Şu saatlerde donuyor olmam lazımdı ama hiç üşümüyorum. Sen mi ısıttın odayı?

Bet sesimle radyodaki şarkılara eşlik etmeye çalışmak da heyecanımı bastırmaya yaramadı ama yol çabuk bitti, nasıl geldiğimi anlamadım cezaevinin önüne.

Formaliteleri yapmak üzere memurun yanına gittim ve hiç beklemeden parmak izimi alsınlar diye elimi makineye yerleştirdim. “Oraya koymayın avukat hanım” uyarısıyla telaşla çektim elimi.  “Hayırdır inşallah” döküldü ağzımdan. Tutamadım kendimi gülümsedim. O da gülümseyerek yanıbaşımda duran yeni aleti işaret etti. Tanıyordum onu. Göz taraması içindi. Üzerindeki ayna gibi olan bölüme biraz uzaktan gözlerimi yerleştirmeye çalışacaktım. Alet “biraz uzaklaş”, sonra “olmadı biraz yaklaş” benzeri komutlar verirken kendi gözüme yabancılaştım. Zar zor başardım aynadaki iki kaşımın ortasında yeşil ışığı yakmayı. Böyle anlatmaya çalışınca biraz tuhaf oldu farkındayım ama durum zaten tuhaf…

İçeri girdim. Elimdeki kağıdı alan gardiyanın bana neden hocam dediğini merak ettim ama sormadım. Camekanlı odaya ilk defa aynı anda girdik. Ayla (Akat Ata) karşımda. Gülümsüyor ve gayet keyifli görünüyor. Biraz zayıflamış sanki ama söylemedim bunu tabi. Neşeli bir sesle “Sana güzel bir haberim var” dedi. Artık yalnız değillermiş hücrelerde. İkişer kişi kalmaya başlamışlar bir gün önce.  Gülerek devam etti anlatmaya: “Biliyorsun hücreler çok soğuk, kat kat giyiniyoruz, hatta kat kat yatıyoruz. Ama biri daha gelince sanki ısındı içerisi.” “Edibe” demiş, “Şu saatlerde donuyor olmam lazımdı ama hiç üşümüyorum. Sen mi ısıttın odayı?”

Sohbet memleket meselelerine, referanduma gelmeden olmuyor elbette. Kadınlardan çok umutlu Ayla. “En çok kadınların hayır demek için nedeni var çünkü” diyor. OHAL koşullarında nasıl bir referandum olacağına dair kaygılara gelince söz, 1999’da Lice’deki yerel seçimi hatırlatıyor. “O zaman adayımızı bile sokmamışlardı Lice’ye, hiç giremedi. Sandık başında silahlı askerler. Ama sonuç yüzde 80’in üstünde çıktı. Bölge OHAL koşullarında sandığa gitmekte deneyimli. Yeter ki sandığa gitmek istesin.”

Günlük hayatlarını merak ediyorum her seferinde sabırsızca. “Hiç yapmadığım kadar temizlik yapıyorum, çamaşır yıkıyorum. Kadınların evdeki görünmez emeğini herhalde hiç bu kadar anlayamazdım” diyor gülümseyerek. Elde çamaşır yıkamak zor olmalı diyorum, alışık değiliz ki. İnsan her şeye alışıyormuş, başta zorlanıyor ama sonra bin türlü pratik yol keşfediyormuş. Biraraya gelebildikleri kısıtlı zamanlarda püf noktalarını paylaşıyorlarmış. Bol bol okuyorlarmış bir de. Benden çok daha iyi günlük gazete takip ettiğini söyleyebilirim rahatlıkla.

Sonra “Burda akıllı telefondan rögara terfi ettik” diye eğlenceli bir şey anlatıyor ama ayrıntısı bana kalsın… Veda vakti geliyor, sarılıyoruz. “Kadınlardan hayırlı haberler bekliyoruz” diyerek çıkıyor odadan.

Yalnız kalıyorum camekanlı odada. Ayağa kalkıyorum biraz tur atıyorum. Zamanın burada ne kadar esnediğini yazmıştım daha önce, tekrar edip de kabak tadı vermeyeyim.

İşte Gültan (Kışanak) girdi içeri. Hem şaşırıyor hem de o şahane gülümsemesiyle kucaklıyor beni. Uzun bir ara verdiğim için duyduğum mahcubiyeti dillendirmeme fırsat bırakmadan “Dışarda çok iş var, biz öyle sık beklemiyoruz sizi, gelmeyin” diyor.

“Hücre arkadaşın varmış artık” diyorum. “Evet çok iyi oldu. Meğer ne az hareket ediyormuşum yalnızken. İki kişi olunca daha hareketli oluyorsun, bir de daha az üşüyorsun sanki.”

Hücre temizliğiyle, çamaşır yıkamakla arasının nasıl olduğunu soruyorum. Ayla’nınkine benzer cevabı. “Biz sabah evden çıkıp gece yarısı ancak dönebiliyorduk dışarıdayken. Bırak ev işi yapmayı kendimize ayıracak bir yarım saatimiz yoktu. Biliyor musun ilk bir ay ortak sohbetlerimizin yegane gündemi elde çamaşır yıkamanın püf noktaları, gelen yemeğe tad katmanın yolları falandı, deneyim aktarımı anlayacağın. Her şeyi öğrendik ve bu gündemi geçtik” diye muzipçe gülüyor.

Bu arada hücresinde neredeyse küçük bir kütüphanesi olduğunu öğreniyorum gelen kitaplarla. Ama arkadaşlarına vermeye izin yokmuş. Kitap değiş tokuşu yasak yani. “Yeni gelen hücre arkadaşın şanslı o zaman, kütüphaneni paylaşabileceksin” diyorum.

Okuduğu kitaplardan aklında kalanları anlatmayı seviyor, ben de ondan dinlemeyi. “Biliyor musun hiçbir şeyi tek başına sevmiyorum galiba. Beş kitap okuyorum aynı anda. Canım hangisini isterse. Biri mutlaka kadın kitabı, biri roman, biri tarih, biri araştırma, biri felsefe falan” deyince içimden güzel bişeyler dinlemeye hazır ol diyorum kendime.

“Resmi bir form doldururken meslek hanesine ‘ev kadını’ yazmışlar. Kadın itiraz etmiş öyle yazmayın diye. Peki mesleğiniz nedir demiş memur. Harika bir çocuk ve yaşlı bakıcısı, mükemmel bir temizlikçi, çok başarılı bir aşçı, gelecek vaad eden bir organizatör, vasatın üstünde bir terapist. Hepsinin karşılığı olan bir kelime bulun o zaman onu yazayım demiş memur. Kadın ‘hayırsever’ yaz gitsin demiş” deyince gülmekten yaş geliyor gözümüzden.

Aynı anda bir şimşek çakmış gibi tepemizde “Hayırsever neden olmasın” deyiveriyoruz.  Bir kereliğine herkesi “hayırsever” olmaya çağırabiliriz değil mi? Gözünü sevdiğim dilin esnekliği…

Kadınların referandum çalışmalarından haberdar. “Biz de burada kendi kampanyamızı hazırlıyoruz. Yaratıcı şeyler bulmaya azimliyiz. Sizle rekabet edeceğiz ona göre” diyor. “Böyle bir rekabette hayır vardır” diyorum. “Hayırlı bir rekabete hazır olun o zaman” diye patlatıyor kahkahayı.

Sarılma ve ayrılma faslımızı uzatmadan geçeyim bu sefer.

Dışarıdayım, hızla yola çıkıyorum. Gelirken bozulmuş plak gibi aklımda dönüp duran, radyoda dinlediğim şarkının nakaratı yine arz-ı endam ediyor zihnime:

“Dünya büyük çok küçük ellerim seni tutmaya bile yetmiyor

Kan revan şu çocuk kalbim koca hüzünlere kafa tutuyor”

Gözüm elime kayıyor nedense artık o kadar küçük görünmüyor.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.