Tüm aile bireylerinin evde kaldığı ve yemek, temizlik gibi evin ihtiyaçlarına yönelik ama kadının görünmez emeğiyle veya dışarıdan ücretli destekle “halledilen” işler, bu süreçte “primitif kod”larına geri dönen toplumlarda kadınların omuzlarına ve kucaklarına bırakıldı.

Laurie Simmons, Walking House, 1989.

Kadının toplumsal hayatta çalışan bir birey olarak yer alması, son birkaç yüzyılda gündemden düşmeyen, sosyal bilimciler tarafından defalarca ve farklı açılardan tartışılan bir fenomen olageldi. Modernleşme sürecinde kadın, yüzyıllar süren mücadelesini sadece çalışma hayatında bir yer edinme isteğiyle değil, ev işlerinin ve çocuk bakımının da sadece kendisine ait olmadığı bir ev düzeni oluşturma arzusuyla verdi. Sokak protestoları, seminerler, konferanslar, üniversitelerde açılan Kadın Çalışmaları bölümleri, bu amaçla yazılan kitaplar, özellikle kadın sanatçıların toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dair çalışmalarından oluşturulan literatür, bu mücadelenin somut ve soyut yansımaları haline geldi.

Kadının çalışma hayatına ilk dahil olması, “ev içi ekonomiye katkıda bulunma”, “aile bütçesine katkı” gibi örtülü sebeplerle oldu. Bu ifade, kadının ilk önceliğinin sadece “ev” ve “aile” olduğunu; kadının “evi geçindiren” değil “katkıda bulunan” olduğunu kabul eder. Bu, kadının “ekonomik özgürlüğünü elde etmesi” değil “kazandığımı yine eve ve aileme harcayacağım, söz” demesidir. Bu ifadeler, yüksek sesle söylenmeyen gizli bir akit içerir.

Kadının dışarıda bir çalışma hayatına dahil olması, hane içinde almış olduğu rolleri de önemli ölçüde etkiledi. Ev işlerinin sadece kadının sorumluluğu olmadığı, üretimin ve ekonomik kalkınmanın da sadece erkeğe düşmediği bir düzen fikri üzerinde duruldu.

1971’de, Massachusetts’te, Smith College mezunları tarafından yapılan protestoda yazılan “We’ve come a long way, baby; From Adam’s Rib; To Women’s Lib” yazılı döviz, kadınların mücadelesini, kadın hakları ve kadın erkek eşitliği konusunda kat edilen yolu özetleyen bir ifade oldu.[1] Bu protestodan dört yıl önce National Museum’daki Woman House sergisi de, ev kavramının kadın kavramıyla nasıl bütünleştiğine dikkat çekti. Bu sergide sanatçılar evin kadınla özdeşleşen bir kavram olarak basmakalıp şekilde yer aldığını ortaya koydu.[2] 2017 sonbaharında “İyi Bir Komşu” bienalinde İstanbul’da da görme fırsatı bulduğumuz Femme Maison adlı çalışma, kadının ev işleriyle meşgul olunca, bedensel kimliğinin evle nasıl birleştiğine dair ipuçları veriyordu. 1911 Paris doğumlu Louise Bourgeois; Amerika’ya taşınmasının ardından yabancısı olduğu bir kentte olmanın ve hamileliğinin de etkisiyle yaşadığı zorlukları anlatmak için bu seriye başladı. Sanatçı, kadının evle ilişkisi kadar, evle ilgili sorumluluklarının zihnini nasıl meşgul ettiğini de bedeninin bir kısmını eve dönüştürdüğü çalışmalarıyla ifade etti.[3]

60’lı yıllar ve sonrasında dönemin feminist yazarları da kadının üstlendiği ya da üstlenmek zorunda bırakıldığı ev işinin ve evi çekip çevirme görevinin toplum tarafından değer görmediğine dikkat çekti. Toplumda kadının yaptığı işe parasal bir karşılık biçilmez; bu görev kadının doğasından gelen yetenekler sayesinde kolaylıkla gerçekleştirilir. Ancak toplum gereken değeri vermese de kadınlar bireysel olarak ev işinin ve çocuk bakımının ağır bir iş olduğunu fark ettiler. Zamanla ev hanımlığının da çok zor şartlar altında gerçekleşen bir iş olduğu fikri toplumda yer bulmaya başladı, hatta devletler kadınların işini kolaylaştırmak için yasalar ve düzenlemeler getirdiler.[4]

Kadının yüzyıllar süren mücadele sonrası elde ettiği haklarının artmış ve çalışan kadın rolünün özellikle şehirde yaşayan insanlar arasında son yıllarda oldukça güçlenmiş olmasına rağmen, koronavirüs salgını sürecinde, daha önce hiç karşı karşıya gelmediği bir tehditle, karantinayla birlikte çokça sarsıldı.

Dünyayı etkileyen pandemi sonrasında tüm ülkelerde uçuşlar durduruldu, okullar kapatıldı, ekonomiyi canlı tutan fuarlar belirlenmeyen bir ileri tarihe ertelendi. Tüm aile bireylerinin evde kaldığı ve yemek, temizlik gibi evin ihtiyaçlarına yönelik ama kadının görünmez emeğiyle veya dışarıdan ücretli destekle “halledilen” işler, bu süreçte “primitif kod”larına geri dönen toplumlarda kadınların omuz ve kucaklarına bırakıldı.

Koronavirüs salgını sürecinde evde yemek yapma oranının diğer ülkelere bakıldığında ülkemizde yüzde 80 artmış durumda olduğunu görüyoruz. Virüsün nasıl bulaştığının net olmadığı zamanlarda, besinden bulaşma ihtimaline karşın normalde marketten alınan ürünler bile, ekmek dahil, evde yapılmaya başlandı. Burada yemeği de ekmeği de yapanın yine büyük oranda kadın olduğunu düşünüyoruz.[5]

Bu noktada, Deniz Kandiyoti – Ezgi Başaran söyleşisindeki “Modern kadının illüzyonu söndü” şeklindeki ifadeleri bir çıkış noktası oluşturabilir. Karantina sürecinde kadın, daha önce parayla aldığı hizmetleri alamaz oldu ve sosyal çevresinin ona sağladığı “çocuk bakımına yardım” gibi kolaylıklardan mahrum kaldı. Daha önceleri dışarıdan yemek sipariş edebilen, çocuğunu birkaç saatliğine komşusuna ya da annesine bırakan kadın, artık hem evin aşçısı hem temizlikçisi; çocuğunun hem bakıcısı hem öğretmeni rollerini üstlenmek durumunda kaldı. Ücreti karşılığında bile onu rahatlatacak hizmetlerden yararlanamadı. Bedensel ve zihinsel yorgunluğuna bir de duygusal zorluklar eklenen kadın yüzyıllardır elde etmeye çabaladığı haklarından mücbir bir sebeple caymak durumunda kaldı.

Karantina sürecinde, çalışan kadının makyaj, kıyafet, kuaför masrafı ve dışarı çıkma durumu azaldığı için çamaşır ve ütü gibi işlerin azalmasına rağmen kadının rahatladığı söylenemez ki bu durum da kadınların psikolojik olarak hassasiyet derecesini yüzde 83’e çıkardı.

Koronavirüs salgını günleri, 1975’te Meksika’da yapılan Birleşmiş Milletler’in düzenlediği ilk Uluslararası Kadın Konferansı’nda dile getirilen, modernleşmenin beklenen sonuçları vermediği gerçeğini bir kez daha gösterdi. Bu süreçte kadınların daha önceden sahip olduğu hakların da bir kısmını kaybettiğine dair sonuç ile birlikte değerlendirildiğinde, feminist mücadelenin yarım yüzyıl önceki noktadan bu yana bir arpa boyu bile yol gidemediği görülmekte.[6]

Bu gidişle, belki de kadının çalışma hayatından çekilmesiyle, Gilman tarafından yazılan ev – annelik – toplum ilişkisini sorgulayan Kadınlar Ülkesi kitabındaki sahnelerin gerçekleşmesi kaçınılmaz olacaktır.

“Çocuklarınız, (becerebilirlerse cennete gitmekten başka) evin dışında hiçbir ilgisi, hırsı ya da görevi olmayan, eve bağımlı annelerin sorumluluğunda büyüyor. Bu eve bağımlı kadınlar birer erkek-emici; her şeyi onlara erkek vermek zorunda ve epey de şey istiyorlar. Erkek de ‘Dünyanın bütün nimetleri ayaklarımın altında’ diyor ve dişlerini ona geçiriyor.”[7]

Aslında bu süreçte, kadın erkek rollerinin değişmemesiyle beraber, kadının da erkeğin de toplumun da kadından beklentisinin aynı kaldığı sonucuna varılabilir. “Cinsiyet Rolleri ve Toplumsal Değişim” makalesindeki şu alıntıdan kadınlardan geleneksel beklentilerde hiçbir değişimin olmadığını anlayabiliriz:

“Başarılı bir kadının sahip olduğunu düşündükleri özelliklerin neler olduğu sorulduğunda, yüzde 32,9’u başarılı bir kadını tamamen evcil terimlerle ‘iyi bir anne ve eş’ olarak tanımladı.”[8]

Pandemi sürecinde kadınların çalıştıkları sektörlere göre yaşadıkları mağduriyetler değişkenlik gösterse de akademideki kadınların durumu yapılan araştırmalarla daha bariz hale geldi. Oxford Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada, koronavirüs salgını döneminde yapılan çalışmalarda kadın temsilinin daha az olduğu, kadınların evde geçirdikleri süre zarfında ev içi meşguliyetlerinin ve çocuk bakımının bilimsel üretkenliklerinin azalmasında payı olabileceği ortaya kondu.[9] Başka bir araştırma da, pandemi sürecinde erkek akademisyenlerin üretkenliğinin yüzde 50 oranında arttığını, kadının üretkenliğinin ise karantinada azaldığını gösterdi.[10] Toronto Üniversitesi öğretim üyesi Megan Frederickson’un da belirttiği gibi, akademisyen annelerin de karantina süresince bilime katkıları azalmak durumunda kaldı. Önceden ofislerinde, çalışma saatlerinde üretken bir şekilde akademik çalışmalarını sürdüren kadın akademisyenler, karantina sürecinde ev işlerinin ve çocuk bakımı görevlerinin büyük bir kısmını üstlenmek durumunda kaldıkları için akademik üretkenlik açısından düşüş gösterdi, konsantrasyon gerektiren akademik verimlilikleri düştü. Erkek akademisyenlerin ise evde çalışma durumundan akademik üretkenlik açısından etkilenmedikleri ortaya çıktı ve yayın sayılarında düşüş görülmedi. Bu durum akademisyen kadının da toplumdaki diğer kadınlar gibi bu süreçte ev işini üstlendiğini net bir biçimde ortaya koydu.

Burada tehlikeli başka bir durum daha var ki, krizin getirisi olan ekonomik istikrarsızlık, öncelikle kadınların yapmakta olduğu işleri tehlikeye sokma ihtimalini beraberinde getiriyor. Kadınların yüzde 72’si gelecek hakkında finansal ve duygusal olarak daha az güvende hissediyor, yüzde 83’ü de kendisini zor zamanların beklediğine ve dar günler için para biriktirmesi gerektiğine inanıyor.

Karantina sürecinde kadının karşılaştığı zorlukların, karantina dönemi sonrasında da devam edeceğini öngörmek çok zor değil. Evde çalışan kadın erkeğe göre daha az üretken, çünkü evdeki mesaisinin büyük bir kısmını ev işlerine ve çocuk bakımına ayırması gerek. Süreçte bunu net bir şekilde gören işverenler, personel çıkarmaları gereken durumlarda doğum izinleri ve çocuklarının sorumlulukları nedeniyle kendilerini pandemi süreci dışında da zarara uğratan kadınları ilk olarak gözden çıkarmaktan çekinmeyecektir. Dahası her ekonomik darboğazda olduğu gibi, bu ekonomik darboğazda da elden çıkarılan ilk mülkler kadının kendisine ait mülkleri, belki de binbir zahmetle biriktirdiği yastık altı altınları ve hayalle sahip olduğu arabası olacaktır.

[1] National Geographic Dergisi, Kadın Özel Sayısı, s.51.

[2] https://daily.jstor.org/how-1971s-womanhouse-shaped-todays-feminist-art/

[3] https://www.theguardian.com/artanddesign/2008/oct/07/louise.bourgeois

[4] McDowell, L. (1999). Gender,Identity, and Place: Understanding Feminist Geographies. Minneapolis: University of Minnesota Press.

[5] Nielsen Koronavirüsün (COVID-19) Global Tüketiciler Üzerindeki Etkileri Araştırması, Mart 2020.

[6] Deniz Kandiyoti, Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar, Metis Yayınevi, Giriş, s. 9.

[7] Charlotte P. Gilman, Kadınlar Ülkesi, çev. Seher Özbay, İstanbul, Otonom Yayıncılık, 2007, s. 197.

[8] D. Kandiyoti, s. 47.

[9] http://www.ox.ac.uk/news/2020-06-12-women-are-majorly-under-represented-covid-19-research-authorship

[10] https://www.thelily.com/women-academics-seem-to-be-submitting-fewer-papers-during-coronavirus-never-seen-anything-like-it-says-one-editor/

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.