“Kız” çocukların hep bir memnun etme hâli, bir süre sonra kendilerinden memnun olmama ve toplumun kendilerine yönelttiği suçlamaları içselleştirmelerine sebep oluyor.

Kapıda bağıran bir “adam”, ısrarla zili çalar ve “kadın”, etrafın rahatsız olacağını düşünerek kaygılanır. Neden? Neden etraf? Neden o an başına gelen durumla ilgilenmek yerine etraftaki insanları düşünür? Bu örnek olay nedir? Bu durumu nasıl okuyabiliriz?

“Kadın”, o esnada sadece bu durumla baş etmeye çalışmaz; aynı zamanda başına gelen bu durumun etrafta uyandıracağı tepkilerle de mücadele etmeye çabalar ve bunu önce zihninde yapmaya uğraşır ki; bu da çoğu zaman hızla çözüm bulabilmesine engel olarak şiddetin yükünü arttırmaya sebep olur. “Kadın”ın üzerine gelen bir duvarı iterek durdurmaya çalışması gibi; fakat o duvar belli bir hızda onun duvara karşı uyguladığı kuvvetten daha fazlasını uygular. “Kadın” yardım istemek zorunda. Mesela polis! Peki buna engel olan ne? Suçlanma korkusu, başka başka duvarların belki birleşerek, daha da güçlenerek üzerine gelebileceği korkusu…

Tahakküm “kadın”ın omuzlarında bir yük. İçinde topyekün bir toplumla dolaşıyor kadınlar. Kapısına dayanan birisini polise ihbar etmekten, kendisine, kapısını o kişinin nasıl bildiği sorusunun sorulacağının korkusuyla imtina edebiliyor. Bir şiddetle mücadele etmeye çabalarken, ısrarla çalınan kapının zilinin etrafı rahatsız etmesinin de sorumluluğunu, sanki eylemi gerçekleştiren kendisiymiş gibi üzerine alabiliyor. Bunun sebeplerinden birisi de yeri geldiğinde faile, toplum tarafından hiçbir soru sorulmazken; hayatta kalanın bütün sorularla kendi başına muhatap olması. Failin, hayatta kalanın kapısına önceden sevgili /eş/… herhangi bir yakınlık biçiminde gelme hâlinin, ailesi tarafından ona yeni bir suçlama aracı olarak dönebileceğini biliyor. Cinsellik birisiyle paylaşabileceği en büyük yakınlıklardan biri iken çok büyük bir tehdit aracı hâline gelebiliyor. Bu yüzden şiddete uğrayan “kadın”lar, aslında en çok bu nedenlerle şiddet döngüsünden çıkamıyorlar. Yani aile, toplum, faile sınır koymayı, had bildirmeyi düşünmeyip, bütün sebepleri “kadın”lara yükleyerek bu şiddet döngüsünün en büyük değirmenlerinden biri hâline geliyor. Devlet, hakim, polis, aile, toplum, bu konuda danışıklı dövüşüyor.

Devletlerin en güçlü yapılarından biri olan ailenin bireylerinin çocuklara nasıl yaklaştığının, çocukluk ve yetişkinlik dönemlerinde şiddete maruz kalma ihtimallerini belirlediğini söyleyebiliriz. Bir “kadın”ı en çok ailesi güçlü tutması gerekirken; beraber yaşamasalar bile onu en güçsüz ve en savunmasız bırakan da bu aile oluyor. Burada sadece çekirdek aileden bahsetmiyorum; teyzesinden, eniştesine, kuzenlerinden dedesine, benzer düşünce sistemlerine sahip bir gezegen gibi mevcudiyet bulan geniş aileyi de kastediyorum. Bunlar da bir araya gelince topyekün bir topluma dönüşüyor. Bu toplum, ev içinden aile olarak başlayarak okulda öğretmenlerden, arkadaşlara, iş yerinde patrondan iş arkadaşlarına oradan da sokağa taşıyor. “Kadın” kendisi de içinde bulunduğu, bir yandan da bilinçli ya da bilinçsiz desteklediği bu sistemde çaresizleşiyor.

“Kadın”ın bu çaresizliğini acizlik olarak ele alırsak bunun tam tersi inşasının da “erkek” olarak yetiştirilen bireylerde fütursuzluk olarak vuku bulduğunu görüyoruz. Bu örnek olayın devamının şu şekilde geliştiğini varsayalım. “Kadın” polisi arayacağını belirtir ve bu durumda “erkek”in tepkisi kayıtsızlık olur; bu da eylemini devam ettirebilmesini sağlar çünkü; nasıl “kadın”ı güçsüz bırakan bir toplum varsa, “erkek”in de arkasını sağlam bir şekilde yaslayabileceği bir toplum var. “Erkek” saldırırken bütün silahlarını (toplum ve devlet) da arkasına alarak saldırır. “Rezil olursun, seni rezil ederim, bana bir şey olmaz, ara polisi ne olacak?” “Kadın” ise bu tehditler karşısında, sanki mevcut durumda maruz kaldığı şiddet değilmiş gibi hep daha kötüsünün olmasından korkarak, sınır koymak yerine durumu idare etmeye çalışır. Korku, “kadın”ın harekete geçmesini engeller. Salt “kadın”lara öğretilen bir dizi “görgü kuralı” silsilesi de, “kadın”ı hapseden, kendi sınırlarını koyan bir birey yerine sınırlandırılan bir karakter hâline getiren davranışlar biçimidir. Hep bir “iyi” olma durumuna saplanır kalır ve bu “iyi” kavramı da toplum tarafından inşa edilmiştir. Bu nedenle ilişkilerinde sınır koyamaz, karşıdakini idare etmeye çabalayan “iyi” modeline döner. Hâlbuki bu, kendisine yaptığı en büyük kötülüktür.

“Şurası bilinmelidir ki, “kurbanı suçlamak” için yararlanılan “itaatkâr” yatkınlıklar nesnel yapıların ürünüdür ve bu yapılar etkili olmalarını tetikledikleri ve üretimine katkıda bulundukları yatkınlıklara borçludur. Sembolik güç, ona maruz kalanların katkısı olmaksızın hayata geçirilemez ve onların bu güce maruz kalmalarının sebebi de onu bu şekilde inşa etmiş olmalarıdır.”[1]

Virginia Woolf’un Deniz Feneri’ndeki bir sahneyi düşünelim. Mr. Ramsay’in çocukları Fener’e götürmek için Lily Briscoe’nun yanında beklediği, onun yanında beklerken, yanında beklemekten fazlasını da ondan beklediği sahneyi… Lily, Mr. Ramsay’in istediği şekilde davranmaz ve o, Mr. Ramsay’in eşi olan Mrs. Ramsay’in bir zamanlar bunu nasıl yapmış olduğunu düşünür. Mrs. Ramsay’in her zaman yapabildiği vermektir, erkeğin ihtiyacını vermek, ilgi, sevgi veya pohpohlamak, her neyse bunları vermek onu “iyi” yapan en önemli araçlardan biridir de. Mrs. Ramsay ölmüştür ve alışmış olduğu bu ilgiyi alamayan Mr. Ramsay bu ilgiyi komşusu olan Lilly’den almaya çalışır. Lily’nin tavrının belki sınır koymakla ilgisi yoktur, belki sadece veremediği, içinden bu gelmediği içindir ama içinden geleni dinlemesi bile zaten kendisi ile ötekine bir sınır koyabildiğini gösterir. Mr. Ramsay’in alma isteği ise devam eder. Virginia Woolf bu anı şu olağanüstü cümlelerle anlatır: “Mr. Ramsay’in kendi özvarlığına karşı duyduğu sonsuz acıma, sevgi ve yakınlığa duyduğu gereksinim durmadan taşıyor, Lily’nin ayakları dibinde gölcükler oluşturuyor, yayılıyordu, buna karşılık Lily, o zavallı suçlu ise, ıslanmamak için eteklerini biraz daha topluyor, biraz daha kaldırıyordu. Ağzını bile açmadan öylece duruyor, elinde fırçasını sımsıkı tutuyordu.”[2] Lily’nin içinden gelene uyarak Mr. Ramsay’in ilgi ihtiyacını karşılamamasını bir sınır olarak tanımlarsak, Mr. Ramsay’in gölcükler oluşturup, belki daha da büyüyerek Lily’i boğabilecek talepkârlığına Lily’nin tepki verememesine ne diyebiliriz?

Toplumun “erkek”liğe atadığı ve izin verdiği sınır tanımaz davranışlarıyla kabul edilen “erkek” çocuklar, ailenin ve toplumun bir türlü istediği şekle girmeyen “kız” çocuklar… “Kız” çocuk olarak yetiştirilen insanların toplum tarafından sürekli sınırlandığını, “erkek” çocuk olarak yetiştirilenlerin ise norm olarak inşa edilen erkeklik pratiklerinin dışına çıkmadığı sürece, fütursuz bir özgürlüğe sahip olduklarını görüyoruz. “Kız” çocukların hep bir memnun etme hâli, bir süre sonra kendilerinden memnun olmama ve toplumun kendilerine yönelttiği suçlamaları içselleştirmelerine sebep oluyor. Bu noktada, Eva Lundgren’in Şiddetin Normalleştirilme Süreci’ndeki şu cümlelerini hatırlatmak istiyorum.

“- Şiddetin gündelik hayatta kadınlar tarafından sıradan ve normal bir şey olarak yaşanması: normalleştirme. Kadınların, yavaş yavaş şiddet hareketlerine ve kadın imgesine dair erkeklerin bakış açısını benimsemeleri: içselleştirme”[3] Bu cümlede geçen “erkeklerin bakış açısını” kelime öbeğini eril zihniyet olarak ele almak daha doğru olur diye düşünüyorum. Çünkü bu içselleştirmenin başarılı olmasında “erkek”ler tek başına rol almıyor, bunu besleyen ve her daim destekleyen, içerisinde “kadın” olarak tanımlanan birçok insan da var. Şiddete maruz kalan “kadın”ın utanmasını sağlayan, onu aşağılayan aile bireylerini göz ardı etmek şiddet döngüsünün çekirdeğini görmezden gelmek olacaktır. Gündelik hayatta kurulan pratikler, “kadın”ın sadece şiddet gördüğünde değil, rutin hayatında da eril tahakkümün altında nasıl ezildiğini ve kendisini ezdirdiğini gösterecektir. “Eğer şiddetin normalleştirilmesini bir süreç olarak ele almak istiyorsak bu bakış açısını kaybetmemeliyiz. Ancak, konuya bu bakış açısından odaklandığımızda şiddet içeren ilişkilerin normal olarak adlandırılan ilişkilerden özünde çok farklı olmadığını da hemen göremeyiz,” [4] diyerek devam eder Eva Lundgren.

“Kadının elinde erkeğinkinden başka bir başvuru çerçevesi olmadığı için iyi ile kötüyü, şiddet ile şefkati birbirinden ayıramaz hâle gelir. Bu çerçeveyi karşılaştırabileceği başka bir çerçeve olmadığında, uç noktadaki anlam farkları daha da önemli hâle gelir. Örneğin, kısacık huzurlu bir an, bütün bir gün süren korku ve acıyı telafi eder duruma gelir. Bu huzurlu ana, normalden fazla önem verilmeye başlanır: ‘Öyle iyi, sevgi dolu, düşünceli ki… bazen.’ Bu da erkeğin ne de olsa normal ve iyi olduğunu göstermeye başlar. Tamamen saldırgan biri değil. Sadece iyi değil, çok iyi, normal, şiddet gibi o da normal…”[5]

“Kadın”a yönelik şiddetin son bulmasını isteyen yediden yetmiş yediye herkese çok iş düşüyor. Özellikle de “kız” çocuklarına bebekliklerinden yetişkinliklerine kadar, aciz olmayı öğretip, “erkek” çocuklarına kendi izin verdiği fütursuzluğu aşılayan bu topluma çok acilen bir değişim gerekiyor. Bu değişimin sağlanabilmesi için, elbette devletin de iki koluyla sarıldığı bu eril egemen sistem dayatmasından vazgeçmesi gerekiyor ki tutarlı bir zemin inşa edilebilsin. Değişim, aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya destekli bir biçimde gerçekleşebilirse, o vakit birtakım güzelliklerin olabileceğine inanıyorum. Bize dayatılan bu iki uçlu sistemi kabul etmek, onun normlarına göre yaşamak zorunda değiliz. Her bir bireyin de kaybedeceği gerçekliğin önce kendisi olduğunu bilerek, kendi canının bile önüne koyduğu aile, toplum gibi yapıların değerlerini sorgulaması ve onların içinde kendilik hâlinde olabilmesi, olamıyorsa başka başka topluluklarla kendisine seçilmiş aileler yaratması gerekiyor. Çünkü bireyin üzerine aldığı her davranış kendisini gerçekleştiren bir role dönüşüyor. Bu nedenle bireylerin, kaybedeceği en büyük şeyin kendisi olduğu bilgisini artık içselleştirerek, sınır koyulan değil kendi sınırlarını koyabilen bireyler hâline gelebilmesi, aslında kendisine dayatılan şiddet döngüsünü de kırıyor.

[1]Bourdieu Pierre, Eril Tahakküm, Çev: Bediz Yılmaz, Bağlam Yayınları, Mayıs 2015, s.56

[2]Woolf Virginia, Deniz Feneri, Çev: Naciye Akseki Öncül, İletişim Yayınları, s.192

[3]Lundgren Eva, Şiddetin Normalleştirilme Süreci, Çev: Berna Ekal, Rengahenk, 2009, s.11

[4]a.g.e., s.23

[5]a.g.e., s.58

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.