Eğer Normal İnsanlar heteronormatif bir hikaye anlatmıyor olsaydı şu an ulaşmış olduğu popülariteye yine de ulaşabilir miydi?

*Bu yazı sözü geçen kitap ve diziyle ilgili sürpriz gelişmeler (spoiler) içerir.

Geçtiğimiz aylarda Hulu ve BBC’nin ortak yapımı olarak izleyiciyle buluşan, Sally Rooney’nin aynı isimli çok satan romanından uyarlanan Normal İnsanlar, kısa sürede hakkında oldukça konuşulan bir diziye dönüştü. Diziyi ilk çıktığı günlerde hızla izlemiştim ancak izlerken aklımdan atamadığım, başlıkta paylaşmış olduğum soru diziyle aramda kaçınılmaz bir mesafenin oluşmasına neden oldu. Bu esnada dizi, bütün platformlarda övgü yağmurlarına tutulmaktaydı. Benim içinse bu diziye bakış açım, artık belirli filtreler olmadan seyrettiklerime yaklaşmamın pek de mümkün olmadığını göstermiş oldu. Bu filtrelerin neler olduğunu yazının devamında netleştireceğim, ancak öncesinde diziyi henüz izlemeyenler için biraz konusundan bahsedeyim.

İrlanda’nın taşra diyebileceğimiz bir sahil kasabası olan Sligo’da geçen dizi, Marianne ve Connell adlı iki lise öğrencisinin aralarındaki ilişkiyi, kişisel ve aynı zamanda birlikte büyüme hikayelerini yıllara yayarak anlatıyor. Dizinin henüz başlarında karakterler arasında çok net çizilen bazı ayrılıklar var. Bunlardan ilki daha çok sosyal ilişkilere dayanıyor. Marianne daha mesafeli diyebileceğimiz bir pozisyonda konumlanırken, Connell’ın daha geniş bir arkadaş çevresine sahip, futbol takımında oynayan bir nevi popüler çocuk olarak çizildiğini görüyoruz. Ancak bugüne kadar pek çok farklı örneğini izlemiş olduğumuz toksik ve maskülen popüler çocuk özelliklerine uymuyor gibi “gösterilen” Connell, başarılı bir öğrenci ve okumaya yazmaya meraklı haliyle, y kuşağınca bir popüler çocuk örneği olarak sunuluyor. İkinci önemli nokta ise Marianne ve Connell’ın sosyal sınıfları üzerinden, ki bu ayrışma hikayenin devamında pek çok kez ilişkilerinin kaderinin de değişmesinde etkili oluyor. Marianne, ekonomik durumu güçlü bir ailenin mensubu iken Connell’ın annesi onların evinde işçi olarak çalışmaktadır. Böyle söylendiğinde daha önce pek çok örneğini izlediğimiz zengin kız, fakir oğlan hikayesi gibi duyulsa da (bir bakıma öyle de) aralarındaki sınıf farkı görünmezmiş gibi davranılmakta ancak bunun asla görünmez olamayacağı da (her ne kadar kalın harflerle olmasa da) vurgulanmakta.

Sahip oldukları bu farklı konumlanmaların ilişkilerinde dönüm noktası yarattığı gelişme ise sosyal hiyerarşi içinde daha güçlü bir konuma sahip olan Connell’ın, Marianne’le olan ilişkisini gizli tutmak istemesi. Bu noktada Connell’ın lisedeki sosyal pozisyonunun, onu ilişkide kolayca istismarcı olarak tanımlayabileceğimiz bir role soktuğunu gözlemleriz. Bir noktada Marianne de kendini bu zehirli durum içinden çıkararak uzaklaşır ancak karakterlerimizin yolları bir kez daha kesişir.

İlerleyen bölümlerinde üniversiteye başlayan ana karakterlerin, büyük bir şehre taşındıklarında aralarındaki hiyerarşinin nasıl değiştiğini gözlemleriz. Büyük şehirde, lise formasını çıkardıktan sonra ev kirasını ödeyebilmek, geçimini sağlayabilmek için ek işler yapmak üzerinden Connell’ın ekonomik kaygılarının büyüdüğünü, sınıf eşitsizliklerinin daha görünür hale geldiğini söyleyebiliriz ki bu da dizinin sınıfsal eşitsizliklere dair gözlemlerinin bir noktaya kadar arkasında durabilmemi sağlıyor. Aynı şekilde Connell ve Marianne’in aralarındaki ekonomik sınıfsal uçurumun, sınıflarını performe etme biçimlerinin ilişkilerinde dile gelmeyen uzaklıkları genişletmesi analizinin de tutarlı olduğunu söyleyebilirim. Ancak sınıfa dair çıkarımlar, bu ikilinin ilişkisi üzerinden sıkışıp kaldığı için daha sonra Rob karakteri üzerinden verilmeye çalışılan işçi sınıfının travmaları ise karakter yeterince derinlikli anlatılmadığı için ne yazık ki havada kalıyor.

Buraya kadar dikkatinizi çektiyse Normal İnsanlar alışılagelmişlerden farklılaşan yönleri olsa da son derece heteronormatif bir hikaye anlatıyor. Filtreye ilk takılanlardan biri de bu oldu diyebilirim. Bir kadın ve erkek arasındaki heteroseksüel ilişkiye odaklanan dizi, hiçbir kuir+ karakterin yer almadığı bir gençlik dizisi olarak başlıyor ve yaşlar olgunlaşıp, hikaye katmanlaştığında da bu noktada bir değişiklik olmuyor. Online platformlarda yayınlanan dizi ve filmlerde, geçmişe kıyasla kuir+ hikayelerin temsiliyetinin arttığını gözlemlediğimiz bu dönemde (toplamda yine azınlıkta diyebileceğimiz bir temsil söz konusu elbette), Normal İnsanlar’ın da bu noktada ezber bozan bir yönü olmadığını görebiliyoruz. Kafalara takılan bir soru da şu ki, eğer Normal İnsanlar heteronormatif bir hikaye anlatmıyor olsaydı şu an ulaşmış olduğu popülariteye yine de ulaşabilir miydi?

Bir diğer önemli nokta ise Marianne’in cinsel deneyimlerinin anlatılışındaki çeşitli tutarsızlıklar. Marianne ve Connell’ın birbirleriyle olan ilk cinsel deneyimlerine baktığımızda, kameranın konumlanışında yalnızca kadın bedenini merkeze alan ve nesneleştiren bir anlayıştan kaçınmaya çalışıldığı ve seks pozitif diyebileceğimiz bir yöntem izlendiği görülmekteydi. Fakat ilerleyen bölümlerde Marianne’in yeni cinsel deneyimleri üzerinde aynı anlayışın sürdürüldüğünü söylemek zor. Örneğin Marianne, Connell’a erkek arkadaşı Jamie’yle cinsel olarak sadist* & mazoşist bir ilişkisi olduğundan bahseder, Connell’ın buna yanıtı gecikmez ve “Bu kulağa korkunç geliyor,” der. Ancak Jamie’nin kendisine cinsellik haricinde de şiddet uyguladığını gördüğümüz sahneler söz konusu. Fakat bu olaylara Connell’ın yanıtı göz önündeyken, Marianne’in bu durum karşısındaki sesinin yansıtılmaması, seyirciyle ilişkisinde ve hikayesindeki kendi perspektifinin net bir şekilde ortaya konmayışı onu pasifize ediyor. Aynı şekilde kendisinin BDSM cinsel ilişkiye dair duygularına ve kendi bakış açısına da yer açılmıyor. Cinsel şiddet ve BDSM ilişki arasındaki farklılıklar ve sınırlar doğru bir şekilde anlatılmazken İsveç’te okuduğu sırada partneri olan Lucas ile ilişkisinde ise sınırların ihlal edildiğini, güvenli kelimelerin bir anlam ifade etmediğini, bunun BDSM bir cinsel ilişkiden öte bir cinsel şiddet olduğunun vurgulanmadığını görüyoruz.

Belki de en tehlikelisi ise, Marianne’in toplum tarafından daha “normal” kabul gören cinsel deneyimlerden ziyade “farklı” olduğu düşünülen cinsel deneyimler yaşamasının yansıtılmasıyla tam da eş zamanlı olarak travmatik geçmişinin de kazılması, seyirciyi Marianne’in ailesiyle yaşadığı fiziksel ve duygusal istismar boyutu olan ilişkiler arasında bir paralellik kurmaya itiyor. Bu noktada Marianne’i bir dönem ilişkilerini gizleyerek istismar etmiş olan Connell’ın, abisi Marianne’e şiddet uyguladığında onu gelip savunma şekli de bilindik erkeğin sahip olabileceği “bedensel üstünlüğü” kullanarak, diğer erkeğe tehdit savurup kadını kurtaran ve koruyan erkek klişesine hizmet etmiş oluyor.

Bahsetmiş olduğum bu filtrelere takılmadan önce dizi, görüntü yönetmeninin etkili görüntüleri oyuncuların da yalın performanslarıyla çok girift olmayan, Romeo & Juliet’vari bir yerden başlayan bir hikayeyi sade ve seyirciyi içine yakınlaştıran bir yere taşımayı başarıyordu. Ancak dokunmaya çalıştığı sınıf çatışması yeterince derinlikli olmadığı için ağırlıklı olarak bir romansın içine sıkışıp kalırken, aşk hikayesi ise bildiğimiz heteronormatif “normal”in üretiminin de bir parçası olmanın çok da uzağına gidemiyor ne yazık ki.

*Sadizm terimi, kasıtlı olarak acımasız davranışlar sergileyen ve başkalarını aşağılamaktan ve egemen olmaktan, cinsel bağlamın dışında zevk alan kişileri de tanımlamak için kullanılmaktadır. Buradaki kullanımı yalnızca cinsel ilişki bağlamındaki anlamını içermektedir.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.