“Anne çocuk” ilişkisine benzer bir şekilde “baba çocuk” ilişkisi üzerine düşünmek, bireylerin aile romansından taşan bir bağ, destek, dayanışma potansiyelini gerçekleştirebileceğini hatırlatıyor.

 

“Bugün edebiyatın temel görevi dünyayı yeniden icat etmektir.

Çünkü dünyanın yeniden icad edilmeye ihtiyacı var.”

Amin Maalouf

Birkaç gün önce hoş bir tesadüfle Amin Maalouf’un bir röportajıyla karşılaştım. Her kimliğin kendini koruyarak barış içinde bir arada yaşayabileceğinden bahsediyordu. Dünyanın bir “kimlikler savaşı” kışkırtması içinde kötülüğe doğru yuvarlanması karşısında üzülüyor, söyleşinin sonunda röportajı yapan kişiyle birlikte gözleri doluyor, birbirlerine etkileyici bir sevecenlikle bakıp tokalaşıyorlardı.

Aklıma Yeşilçam filmlerindeki babacan adamlar geldi. Şefkatin çok yakıştığı, gördükleri zulüm karşısında gözleri doluveren yufka yürekli adamlardı bunlar. Haksızlık karşısında dağ gibi bir duruşları vardı. Yani bu adamlar “erkek” kimliğine hapsedilmeye çalışılan bedenleri zalim olmaktan kurtaracak birçok değerin taşıyıcılığını yapıyorlardı. Kötülük fikriyle sinikleşmiş “erkek” düşüncesini yıkacak güçlü imgeler taşıyorlardı. Gücü ve şefkati bir araya getirerek barışın çekiciliğini koruyorlardı.

Cinsiyete dayalı kimlikler tartışması içinde çıkıp geldi babalar günü. “Erkek” kimliğinden taşan bir ihtiyacı duymamıza vesile olabilir diye düşündüm bu yüzden. Annelikten yola çıkarak kadın olmaya atfedilen birçok sıfatın burada da ortaya çıktığını görüyoruz çünkü. Artık anne olup olmamaktan bağımsız bir şekilde şefkat ve nezaketle donatılmış bir kadın kimliği kadar, baba olup olmamaktan bağımsız bir erkek kimliğinden de konuşabiliriz o halde. Şefkatli, derin bağlar kurmak isteyen, bu bağı korumak için sevmenin sorumluluğunu alan babacan bir erkek imgesi, bize şefkatin ve dayanışmanın cinsiyetten üryan bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor. “Anne çocuk” ilişkisine benzer bir şekilde “baba çocuk” ilişkisi üzerine düşünmek, bireylerin aile romansından taşan bir bağ, destek, dayanışma potansiyelini gerçekleştirebileceğini hatırlatıyor.

“Cinselliği dünyanın en önemli şeyi haline getiren modern iktidar”ın söylemleri içinde şefkatleri tutkuya, güçleri performansa hapsedilmiş bir “erkek” imgesiyle boğuşuyoruz. Bu kimlik üzerinden tartışmalar sürüp gidiyor. Hiçbir bireyin tek bir kimlik üzerinden kurulmadığını, bir çokluğu her zaman kendi içinde taşıyan özneler olduğunu uzun süredir konuşup duruyoruz oysa.  Cinayet ve istismar haberleriyle kararmış bir dünyada, babalar günü bize “erkek” kimliğinin tam da bu kimlikten beslenerek şefkatli olabileceğini hatırlatıyor. Bir yerde doğmuş, bir yerlerden sürülmüş, başka bir yere göçmüş, birilerinin çocuğu, babası, abisi, küçük kardeşi, en yakın dostu, arkadaşı, sevgilisi oluşlarına şefkatin nasıl eşlik ettiğini. Tüm bunları “biz erkek değiliz” demek zorunda kalmadan yapabileceklerini. Bir bireyin “erkek” kimliğini özgür bir şekilde koruyabileceğini veya reddedebileceğini ve elbette bu özgürlüğün sorumluluğunu alabileceğini. Bu açıdan baktığımızda, babalar günü ile LGBTİ+ Onur Haftasının bir kimlikler barışı içinde nasıl şefkatle selamlaşabileceğini de…

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.