile bunu haykırmayı sürdürdüler. Hem geçmişteki hem de şimdiki devlet şiddetine bir tepki olarak, feministlerin ne bize karşı kaldırılan bir eli ne de bir darbeyi affetmeyeceklerini veya unutmayacaklarını ilan ettiler.

Şilili feministler, geçmişle olan ilişkilerinden bahsederken sıklıkla, ataerkil baskıya karşı duran herkesin mücadelesini kesintisiz bir direniş anlatısında birleştiren, tarihte yolunu ören bir “kırmızı iplik” metaforuna başvururlar. CF8M Hafıza ve İnsan Hakları Komitesi üyelerinin sözleriyle, “Feminist hafıza, sadece kitaplardan alınmayan, sadece kütüphanelerde bulunmayan, sokaklarda, toplumda yaratılan bir inşadır.” Kırmızı iplik, mücadelede aktif olan hepimizi birbirine bağlıyor ve biliyoruz ki bir gün, bugün yapmakta olduğumuz tarihe, inşa ettiğimiz bu feminist hafızada kendi yerlerini anlamaya çalışan gelecek nesiller dönüp bakacak.

Bu feminist hafıza, her yeni neslin mücadelesini kumaşa dahil etmek adına, birçok el kullanılarak, sanki bir dokumaymış gibi günden güne örülmekte. Kırmızı bandanalar taşıyan feminist birlik başkentte yürürken, duaları devlet şiddeti sonucu ölen diğer kadınları anma çağrılarına karıştı. Bunlar arasında, ülkenin güneyindeki doğal çevreyi ve atalara ait Mapuche topraklarını savunmak için yaptığı çalışmalardan dolayı öldürüldüğüne inanılan yerli bir aktivist olan Macarena Valdés ile, yeni doğan kızını terk etmekle suçlanan, tercümanı reddeden, vahşi bir biçimde tutuklanan ve bir ay sonra ölümüyle sonuçlanan bir dizi olay yaşayan, Santiago’dan genç Haitili anne Joane Florvil vardı. Adaletsizlik veya direnişe dair her yeni hikaye, kendi tarihimize dair anlayışımızın, uygulamak istediğimiz feminizm kadar çoğulcu olmasını sağlayarak, daha önce yaşananlarla iç içe geçecek yeni bir ipliği temsil ediyor.

“Patriyarka düşecek. Feminizm kazanacak.”

Bizi canlandıran bu yeni feminizm, her biri içinden çıktığı toplulukların önceliklerini ve koşullarını yansıtan pek çok farklı biçim aldı. Henüz bütünlüğü içinde tam olarak kavranmamış olsa da, çapraz feminizm, kesişimsel feminizm ve belki de en kapsamlı olarak “%99 için Feminizm” olarak açımlandı. Sonuncusu, 2019 manifestolarında Arruzza ve diğerleri tarafından, her türlü baskı ve sömürüyü üstlenmeden elde edilemeyecek olan “derin, geniş kapsamlı toplumsal dönüşüm” arayışı olarak tanımlanıyor. Peşinen, “Yüzde 99 için feminizm sadece antineoliberal değil, aynı zamanda antikapitalisttir,” diyorlar.

Bu durum, bu dönemde ortaya çıkan feminist hareketlerin karmaşıklığını tam olarak özetlemese de dünyanın her yerinden feministlerin, ekonomiye ve yaşam standartlarımızı belirleyen hükümet sistemlerine doğrudan meydan okumadan baskılara son verilemeyeceği sonucuna vardıkları inkar edilemez bir gerçek.

Bir tür olarak, büyük olasılıkla kalıcı olarak üst üste binen krizler durumuyla karşı karşıya olduğumuz gerçeğinden artık kaçamayız. Şili’de ve başka yerlerde neoliberal kapitalizm, serbest piyasa ekonomisinin doğal sonucu olduğu söylenen özgür ve adil demokratik toplumları meydana getirmeyi başaramadı. Bunun yerine, yaygın güvencesizliğin ve azınlığın kârına katkıda bulunan yaygın çevresel yıkımın fazlasıyla gerçek sonuçlarıyla baş başa bırakıldık. COVID-19 pandemisi ve insan kaynaklı iklim değişikliğinin artan etkileri, birçok kişinin çözüm aramasına neden oldu ve aşırı sağcılar, insanların korkularını ve istikrarsızlığını kendi soykırım amaçları için kullanarak durumdan yararlanmaya hevesli görünüyorlar.

Dünyanın her yerinde neoliberalizme ve otoriterliğe tehdit oluşturmaya devam eden çoğulcu feminizm, bu karşılıklı garantili yıkım kültürüne bir alternatifi temsil ediyor. Kesişen baskıların odağındaki konumları dolayısıyla ataerkillik altında en şiddetli şekilde acı çekenler, hayatları pahasına da olsa savaşmaya istekli olduklarını kanıtladılar. Bu boyun eğmez ruh, 2018’de Brezilya’da Jair Bolsonaro’nun yükselişine karşı düzenlenen #EleÑao kadın protestolarında, 2020’de Amerika Birleşik Devletleri’nde George Floyd’un öldürülmesiyle tetiklenen ırkçılık ve polis karşıtı protestolarda ve bu yıl Türkiye’de, kadınları şiddetten korumaya yönelik uluslararası Avrupa Konseyi anlaşması olan “İstanbul Sözleşmesi”nden çekilmeye karşı çıkan feminist protestolarda bulunabilir.

Şili ve Şili’nin yerli toprakları boyunca, başka türden bir yaşamı mümkün kılmaya kararlı feministler olarak, gücümüzü kimseye devretmek zorunda olmadığımızı kendimiz için doğruladık. Yerli, Siyah, queer, trans ve daha pek çok feminizmden tüm çeşitliliğimizle, kendimiz adına konuşabiliriz. Günlük hayatımızı savaş alanımız haline getirdik; çünkü çocuk yetiştirmek ve sevdiklerimize bakmak, var olan en temel emek biçimi. Ayrıca, bizi kendi tarihimize bağlayan kırmızı iplik sayesinde, şiddet dolu bir hükümete nasıl direneceğimizi ve topluluklarımızın bir krizden kurtulmasına nasıl yardımcı olacağımızı biliyoruz. Ve elbette, her yerde ve aynı anda nasıl saldıracağımızı da biliyoruz.

Belki de en önemlisi bu süreçte, sadece sokaklarda değil; hayatımızın dönüşüm gerektiren her alanında da birbirimizi bulduk. Bugün dünyanın başka yerlerine bakabiliyor, yabancı dillerde bize atılan destek sloganlarını duyabiliyor ve yalnız olmadığımızı ve bir daha asla olmayacağımızı biliyoruz. “Artık birlikteyiz, artık bizi görüyorlar!” diye bağırmak için sesimizi yükselttiğimizde, geriye dönüş artık o kadar imkansız görünmüyor: “Ataerkillik düşecek. Feminizm kazanacak.”

Bu yazının orijinali 8 Mart 2020’de Roar Magazine sitesinde yayınlanmıştır.

Çeviren: Gaye Polat

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

eighteen − 1 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.