Bir grup feminist kadın olarak 2022 Amed Newrozu’na gittiğimizde Diyarbakır’da Tevgera Jinên Azad (Özgür Kadın Hareketi – TJA) çatısı altında bir araya gelen Kürt kadın hareketiyle ve kurumlarıyla buluşma şansımız oldu. Kadın emeğinden, kadınların dili sanatı ve kültürüne, erkek-devlet şiddetiyle mücadeleye pek çok alanda aktif çalışan kadınlarla tanıştık veya yeniden görüştük. Tohum Kadın Kooperatifi’nin kayyumların el koyduğu onca kaynağa rağmen nasıl yeniden faaliyete başladığını, Kadın Kültür Sanat ve Edebiyat Derneği’nin (KASED) başka kültür kurumlarıyla beraber onlarca, yüzlerce, binlerce kadının kendini ifade etmesi için bir alan oluşturduğunu, Rosa Kadın Derneği’nin operasyonlara ve gözaltılara rağmen kadınların erkek şiddetinden, kolluk kuvvetlerinin istismarından uzak hayatlar kurabilmesi için nasıl mücadele ettiğini dinledik. Hepsi TJA’lı olan bu kadınların, tüm kurumlarına, imkânlarına ve özgürlüklerine KHK’larla, özel savaş ve kayyum politikalarıyla el konulmaya çalışılan bir sürecin üzerine yine de ayağa kalkma ve yaşamın tüm alanlarında örgütlenme kararlılığı feminist mücadelemizde bizlere de umut ve güç verdi. Sizler için de öyle olması dileğiyle.

Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Kadın Kültür Sanat ve Edebiyat Derneği ne zamandan beri var, siz ne zamandan beri içindesiniz? Burada nasıl çalışmalar yürütüyorsunuz? Kadınlar ne şekillerde dâhil oluyor? Çocuklarla da çalışıyor musunuz?

Saliha: Yaklaşık 12 yıldır Kürt dili edebiyatı derslerine giriyorum ve üzerine çalışıyorum. Aynı zamanda Kürt edebiyatındaki eserlerin cinsiyetçi yönlerini deşifre eden çalışmalar ve yazılar yazıyorum. Van’da kayyumlar belediyeleri işgal etmeden önce yaklaşık altı yıl Kültür Sanat Akademisi’nde dil edebiyat dersleri verdim. Sonrasında, biliyorsunuz, kayyumlar gelince ilk olarak kültür ve kadın kurumlarını hedef aldılar. Dolayısıyla kayyumların işgaliyle beraber biz hepimiz işten çıkarıldık. Bunun üzerine Amed’e, Diyarbakır’a geldim ve burada aktif sanat çalışmalarıma devam ettim. 2019’dan beri bir kadın merkezi açma düşüncemiz vardı ve 2019’un sonlarında sürece başladık. Yedi kadın arkadaşla beraber Kadın Kültür Sanat ve Edebiyat Derneği’nin (KASED) kurucularından biriyim. Yaklaşık iki yıldır da KASED’de aktif çalışma yürütüyorum.

KASED, bir kadın edebiyat ve sanat merkezi olarak, sadece kadın ve çocukları bünyesine dâhil eden çalışmalar yapıyor. Ama ihtiyaç-temelli olarak 14 yaşına kadar erkek çocuk öğrencileri de alıyoruz. KASED’i açarken özellikle çok dezavantajlı bir bölgeyi tercih ettik. Merkezimizi Amed’in Bağlar denilen bir merkez ilçesinde, zorunlu göçe maruz kalmış, ekonomik olarak ciddi sorun yaşayan, sosyal hayata, yaşamsal aktivitelere çok katılamayan kadınların yoğun olduğu bir bölgede kurduk ve bu bölgede çalışmalarımıza devam ettik. Yani hep ailelerden, annelerden oluşan bir mahallenin içindeyiz. Burada olduğumuz için hızlı bir şekilde annelerle iletişime geçebildik. Sanatın birçok alanında kurslar açtık. Bu kurslara öncelikle çocuklarını getiren anneler, bir süre sonra merkeze sadece kadınların geldiğini fark edince kendileri de katılmaya başladılar. Yani bağlama öğrensin ya da piyano öğrensin diye çocuğunu derse getiren anne, bir süre sonra “Aslında benim de hayalimdi, 60 yaşına geldim ama bağlama çalmayı çok istiyordum” demeye başladı. Benzer şekilde, “Aslında ben resim yapmayı çok istiyordum” diyen 50 yaşında, 40 yaşında annelerle tanıştık. Şimdi sadece mahalleden 40’a yakın anne ve çocuk yanımıza geliyorlar, derslere giriyorlar.

Yani bölge olarak, mahalle olarak Bağlar’da bu kadınlarla temasımız var. Ama onun dışında Adıyaman’dan tutalım İstanbul’a, İstanbul’dan Van’a kendi evlerinde sanatla uğraşan ve 30 yıldır şarkı söyleyen ama hiç sahneye çıkmamış, 30 yıldır resim yapan ama hiçbir resmini sergilememiş kadınlarla da iletişim kuruyoruz. Mesela çok yakın tarihte Adıyaman’da Hûriye Ahûzar ile bir temasımız oldu. Kendisi hayatında bağlama dışında hiçbir enstrüman çalmamıştı. Biz onu 8 Mart sürecinde buraya getirdik, Koma Jin Ma/Ma Kadın Grubu’yla ortaklaşarak sahneye çıkıp şarkı söyledi. Televizyon programı yaptık beraber ve sonrasında birçok bölgede Newroz’da çıkıp sahnede şarkı söyledi. Yani böyle sanatla ilgilenen ama Amed’de yaşamayan kadınlarla da temas kurmayı önemsiyoruz. Huriye’nin videosunu için izlemek için: 

Geldiğimizde Ma Müzik, Amed Şehir Tiyatroları gibi farklı kurumlardan arkadaşlarla da tanışmıştık. Şehirdeki diğer kültür kurumlarıyla nasıl ilişkileniyorsunuz, ne gibi kurumlar aktif, birlikte neler yapılıyor?

Saliha: Mesela Amed Şehir Tiyatrosu ve bununla beraber Van’da Aryen Sanat Merkezi var. Yine Amed’de Ma Music Center var. Bu kurumlarımızın hepsi kayyum süreçlerinden sonra açıldı. Buralarda erkek arkadaşlar da olsa bile, yoğunluklu olarak kadın arkadaşlar çalışıyor. Kayyum sürecinde kültür-sanat sahasında aktif kalmış kadınlardan biri olarak söyleyebilirim ki bu alana en hızlı, en güçlü sahip çıkan yine kadınlar oldu. Yani tiyatrocu, edebiyatçı, müzisyen kadınlar kayyumlara rağmen kaldılar ve alanlarını korudular, hızla kurumsallaştılar. Tiyatro bu alanlardan biriydi. Bugün evet pek çok erkek arkadaş var ama tiyatronun öncülüğünü çok güçlü kadın arkadaşlarımız yapıyor. Sadece sattıkları biletlerle ayaktalar. Kayyumlardan sonra ikinci bir kuruma geçtiler. Amed Şehir Tiyatrosu’nu açtılar. Şimdi oyun yapıyorlar, televizyon programı yapıyorlar ve böyle ayakta kalıyorlar. Ma Müzik de aynı şekilde. Sadece konserlerle, yetiştirdiği gençlerle yol alıyor. Kayyum sürecinden önce akademilerde eğitim alan öğrenciler vardı. Onlar da devam ettiler ve artık profesyonel eğitmen oldular. Öğrencileriyle hep beraber, bugün sadece Kürdistan’da değil Türkiye’nin birçok yerinde konserlerle müzikal çalışma yapıyor bu kurumlar. Bunun üzerine arşiv çalışmaları var; örneğin anonim şarkılardaki cinsiyetçi söylemleri reddeden kavram tartışmaları yapılıyor. Kurumsallaşma bizim kültür sanat alanındaki örgütlülüğümüzün aslında en güçlü kanıtı haline geldi diyebilirim.

Bizim kayyumlardan sonra kadın cephesinde hiçbir zaman birbirimizle temasımız kopmadı. Yani sanatla ilgilenen, Kürt müziğiyle, Kürt sanatıyla, Kürt edebiyatıyla ilgilenen her kadınla diyaloğumuz devam etti. Kayyumlardan önce de birçok kültür merkezi, sanat kurumu vardı. Sonrasında da dediğim gibi hızlı bir şekilde kurumlar açılmaya devam etti. Biz kadınlar olarak örgütlü gücümüzü hiç sekteye uğratmadık. Tiyatroda da olsa, karma çalışmalarda da olsa, müzik çalışmalarında da olsa birçok defa bir araya gelip jineoloji atölyeleri, sanat atölyeleri ve sanat merkezli tartışmalar yürüttük, yürütüyoruz. Farklı kurumlar olarak özellikle 8 Mart gibi süreçlerde, Newroz’da veya 25 Kasım kadına yönelik şiddetle mücadele haftasında bir araya geliyoruz. Ortak tiyatro, müzik çalışması veya halk oyunu gibi çalışmalarımızı yürütüyoruz. Bizim Kürt sanatıyla, Kürt mücadelesiyle ilgilenen arkadaşlarımızın çoğu da bu konuda çok fedakâr yaklaşıyor. Farklı bir kurumda da çalışsa KASED ile ortaklaşılan bir çalışma olduğunda mutlaka birçok işini geri plana itiyor ve önceliğini kadın çalışmalarına veriyor. Buradan aslında o arkadaşların hepsine teşekkür etmek istiyorum. Çünkü bizim kültür sanat kurumlarımızda gerçekten kendi kurumlarından daha çok kadın kurumlarını, KASED’i sahiplenen bir yaklaşım var. Ayrıca örgütlü kadın hareketi, TJA’dan (Tevgera Jinên Azad) tutalım birçok kadın kurumuna bütün kadınlar bize sahip çıktı. Hemen KASED’i kendi kurumları gibi sahiplendiler, çocuklarını gönderdiler, kadınları yönlendirdiler. Çok büyük beklentilerle, çok büyük atılımlar için değil sadece kadınların rahat nefes alabileceği bir alan yaratmak için KASED’i açtık. Çok pozitif etkileri de oldu.

Sadece kültür kurumlarıyla değil, birçok kadın kurumuyla, birçok kolektifle de ortaklaştık bu süreçte. Mesela Metal Kolektif var; bir grup sağlıkçı kadının beraber heykel yaptığı bir kolektif. Onlara da toplantı yapmak istediklerinde, bir araya gelmek istediklerinde mekan sağlıyoruz. Nefel Kolektif var. Pandemiden sonra özellikle evde psikolojik olarak rahat olmayan, ekonomik sıkıntıları olan annelere hitap ediyor. Daha çok örgü ören, oyuncak yapan, amigurumi yapan bir kolektif. Onlar istediklerinde onlara da diyoruz, kapımız açık. Yani Kürdistan’ın veyahut Ortadoğu’nun neresinde olursa olsun, kadın sanatıyla uğraşmak isteyen kim varsa mekan olarak kapılarımızı açıyoruz, olanak sağlıyoruz, ortaklaşıyoruz. Yapılan çalışmaları Pel Film ve Morî Production Youtube kanalları üzerinden takip edebilirsiniz.

Kültür alanı elbette yalnızca kadınların çalıştığı bir alan değil. Bu alanda özel olarak bir kadın örgütlenmesi kurmaya sizi yönelten ne oldu? Sizce bunun kadın hareketi açısından da kültür alanı açısından da nasıl bir anlamı var?

Saliha: Bu önemli bir soru. Çok uzun zamandır bir kadın merkezi planlamamız ve hayalimiz vardı ama biz bunu kayyum süreçlerinden sonra hayata geçirdik. Çünkü biz kadınlar olarak bu kadar emek verdikten sonra bir daha o geleneksel, eril, cinsiyetçiliğin baskın olduğu yaşamlara dönmek istemedik ve bu alanları, özellikle kültür-sanat alanını, güçlü bir şekilde koruduk ve kurumsallaştık. Bu yüzden kültür-sanat sahasındaki kadın örgütlülüğümüz çok anlamlı ve güçlü.

Aslında mottomuz Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sı. Bu bizi ‘kendine ait bir kurum’a götürdü. Kendine ait bir kurum yarat ve erkekler ne der diye düşünmeden yaz, üret, gel kurumda istediğin sanatsal çalışmayı yap. Bu noktada bir kurumun, bir kadın merkezinin olması çok önemli. Bir kadının kaygı duymadan, korkmadan gelip, rahat bir şekilde, bir kurumda istediği sanatsal alanda yetkinleşmesini önemseyerek çıktık biz bu yola. Ve yola çıkarken şunu hep hesaba kattık: Babasından, abisinden, sonra eşinden hatta çocuğundan bile feodal dayatmaları yaşayan kadınlar var. Çünkü biz de, Kürt kadın mücadelesini yürüten kadınlar olarak, birçok problemi, gelenekselliği, feodal dayatmaları yaşamış insanlarız. Bir erkek sanatla uğraşmak istediğinde ‘git dene gel’ denilirken, dolaşmak istediğinde dünyayı gezip, dönüp eve hiçbir şey olmamış gibi oturabilirken, bir kadın sanatla uğraşmak istediğinde –dünyanın neresinde olsun, sadece Ortadoğu için konuşmuyorum– çok rahat sokağa çıkamıyor. Bugün belki modernitenin, özgürlüğün vurgulandığı Avrupa’da bile birçok örneği var, ancak son 100 yıldır kadınlar güçlü bir şekilde sanatla uğraşabiliyorlar. 20. yüzyıla kadar üniversite okuma durumlarının dahi ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Kadına dayatılan okul sadece ‘iyi bir kadın’, ‘iyi bir eş’, anne olabilme, iyi temizlik yapabilme üzerineydi. Yani akademik anlamda öğretilenler buydu. Dolayısıyla dünyanın hiçbir yerinde kadın rahatlıkla sanatla uğraşamıyor, dışarı çıkamıyor, bir kuruma, merkeze gidemiyor. Biz buradan bakarak kendine ait bir kurum yaratmak istedik ve kadınların bu kurumlarda kendilerini denemelerini istedik. Yani hiçbir beklenti olmadan gel; kitap mı okumak istiyorsun kitap oku, piyano mu çalmak istiyorsun piyano çal, tiyatro mu yapmak istiyorsun tiyatro yap. Ne yapmak istersen yap, yeter ki yap. Sana sunulan bir alan olarak değerlendir. Bizim mesela çok sevdiğimiz bir öğrencimiz var, Beyza. Ailesinde hiç okuma, yazma bilen yok. Beyza’nın okul süreci şu an devam ediyor. Buraya geliyor, kapıyı çalıyor, merhaba bile demiyor, gidiyor piyano odasında oturuyor ve piyano çalıyor sadece. Onun istediği gibi gelip, piyano çalıp bize hoşça kal bile demeden gidebilmesi bize çok anlamlı geliyor gerçekten. Bu yola bunun için çıktık.

Tüm çalışmaların Kürtçe yapıldığını anlatmıştınız bize. Özellikle kadınlarla anadillerinde çalışma yürütmek sizin için ne ifade ediyor?

Saliha: Benim branş olarak kendi alanım olduğu için saatlerce bunun üzerine konuşabilirim ama çok kısaca şöyle söylemek istiyorum: Bizim için olmazsa olmaz Kürt dili ve sanatının ön plana çıkması ve en önemlisi Kürtçenin eğitim dili olması. Yıllardır her alanda Kürt dilinin yaşam dili olması, medya dili olması ve özellikle eğitim dili olması için mücadele verirken şimdi Kürt kültürüyle uğraşıp dersleri Kürtçe vermemek büyük bir çelişki yaratırdı. O nedenle biz bütün kültür-sanat çalışmalarımızda Kürtçeyi temel alıyoruz. Ama elbette dil meselesine ‘tek millet, tek ırk, tek dil’ gibi faşizan bir yerden yaklaşmıyoruz. Türkçeye de, İngilizce’ye de, bütün dillere de kucak açıyoruz. Ama Kürt sanatıyla uğraşıyorsan iyi derecede Kürtçe bilmen gerekiyor ve bu dilin hikayesini, bu dilin edebiyatını, romanını, müziğini, bu dilin tiyatrosunu ve karakterlerini tanıman gerekiyor. O yüzden bütün çalışmalarımızda dil en temel kurallarımızdan biri.

Ayrıca biz dil mücadelesinin de kadınla beraber büyüdüğünü biliyoruz. Bugün Kürt dili mücadelesini en çok Kürt kadınları yükseltiyor. ‘Anadil’ dememizin sebebi, dilin aktarımın anne üzerinden olması, çocuğun hayata katılımının anne üzerinden gelişmesi. O yüzden dil meselesi, kadın meselesidir de. Kadın meselesi de dil meselesi. Tabii anadil hepimizin temel mücadelelerinden biri ama kadının sahip çıkmasıyla, bugüne taşımasıyla bu noktaya geldi. Biliyorsunuz Kürtçe yüzyıllardır yasaklı bir dil, hâlâ da öyle. Ne kadar TRT ŞEŞ var gibi görünse de, birçok insan Kürt sanatı yaptığı için, Kürtçe şarkı söylediği için, Kürtçe konuştuğu için yargılanıyor. Ve mahkemelerde anadil hakkı için, Kürtçe yargılanabilmek için dahi uzun uğraşlar veriyorlar. Ama kadın mücadelesi büyüdükçe dil mücadelesi de bizim açımızdan daha büyük, daha geniş anlamlar kazandı.

Bu dil ve kadın mücadelesi bağlamında, kadın dengbejlik eğitimi de veriyorsunuz değil mi? Kadın dengbejlik neden önemlidir?

Saliha: Dengbejlik eğitimi Ma Müzik Merkezi’nde veriliyor evet. Sözlü edebiyat Kürtçe için çok önemli, Kürt edebiyatının bugüne gelmesinde payı büyük. Çünkü hâlâ istediğimiz kadar yazılı kaynağımız yok. Biliyorsunuz çok uzun yıllardır eğitim dili değil. Baskıya uğramış ve yok edilmiş, toprağın altına gömülmüş bir dilden bahsediyoruz. Sözlü gelenekle taşınmış. Ve Kürtçe açısından en temel, en önemli kaynağımız da dengbejlik. Şimdi birçok erkek dengbej var ama içeriğe baktığımızda aslında anlatılan kadının derdi, sıkıntısı. Kadının diliyle, onun pozisyonundan dengbeji olarak söylenmiş hikayeler, ama erkek diyor ki bu benim. Ben söyledim. Halbuki belli ki bir kadının isyanı, bir kadının kendini açma biçimiymiş söylenen dengbeji. Bu noktada çok ciddi veriler var, dengbejiyi aslında kadınların başlattığına, kadınlarla bu noktaya geldiğine dair. Sonrasında maalesef biraz dini baskılarla, kadının sesinin haram olarak görülmesi üzerinden kadının geri plana itildiği, erkeğin kadınlardan aldığı veriyle devam ettirdiği bir süreç var. Ama son 50 yılda birçok kadının dengbejiye sahip çıktığını görüyoruz. Aslında öncesinde de Ayşe Şan, Meryem Xan, Sûsika Simo gibi isimler var. Yeri geldiğinde evini, çocuğunu, her şeyini bıraktı ve gitti sadece şarkı söyledi Ayşe Şan gibi kadınlar. Ama özellikle son 50 yılda, Kürt kadın mücadelesinde kadınlar dengbejiye çok ciddi sahip çıkmaya ve söylemeye başladılar. Mücadele eden militan kadın da dengbeji söylüyor, bir anne de söylüyor, Kürt mücadelesine inanan çok genç biri de söylüyor. Mesela Ma Music Center’da bir dengbeji bölümü var. İnsanlar oraya gidiyorlar ve dengbejliği doğru formda okuma eğitimi alıyorlar. Son dönemde genç kadınlar yoğun ilgi duyuyor. Eskiden dengbeji daha çok orta yaş ve üzerinin söylediği bir kilam şekliyken şimdi daha gençlerin yöneldiği bir alan.

Peki edebiyat alanında nasıl çalışmalar var? Sözlü edebiyattan biraz bahsettik, kadınlar olarak yazılı edebiyat alanında ne gibi çalışmalarınız var?

Saliha: Aslında her ne kadar dil yasaklı olsa da, Kürtler hiçbir zaman yazmaktan vazgeçmedi. Bunun altını çizmek gerekiyor. Her ne kadar edebiyatta en modern tekniklerden biri roman olsa da, öykü ve şiir bundan çok daha eski olsa da, Kürtler 1920’den beri roman yazmışlar. Erebê Şemo, Bakur’un ilk romanını yazmıştır. Otobiyografi şeklinde 1920’lerde kaleme alınıyor. Kürtler yazmaktan hiç vazgeçmediği için aslında birçok veri var, ama eğitim dili olamamasından dolayı bir araya getirmek zorlaşıyor. Ayrıca son 50 yıldır da Kürtler çok aktif bir şekilde romanlar, hikayeler, şiirler yazıyorlar. Bu sadece Bakur için geçerli değil, Başur için de, Rojava için de, Rojhilat dediğimiz bölgeler için de, yani Kürdistan’ın dört parçası için geçerlidir. Mesela 1950’lerde Rojhilat parçasında ilk roman yazılmıştır. 1957’de Başur parçasında ilk roman örnekleri var.

Bizim KASED’deki yazılı edebiyat çalışmalarımız ise biraz daha cinsiyetçi söylemleri deşifre etme eksenli. Benim de kendime hedef koyduğum alanlardan biri bu. Biz şu anda Kürt romanlarını okuyoruz ve kadın bakış açısıyla bu romanlardaki o feodal gelenekçi yanları, cinsiyetçi söylemleri deşifre eden çalışmalar yapıyoruz. Evet, Kürt mücadelesinde kadın çok önemli bir noktada. Verdiğimiz Kürt mücadelesi aynı zamanda bir kadın mücadelesi ama yaratılan eserlerde çok fazla feodal yaklaşımlar, cinsiyetçi söylemler olabiliyor. Bu sadece Kürt edebiyatı için değil, dünya edebiyatı için de geçerli. Kadın hiçbir zaman kahraman olamıyor. Dünya romanında da çoğunlukla bu böyle. Tamam, evet, verebileceğimiz çok güzel örnekler de var, klasikler de var, ama mesela Simon de Beauvoir’ın derdini hâlâ anlamıyor edebiyatçılar. Emma Goldman’ın derdini hâlâ anlayamıyorlar. Çünkü dünyada yaratılan eserlerin yüzde 80’ine yakın bölümünde hâlâ kadın kahraman olacak kadar önemli bulunmuyor. Kürt edebiyatında da bu biraz böyle oluyor. Ya kadın kuma, ikinci üçüncü eşten biri, ya iyi bir temizlikçi, ya arayı bozan, dedikodu yapan, ya erkeği baştan çıkaran, onların diliyle “basit” bir kadın oluyor. (Biz Kürtçe fesat diyoruz, bu kelimelerin de hep Kürtçe’sini kullandığım için hatırlamakta zorlanıyorum, çevirip söylüyorum.) Ama hiç kahraman olamıyor. Kadın kaçırılıyor, tecavüze maruz kalıyor, yazar kadını sadece öldürüyor. Çünkü kirletilen bir namus var. Ama erkeğe militanlaş diyor, erkeği mücadele saflarına gönderiyor. Romanda erkeği dünyanın diğer ucuna gönderiyor, git mücadele et diyor. Ama kadını göndermiyor, kadına öl diyor. Özellikle Kürt romanlarında zorlandığım, eleştirdiğim ve bunun üzerine yer yer yazılar yazdığım en temel nokta bu. Kadın kahraman olacak kadar değerli görülmüyor. Kadın sıradan bir meta. Yok. Erkeği harekete geçiren noktada kalıyor. Erkeğe devrimci olması için çaba harcatıyor sadece. Erkek devrimci olurken kadın evde kalıyor, onu bekliyor. Bu noktaları atölyemizde çok tartışıyoruz. Komeleya Wêjekarên Kurd (Kürt Edebiyatçılar Derneği) ile de yer yer ortak çalışmalar yapıyoruz. Kürt edebiyatına ilgi duyan, sanatın diğer alanlarında yetkinleşmiş arkadaşlarla tartışmalar yapıyoruz. Tamam bir Tolstoy’u, Neruda’yı, Victor Hugo’yu değerlendiriyoruz, bazılarının cinsiyetçi söylemlerini eleştiriyoruz ama bir dönüp bakın diyoruz, Kürt edebiyatında kimler neler yazıyor. Bu yaygın bir problem maalesef.

KASED’de yaklaşık bir yıldır bu atölyemiz devam ediyor. Birçok roman okuduk, üzerlerine yazılar yazdık, eleştiriler ve tahliller yaptık. Kadına biçilen bu rolü kabul etmiyoruz. Artık genç kuşağın buna bir el atması gerekiyor. Çünkü aslında pratikte kadın mücadele ediyor. Bugün Ortadoğu’da ve dünyada bir kadın frekansı var. Kadınlar gerçekten direniyor. Ama bu kadınların hikayeleri, romanları yok. Çok az var. O kadar araştırma yapmama rağmen denk geldiğim Yıldız Çakar var. İyi bir Kürt romancısı, iyi bir edebiyatçı, kalemi çok güçlü. Onun romanlarında kadın militan ve kahraman. O da bu noktalarda çok fazla eleştiriliyor. Bu kadar kadın kahraman olur mu deniyor, o da olur diye cevaplıyor. Benim dünyamda kadın kahraman diyor. Bu yüzden pratikte örgütlü mücadelesini büyütmüş bu kadınların eserlerinin de yazılması gerektiğine inanıyorum.

Bizim için de çok bilgilendirici bir cevap oldu gerçekten. Peki, kayyumların gelmesinin sizin çalışmalarınıza özellikle kültür alanında ne gibi etkisi oldu? Öncesinde nasıldı? Neler değişti? Mesela şehir tiyatrolarına belediye üzerinden sağlanan imkanlara, kültür merkezlerine, akademilere neler oldu?

Saliha: Bunu hep söylüyoruz ama yine de söylemek istiyorum, kayyumlar kadın ve kültür kurumlarını hedef aldı. Çünkü sanatsal mücadelenin toplumsal hayata katkılarının farkındaydılar. Kürtler 20 yıla yakın bir belediye tecrübesi süreci yaşadılar ve bu süreçte kültür ve kadın çalışmaları çok çok önemsendi. Kayyumlar kurumlarımızı işgal ettikten sonra tabii kurumların boşaltılması ve bütün kazanımları, özellikle kadın kazanımlarını yok etmeye yönelik bir süreç yaşandı. Kültür-sanat alanında da, sanatsal çalışmalarını bırakmak, ertelemek, ekonomik kaygılarla farklı işler yapmak zorunda kalan insanlar oldu ama bunun büyük bir kısmı kadınlar olmadı. Yani kültür-sanat sahasında daha çok kadınlar bu sürece sahip çıktılar. Bazen kayyumlardan sonra kültür-sanat alanı kurumsallaşmış gibi yaklaşılıyor ama hayır, kayyumlardan önce belediye süreçlerinde de kültür-sanat sahası kurumsallaşmıştı. Sadece kayyumlardan sonra birçok kadın arkadaşın öncülüğünde daha hızlı sanat merkezleri, kurumlar açıldı. O yüzden bizler için sadece mekanlar değişti aslında. Biz yine sanatsal çalışmalarımızı, kültür çalışmalarımızı devam ettirdik. Duvarlar değişti, odalar değişti, mahalleler değişti, yerler değişti, adresler değişti ama kurumlar devam etti.

Kayyumlardan sonra bir seçim daha yapıldı biliyorsunuz. Ne kadar demokratik olduğu tartışılır, ama orada da Kürt halkının Amed’de, Van’da, bölgede birçok noktada cevabı net oldu ve belediyeler yine HDP’ye geçti. Her ne kadar çok uzun yıllar belediyelerde çalışmış insanlar olsak da seçimi aldıktan sonra rehavete kapılmadık. Hadi gidelim de belediye eksenli yeni yerler açalım demedik. Tam tersi var olan kurumlarımızı sahiplendik. Pandemiyle beraber kadın cephesinde yaşadığımız sokağa çıkamama, bakımın, ev içi emeğin, çocuğun bütün sorumlulukların kadınların üzerine yıkılması gibi zorluklara rağmen bu kurumları ayakta tuttuk. Tabii ki bu süreç böyle devam etmeyecek. Biliyoruz ki kayyumlar bir gün buralardan gidecek, biz kalacağız. Kurumlarımız da kalacak.

Her gün karşı karşıya kaldığınız gözaltılar, baskılar, tutuklamalar, türlü yasaklara rağmen ayaktasınız. Bunlarla nasıl mücadele ediyorsunuz? Ayrıca eklemek istediğin bir şey var mı?

Saliha: Biliyorsunuz aslında bu zorluklar bugün başlamadı. Özellikle Kürt mücadelesi ve kadınlar açısından hep böyle süregeldi. Bugün binlerce insan cezaevlerinde, zindanlarda. Binlerce kadın orada direniyor. O kadınların anlamlı direnişleri birçok kadına yol gösteriyor. Bu genel anlamda kadın mücadelesi için de geçerli. Sadece Kürt kadın mücadelesi için değil, bugün feminist hareket için de, Türkiye dışında da böyle. Ortadoğu’da mesela ya da Afganistan’da yaşananları düşünelim. Taliban kadınlara tek başına uçağa binmeyi yasakladı, şunu bunu yasakladı diye haberler alıp duruyoruz. Ama dünyanın her yerinde direnen, mücadele eden, bunun karşısında duran güçlü, mücadeleci kadınlar var. Bu dünyanın neresinde olursa olsun, cezaevleriyle, tutuklamalarla, gözaltıyla sonuçlanıyor. Ama kadınlar vazgeçmiyor. En azından son 300 yıldır böyle. 1800’lerin sonlarından beri aktif ve çok güçlü bir feminist mücadele var ve kadınlar bu noktalarda direniyor. Kürt kadın mücadelesi açısından da daha özel savaş politikalarıyla karşı karşıyayız. Bu özel savaş politikaları en temelde kadını düşürmek, tutuklamak, yok etmek üzerinden sürdürülüyor. Mesela hâlâ Gülistan Doku’nun cenazesi aranıyor. İpek Er örneği var. Çok uzağa gitmeye gerek kalmıyor, hafızamız bu noktada çok güçlü. Kadını öldüren, katleden, işkenceye uğratan, tutuklayan yok eden, kadın mücadelesini yok etmek isteyen bir anlayış var. Ve bu dünyanın her yerinde var maalesef. Biz bugün burada çok özgür bir pozisyonda olsaydık da Afganistan’daki kadınlar için yine aynı kaygıyla yaklaşacaktık. Lübnan’da yaşananlara, ABD’nin bir eyaletinde yaşanan kadın mücadelesine de sessiz kalamayacaktık. Bu noktada baktığımızda bir bütün olarak kadın mücadelesine karşı bir müdahale var. Kadınlar bununla mücadele ediyorlar. Özel savaş politikaları daha fazla kadının geri çekilmesi için de çaba harcıyor. Ama sonuç değişmiyor. Elli kadın tutuklanıyor, otuz kadın yeni bir çalışmaya katılıyor. Yüz kadın tutuklanıyor, beş kadın daha katılıyor. Bin kadın tutuklanıyor, beş bin kadın çalışıyor. Ben bu ardılların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kadın özgürlük mücadelesi büyüdükçe bunun etkisinin daha güçlü olacağına inanıyorum.

Mesela beraber kahvaltı yaptık, gördünüz, bizim açımızdan bir şey değişmiyor 🙂 Bugün burada bir kadın haber ajansı var, JinNews; sadece kadının haberini, kadının derdini anlatan bir televizyon var, JinTV; sadece kadının sanat üretmesi için uğraşan kurumlar var KASED gibi. O yüzden birçok yer açıldı, alternatifler üretildi. Zor, ama bunun direnişe etkisinin daha güçlü olduğunu, kadın cephesinden direnişi güçlendirdiğini düşünüyorum.

Çok heyecanlandık dinlerken, çok teşekkür ederiz.

Saliha: Ben de heyecanlandım sizlerle konuşurken. Ben de çok teşekkür ederim.

KASED ve bahsedilen diğer kurum ve kanallara ulaşmak için:

Amed Şehir Tiyatrosu: YouTube, Instagram

Kased: Web sitesi, Instagram

Ma müzik: Web sitesi, Instagram

Pel Film Tv: YouTube, Instagram

Radio jin: Instagram

 

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

14 − 9 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.