Devletin cinsel kıyılarında var olan Cevriye, mahremiyeti delen yaşantısıyla ya da merkezdeki politikalar dolayısıyla ehlileştirilemezken, o merkezin karşısında durarak politika üreten ideal solcu bir erkek karakter üzerinden ehlileşir.

Ataerkinin inşa ettiği “kadınlık” anlatısı, kadınlık deneyiminden geçmiş herkesin hayatını kıyıdan köşeden veyahut merkezden etkilemeye devam ediyor. Bu anlatının kırıldığı, yapısöküme uğratıldığı, dönüştürüldüğü anlar olsa da bu anların da bazı normlar barındırdığını, belli meşruiyetler oluşturduğunu görmek mümkün. Bu yazı da bir yandan normları altüst ederken, onları yeniden -belki de daha örtük yollarla- kurma tuzağına düşebilen bir metin olduğunu düşündüğüm Fosforlu Cevriye’yi odağına yerleştirecek. Bu metnin “makbul kadın” imgesine karşı bir anlatı oluşturmasına rağmen, kendi içinde alternatif bir “makbul kadın” yarattığını, bunu “ideal” bir erkek ile eşleştirdiğini iddia edeceğim.

Aslı Zengin, İktidarın Mahremiyeti’nde, iktidarın neyin mahrem olup olmadığına karar veren ve aynı anda hem dışlayan, hem de içeren bir yapı olduğunu iddia eder. Başka bir deyişle neyin normatif olmadığına karar vermek, yani bazı öznellikleri ve bu öznelerin pratiklerini dışlamak, aynı zamanda neyin normatif olduğunun bilgisini de gerektirir (s.26). Bu bağlamda, devletin cinsel kıyıları kavramıyla tartışmasını sürdüren Zengin, kıyıya itilen öznelerin ve onların mahkûm edildiği yaşamın, iktidarın merkezindeki politikaların temelini oluşturduğunu ve “…bu dışlamanın kendisi[nin] aslında tam da siyasetin kurucu unsuru” olduğunu söyler (s.26). Buna somut bir örnek olarak, yasanın “kayıtlı” ve “kayıt dışı” olarak seks işçilerini iki farklı kategoriye yerleştirmesini gösterir. Norm ve norm dışı ayrımların oldukça katmanlı ve değişken olduğu da söylenebilir. Seks işçisi olan ve olmayan kadınların arasında bir sınır çizen ve onları iki ayrı kutupta inşa eden iktidar, bir yandan da seks işçilerini kendi içinde “kayıtlı” ve “kayıt dışı” şeklinde kutuplaştırır (s.16). Devletin bu şekilde farklı grupları farklı denetim mekanizmalarına tabi tutması, iktidarın mahremiyetle olan ilişkilenmesini açığa çıkarır (s.27). İktidar-mahremiyet ilişkilenmesinde, devlet iktidarının bir yandan belli bir normatif yaşam düzeni inşa ederken, öte yandan kendi cinsel kıyılarında normatif olanın dışında neyin kalacağını belirginleştirmesi söz konusudur.

Zengin’in metni, kıyı-merkez arasındaki ilişkilenmenin, norm ve mahremiyet tanımları açısından bir ölçüt olduğunun ipuçlarını verir. Bu bağlamda Fosforlu Cevriye’yi düşünmek önemlidir, çünkü makbul olmayan ve mahremiyeti delen bir seks işçisinin hayatını takip ederiz. Bu takip süresince varlığını daima hissettiren şiddet, devlet iktidarının kendi cinsel kıyılarında hayatta kalmaya çalışan öznelerin yaşamlarına içkindir. Dolayısıyla, Derviş sadece bir seks işçisine ses olmakla kalmaz, aynı zamanda iktidarın şiddetini de afişe eder. Sesine kulak kesildiğimiz Cevriye, İstanbul’un sokaklarını kendine ev bellemiş, her bir köşesini avucunun içi gibi bilen bir kadındır. Başına buyruk, sokakların gözdesi, saçları yıldız yıldız parlayan Cevriye, hasta bir halde karşılaştığı ve o haliyle onu evine götürüp iyileşene kadar kendisine bakan bir adama âşık olur. Sonrasında ise Cevriye’nin talihsiz bir şekilde sonlanan kara sevdasını takip ederiz.

Kitabın ilk bölümü olan “Karakolda Ayna Var”, ahlak polisleri tarafından karakola getirilen seks işçilerinin orada geçirdikleri zamanı anlatır. Burada seks işçilerinin yaşamlarına dair alternatif namus anlatısı dikkate değerdir. İçlerinden Melahat adlı bir seks işçisi, kendi ahlak anlayışını polislere karşı savunurken karakola hırsızlıktan, yankesicilikten ve dolandırıcılıktan girmediğini söyler. Vergi vermiyor da olsa namusuyla orada bulunur, kendi deyişiyle “alnı açık, yüzü paktır.” (s.35). Burada, cinsellik ve para karşılığı cinsel ilişkiye girme üzerinden kurulan namus anlatısının altı boşaltılır. Kendi meşreplerince ahlaklı kadınlardır, kimseye zarar vermeden geçimlerini sağlarlar. Bu yönüyle, kitabın önemini yadsımak mümkün değil. Ayrıca, kitapta seks işçilerinin yaşamlarıyla ilgili boş bir güzelleme ya da melodramatikleştirme de söz konusu değildir. Derviş, herhangi bir güzelleme yapmayarak var olan şiddetin görünmez hale gelmesine izin vermez. Şiddetin sürekliliğini ve yaşamlarına olan içkinliğini vurgular, okurda acıma uyandırmaktan kaçınarak karakterlerin öznelliklerini aktif kılar. Ana akım söylemde olduğu gibi, normların dışında kalan kadınlar, bu romanın dünyasında daima kurban olmaya mahkûm varlıklar değillerdir. Cevriye gibi “makbul olmayan” bir kadın, yaşam dolu, sevinç dolu olabilir, kendi başının çaresine bakabilir ve Beyoğlu sokaklarında kendisine bir yaşam kurabilir. Tüm bunlar kıyıda yaşayan ve ideal olmayan öznelerin mücadelelerine dair bize oldukça önemli şeyler söyler. Zengin’e tekrar dönersek, aslında Cevriye ve onun gibi kadınlar, cinselliklerini kamusal alanda görünür kıldıkları için toplum düzenine birer tehdittirler; halbuki bedenlerini kontrol altına alıp namuslu bir yaşam sürmeli ve aile kurarak toplumun devamlılığını sağlamalıdırlar (s.32). Seks işçileri, tam da bu aile-kadın cinselliği üzerinden kurulan mahremiyet ilişkisini bozdukları için “mahrem alanlara yerleşmeyerek egemen ideal kadın kategorisini altüst [ederler]” (s.32). Alt üst etmekle kalmaz, devletin cinsel kıyılarında, dalgaların yerle bir edeceğini bilmelerine rağmen kendilerine kumdan yaşamlar inşa ederler. Belki de aktif öznellikleri tam da bu daimî yıkımdan güç alır.

Romana Cevriye’nin âşık olduğu adamın dahliyle, yukarıda bahsettiğim alternatif seks işçisi anlatısı, fikrimce yerle bir olur. Kendisinden yazı boyunca yer yer “adam”, “erkek”, “o” gibi hitaplarla bahsediyor olacağım, çünkü ismini hiçbir zaman öğrenemeyiz. Bana kalırsa bu isimsiz adam, metin boyunca rahatsız edici derecede idealleştirilir. Bir hanın tavan arası odasında polisten kaçarak gizli bir yaşam sürdüren adam, gün boyu odasında çıt çıkarmadan kalır ve bu süre zarfında yıpranmamış elleriyle bol bol okur ve yazar. Akşam hava karardığında ise dışarı çıkar, saatler sonra elinde ağır bir paketle geri gelir. Bu ipuçlarıyla kendisinin eğitimli olduğunu, yüksek ihtimalle bir dava insanı olduğunu ve hükümet karşıtı birtakım illegal işlerle meşgul olduğunu tahmin ederiz. Bu gizemli, bilgili, şefkatli, muhtemelen solcu ve neredeyse kutsal erkek, Cevriye’de kimsenin açamadığı bambaşka kapılar açar. Aşk denilen şeyin böyle imkanlar sunabiliyor olmasını yadırgamıyorum fakat ikisi arasında aşılamayacak bir hiyerarşi olduğu aşikâr. Dolayısıyla, Cevriye’nin aşkı kimde bulduğu, neden böyle bir adamda bulduğu, sanıyorum ki önemli bir soru. Örneğin, ilk tanışmalarında Cevriye’yi en çok etkileyen şeylerden biri, onun kendisine “siz” diye hitap etmesidir. Cevriye için bu adam, ona ilk defa saygı gösteren, ilk defa “onu namuslu, aile evladı bütün kadınlardan ayırt ettiğini göstermeyen” biridir (s.110). Bu dinamikte var olduğunu düşündüğüm “ehlileşme” sinyallerini şu alıntılarından alabiliriz: ‟O, Cevriye’yi olduğu gibi görmüyordu.”, “Cevriye onun yanında, onun kendisini görmek istediği gibi olmak, daha doğrusu görmemek istediği gibi olmamak için kendi de farkına varmadan nefsine cebrediyordu.”, ‟Cevriye’yi ona bağlayan şey, onun Cevriye’yi kendi karşısında böyle başkalaştıracak bir kudrette oluşuydu.”, “İyi olmak, daha iyi olmak, mükemmel olmak, herkesten üstün olmak için, ruhunun derinliklerinden kopan bir hamleydi bu.” (s.110). Bu alıntılardan hareketle düşününce, bir yandan da ehlileşmenin ötesinde bir deneyim de belirir Cevriye için ve Cevriye’nin hislerini anlamamak imkânsız hale gelir. Ona saygı gösteren, ona başka biri olabileceğini hissettiren, orospuluğu dışında bir insan olarak algılanabildiği anları ona bahşeden bir adam vardır karşısında. Mesela Cevriye, onun yanındayken Fosforlu değil, sadece Cevriye olarak var olduğunu söyler. Fahişeliğinden ve sokağın kirlerinden, adamın kaldığı odanın kapısının eşiğinde arındığını, oraya başka bir kadın olarak girdiğini anlatır bize kitap. Tam da bu noktada, romanın kilit noktalarından biri olduğunu düşündüğüm utanç meselesine değinmek elzem.

Hayatında bir kere bile utanç duymamış olan Cevriye, ilk defa bu adam karşısında utanç duyar. Adam, tanıştıklarında hasta olan Cevriye’yi o şekilde bırakmak istemez ve odasına götürür. Yatağa geçen Cevriye, ona yer açmak için kaymasına rağmen adam oralı bile olmaz. İyileştikten sonra kendisine teşekkür ederken de adamın hiç para istemediğinden bahseder. Bu iki an, Cevriye’nin utanç duygusuyla tanıştığı anlardır. Adam her iki durumda da imayı anlamazlıktan gelir, bir diğer deyişle Cevriye’nin seks işçiliğini görmezden gelir. Cevriye’nin ilk defa “mükemmel” bir erkek karşısında utanç duyması aklımda büyük bir soru işareti. Mesela bir süre sonra Cevriye, kadınlığını satmak için sahip olduğu türlü bilgileri ondan saklamaya çalışır, çünkü öğrenmesinden korkar ve utanç duyar. ‟Utanabilmek. Ne müthiş bir duyguydu!”, ‟Ancak iffetli ve istemli bir kadının varlığında olabilecek zannedilen böyle bir duygu Cevriye’de ne arıyordu?” (s.112). ‟Cevriye senelerce hiç sıkılmadan, kötülüğünü fark etmeden taşıdığı sürtüklük hüviyetinin ağırlığını onun karşısında taşınmaz bir yük eziciliğiyle hissediyordu.” (s.115). Tekrarlamak gerekirse, bambaşka hisleri ona vaat eden bu adama âşık olması, gerçekdışı bir şey değil. Ancak utanç meselesi biraz ikircikli. Bu adamla tanışmadan önce Cevriye’nin seks işçiliğine dair herhangi bir utanç duyduğunu, kendini kirli ve aşağı bulduğunu görmeyiz. Yaşamayı seven, ölüme direnen, kendi ayakları üzerinde sapasağlam durabilen ve mesleğinden utanmayan bir kadındır Cevriye. Ancak adamla tanışır tanışmaz ilk defa utanç duyan, kendisini fahişeliğinden arındırma arzusu içinde bulan, bu ideal erkeğe “layık” bir kadın olabilme isteğiyle yanıp tutuşan birine dönüşür. İdeal olan erkekle tanışıp âşık olduğunda kendi kimliğine ve yaşamına dair böyle bir “bilinçlenme” yaşar. Tam da bunu oldukça sorunlu buluyorum. Toplum tarafından kıyılara itilen ve hor görülen bir kimliğe sahip olmasına rağmen hiç utanç duymazken, onun fahişeliğini görmezden gelen bir erkek karşısında utanç duyması, benim gözümde alternatif olabilecek bir “seks işçisi hayatı” anlatısını yerle bir ediyor. Zengin’in bahsettiği ataerkiyle, eril bir bakışla inşa edilen namustan farklı, kötülük etmemek, hak yememek üzerinden kurulan yeni bir namus anlatısı oluşturulduğunu düşünürken, Cevriye’nin doğru erkekle karşılaşmasıyla evliliği dahi arzular hale gelmesi bu anlatıyı sakat bırakıyor. Kendini kirli gördüğü kısımlar da bunu çürütüyor. Mahremiyeti delen Cevriye’nin evinin kadını olmak istemesi, cinselliğini bir odaya kapatmak istemesi “makbul” kadın haline getirilmeye çalışılmasına işaret ediyor.

Cevriye’nin kendini kirli algılamasına ve evliliği arzular hale gelmesine, idealleştirilen erkek figürünü incelerken daha da yakından bakalım. Cevriye’nin, kadınlığının adam tarafından görünmezliğine dair düşünceleri, aralarındaki belirgin sınıf ve kültür hiyerarşisinden doğar. Cevriye adamın kendisini değersiz bulduğu için tenezzül etmediğini, onun çok yüksek kalitede bir insan olduğunu düşünür ve adamın kaldığı yere rutin gidişlerinde temizliğine dikkat etmeye başlar. Fakat ne yaparsa yapsın, Cevriye’nin kadınlığı adamın gözünde asla görünür bir hale gelmez. Kitapta bu meselelere dair bazı cümleler: ‟Sürtük değil, bir dişi, bir kadın olduğunu bile ona hatırlatmamıştı.” (s.72). “Onun kadınlığına karşı gösterdiği bu kayıtsızlığın onuruna dokunduğu muhakkaktı. Fakat onun bu hareketinin aynı zamanda onurunu okşayan mühim bir tarafı da vardı.” (s.73). Burada erkeğin ideal olmasının en önemli noktalarından biri, cinsellikten kendini muaf tutmasıdır. Karşısındaki kadının çekiciliği ya da herhangi bir kadına karşı olan hislerinin yoğunluğunun adama hiçbir şekilde etki etmediğini/edemeyeceğini görürüz. Buradan da arzularından arındırılmış bir erkeğin ideal olarak sunulma şekli, aşk ve cinselliği birbirinden dışlayan bir alt tona kendini dayandırır. Cinselliğiyle para kazanan ve İstanbul sokaklarının arzu nesnesi olan Cevriye, kendisini hiçbir koşulda arzulamayan bir adama âşık olur. Burada Cevriye’nin kendisini arzulamayan birine âşık olması absürt ya da anormal olan kısım değil, adam pekâlâ aseksüel de olabilir. Fakat kitaptan anladığım, kendini var olan arzularından arındıran ve tüm odağını davasına veren solcu erkek, cinselliğiyle para kazanan kadının terbiye edilmesinin kilit noktalarından biri olur. Cevriye kendi camiasından, içinde tutku ve cinselliğin olduğu bir aşk da yaşayabilirdi. Alternatif olarak sunduğum şeyin bir ideal olduğunu düşünmüyorum, fakat Derviş’in burada bir alternatif değil, nihai bir ideal sunduğunu düşünüyorum. Cinsel bağlamda tutku ve arzularından arındırılmış bir ilişkilenme biçimi, burada adeta Cevriye’nin ıslah edilmesinin yapı taşlarından biri gibidir: Cinselliğiyle yaşamını idame ettiren Cevriye’nin cinsel anlamda terbiyesi. “Makbul” olmayan Fosforlu Cevriye’nin makbulleştirilmeye çalışıldığını düşündüğüm kısımlardan bir diğeri, onun evlilikle alakalı hislerini okuduğumuz bölüm. Cevriye, biriyle bir dönem karı koca gibi bir hayat yaşadığını, bunu çok sıkıcı bulduğunu söyler ve evliliği kodese benzetir (s.93). Ardından, gizemli erkekle bu hayali kurduğunda kalbi neredeyse yerinden çıkacak gibi olur ve onunla evlenme hayali onu mest eder. Onda bu hisleri ancak böyle ideal, dava adamı, muhtemelen solcu bir erkeğin uyandırabiliyor olması bende kuşku uyandırıyor. Bir şekilde bu anlatımda, kendi camiasından insanların içerisinde aşkı zaten hiçbir şekilde bulamayacağı önermesi gizli sanki. Kendi geldiği yer aşkı bulabileceği bir yer değil, ancak kendisinden “üstün”, “yüce”, başka sınıfa ait bir erkek onda böyle hisler uyandırabilir. Burada Zengin’in bahsettiği mahremiyet meselesini hatırlamak önemli. Devletin cinsel kıyılarında var olan Cevriye, mahremiyeti delen yaşantısıyla ya da merkezdeki politikalar dolayısıyla ehlileştirilemezken, o merkezin karşısında durarak politika üreten ideal solcu bir erkek karakter üzerinden ehlileşir. Mahremiyet delici yaşamı, adamla birlikte olduğu anlarda ona kirli gelir. ‟Ona ikinci gidişinde olduğu gibi, bir başka erkeğin kolları arasından çıkıp onu görmek istemiyordu. Bunun için ne yapacağını kendi kendine düşünmüştü. Saçları bozulmamalı, üstü başı buruşmamalı, hamamdan çıktığı gibi, tertemiz onun yanına gitmeliydi.” (s.117). Seks işçiliğiyle yazının başında bahsettiğim alternatif namus anlatısı birbirlerini içerirken, ideal adama âşık oluşuyla normatif namus anlatısı Cevriye’nin içine, onun seks işçiliğini dışlayan bir yerden çöreklenir.

Fosforlu Cevriye, belli açılardan normları alaşağı eden bir metin olsa da bir yandan kendi normlarını yaratıyor. Cevriye daha da hoşgörüyle yaklaşabileceğimiz bir “alternatif ideal kadın” temsiline evriliyor. Kitapta ideal erkeğin etkisiyle değişen ve bana kalırsa olumsuz anlamda değişen bir seks işçiliği temsili var. Değişmeyi, temizlenmeyi, daha üstün bir kadın olmayı, namuslu olmayı, evlenmeyi arzulayan bir kadına dönüşür Cevriye. Hepsi, karşılaştığı o neredeyse tanrı gibi olan adam içindir. Bu nedenle, norm dışı kadın temsillerinde bile, bir şekilde onların daha sevilebilir, daha hoşlanılabilir ve kabul edilebilir kadınlar olmaları için çabalandığını, bunu yaparken de küçük nüanslarla farklı makbul olma halleri yaratıldığını düşünüyorum. Cevriye, kendisinden utanmayan bir seks işçisi olarak da âşık olabilirdi; kara sevdaya tutulmadığı, tutulduysa da hikâyenin sonunda ölmek zorunda kalmadığı bir yaşamı da olabilirdi. Kısacası, kıyısından köşesinden idealleştirilme ya da ideal bir erkek vasıtasıyla makbulleştirilme olmadan da seks işçiliği, kadın, kadınlık temsilleri okuyabilmemizin normları alaşağı eden, ufuk açıcı ve dönüştürücü bir alanı bize açacağını düşünüyorum.

Kaynaklar

Derviş, Suat. Fosforlu Cevriye. İstanbul: İthaki, 2016

Zengin, Aslı. İktidarın Mahremiyeti. İstanbul: Metis Yayınları, 2011

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

19 + seven =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.