Emel Coşkun ve Selmin Kaşka ile göçmen ve mülteci kadınların Türkiye’deki farklılaşan deneyimlerini feminist bir perspektifle ele alan, Ocak 2022’de Bağlam Yayınlarından çıkan ‟Göçmen ve Mülteci Kadınlar: Türkiye’de Araştırma, Politika ve Uygulamada Toplumsal Cinsiyet Farkındalığı” isimli derleme kitapları etrafında bir söyleşi gerçekleştirdik. Selmin Kaşka, Emel Coşkun ve Lucy Williams tarafından yayına hazırlanan kitap, Türkiye’de göçmen olmanın ne anlama geldiğini ilk eden aktaran göçmen kadınların ve aktivistlerin tanıklıklarına da yer vererek göçmen kadınların toplumsal cinsiyet etrafında şekillenen göç deneyimlerini tartışmayı ve görünür kılmayı hedefliyor.

Caroline Walker

Kitap, toplumsal cinsiyetin ve göçmen olmanın Türkiye’deki göçmen kadınların yaşam deneyimlerini nasıl etkilediğini, farklı zamanlarda farklı göç akımlarının parçası olan kadınları merkezine alarak inceliyor. Böyle bir kitap hazırlama fikri nasıl ortaya çıktı?

Bu kitap için ilk adımı 2017 yılında Atina’da düzenlenen bir göç konferansında attık. Kitabın üç editörü ve yazarlardan bazıları bu konferansta “Türkiye’de Göç ve Toplumsal Cinsiyet” başlıklı bir panel düzenlemiştik. Panelin ardından kendi aramızda paneli değerlendirirken Türkiye’de toplumsal cinsiyet perspektifini benimseyen ve göçmen kadınları konu alan çok sayıda çalışma olmasına rağmen bu çalışmaların dağınık olduğu tespitini yaptık. Kuşkusuz bu konudaki literatür genişlemekteydi, tezler yazılıyor, makaleler yayınlanıyor, araştırmalar yapılıyordu, hala da öyle ve iyi ki öyle. Ancak konunun çeşitli boyutlarını ve çeşitli grupları ele alan bir derleme kitap olmadığını fark ettik.

Bu fikrin olgunlaşmasında ikinci adım, konferanstan yaklaşık bir yıl sonra Mayıs 2018’de Friedrich-Ebert Stiftung Türkiye’nin (FES) desteği ile İstanbul’da düzenlediğimiz atölye çalışması idi. Bu atölyede kitabın yazarlarının çoğu bir araya geldi. Kitabın temaları, kapsamı, terminolojik tercihlerimiz hakkında fikir alışverişinde bulunduk ve iş bölümü yaptık.

Üçüncü adım kitabın İngilizce versiyonu idi. Kitabın editörleri ve yazarları olarak Türkiye’deki göçmen kadınların deneyimlerinin uluslararası okura gerektiği kadar aktarılamadığını düşünüyorduk. Bu nedenle öncelikle İngilizce versiyonu hazırlamayı planladık ve kitap İngilizce olarak 2020 başlarında Palgrave Macmillan Yayınevi’nin “Göç, Diasporalar ve Yurttaşlık” serisinden yayınlandı.[1]

Nihayet dördüncü ve son adım, kitabın Bağlam Yayınları tarafından yayınlanan Türkçe versiyonu oldu. İngilizce olarak yayınlanan kitapta aktarılan deneyimlerin, olgu ve analizlerin Türkçe yayımlanmasını çok önemsedik, çünkü buradaki deneyimlerin yerli kamuoyu ve okur tarafından da duyulmasını ve genç araştırmacılara rehber olmasını umduk. Bu kitap büyük ölçüde İngilizce versiyonun Türkçe çevirisi. Bununla birlikte iki makale İngilizce versiyonda da bölümleri olan yazarlar tarafından Türkçe baskı için yazıldı. Diğer makaleler ise yazarların gerekli gördükleri şekilde güncellendi.

Kitabın özgün bir özelliği de göçmen kadınlardan ve aktivistlerden alıntılar yapmak yerine, onların tanıklıklarını kendi ağızlarından kitaba dahil etmiş olmanız. Araştırmanın muhataplarını ve deneyimin sahiplerini “araştırılanlar” olarak tanımlamanın ötesinde kadınların özne pozisyonunu tanıyan, onları iradi aktörler olarak görmeye dair önemli bir yöntemsel müdahale bu. Biraz bundan bahseder misiniz? Tanıklıkları kitaba dahil etmeye nasıl karar verdiniz?

Bu tanıklıklar kitap fikrinin başlangıcından itibaren üzerinde durduğumuz bir konu idi. Nitekim atölye çalışmamıza bazı göçmen kadınları da davet etmiş, onların deneyimlerini hep birlikte dinlemiş ve onlarla sohbet etmiştik. Aslında çok daha fazla kadınla tanıştık. Mesela genç yaşta Türkiye’ye gelen, Türkçe öğrenen, Türkiye’de iken eşinden boşanan, çocuklarıyla İstanbul’da kendisine bir hayat kurma mücadelesi veren, azminden ve güçlü karakterinden çok etkilendiğimiz Suriyeli mülteci bir kadın, İstanbul’daki atölye çalışmamıza katılmıştı. Onun ve diğer göçmen kadınların tanıklıkları bize de esin kaynağı oldu.  Kitapta tanıklıkları yer alan ve kağıtsız göçmen, mülteci, aktivist ya da tercüman olarak Türkiye’de bulunan kadınlar, bizim araştırmalarımıza aktif olarak katılan ya da bu süreçte deneyimlerine tanık olduğumuz kadınlardı. Atölyede göçmen kadınları dinleyince göçmen kadınların çalışmamızda dolayımsız biçimde yer almalarının ne kadar önemli olduğunu daha iyi kavradık.

Saha araştırmalarına dayanan tüm çalışmalarda olduğu gibi bizim kitabımızda da araştırmacılar tarafından yazılan bölümlerde kadın göçmenlerle yapılan görüşmelerden pasajlar yer alıyor. Ancak biz bunun ötesine de geçmek, araştırma bulgularımızı sağlayanlar ya da “araştırılanlar” olarak değil, kendi tanıklıklarını doğrudan sunanlar olarak göçmen kadınların sesini biraz daha geniş biçimde kitaba dahil etmek istedik. Bunun sebebi ise göçmen kadınları aktif özneler olarak görmemiz ve kitabı da bu yaklaşımla hazırlamamızdı. Kadınların göç deneyimlerini daha yakından ve geniş bir şekilde duymanın çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Kitapta da belirttiğimiz gibi kadınları bağımlılar ya da mağdurlar olarak resmeden söylemleri eleştirerek, göç çalışmalarında toplumsal cinsiyete sadece kadınları konu eden bir “ekle ve karıştır” yaklaşımından öte, çok daha karmaşık bir belirleyen olarak yaklaşmaya çalıştık. Bu yüzden Sahra-altı Afrika’dan, Kırgızistan’dan, Afganistan, Mısır ya da Türkiye’den kadınların kendi perspektiflerini kendi sözleriyle dile getirmesi aynı zamanda feminist yaklaşımın bir sonucu. Şimdi göç ile ilgili hem eleştirel hem de yöntem açısından farklı çalışmaların olduğunu görüyoruz, bu da sevindirici. Kitapta altı kadının tanıklığı var, keşke daha çok tanıklığa yer verebilseydik.

1960’lardan bu yana göçmenlerin yarısını kadınlar oluştururken, göçmen kadınlara odaklanan araştırma sayısının yakın tarihe kadar oldukça az olduğunu görüyoruz. Son yıllarda bu alanda araştırmalar artmış olmakla birlikte, aslında göçmen kadınların ele alınışına dair bir değişiklikten bahsetmek de mümkün. Niceliksel bir farktan ziyade sizin de bahsettiğiniz gibi kadınların bağımsız aktörler olarak ele alınması ve göçün kadınlaşması olgusu daha görünür. Siz buna dair neler söylemek istersiniz?

Bu kitaptaki çeşitli bölümlerde vurgulamaya çalıştığımız gibi göç ve toplumsal cinsiyet ilişkisi ve göçmen kadınlar konusu uluslararası literatürde de görece yeni bir çalışma alanı. Bu konuda yakın zamanlara dek bir toplumsal cinsiyet körlüğü olduğu muhakkak. Bu körlüğün aşılmasının yolunu açan ise hiç kuşkusuz feminist sosyal bilimler ve aktivizm. Bu sayede göç süreçlerinde kadınları görünür kılan çalışmaların sayısı neyse ki artmaya başladı. Göçmeni cinsiyetsiz hatta erkek olarak gören bir yaklaşımdan göçün kadınlaşmasına doğru evrilen bir süreçten bahsediyoruz aslında.

Göçün kadınlaşması olgusunun izdüşümleri ise çok çeşitli hiç kuşkusuz. Kitaptaki tanıklıklar ile aslında bu izdüşümlere yer vermek istedik. Bu tanıklıklar aracılığıyla teoride zaten başlangıç noktası olarak kabul ettiğimiz bir saptamanın olgusal karşılığını birinci ağızdan işitiyoruz. Sadece bu kitapta yer alan tanıklıklarda değil, tüm araştırmalarımızda göçmen kadınları kendilerine biçilen rollerin ötesinde aktif karar verenler, mevcut durumu değerlendiren, eleştiren, mevcut koşullar çerçevesinde kendi hayatlarının kontrolünü ele alan kadınlar olarak görüyoruz. Aslında Türkiye’deki koşullarda kendi hayatta kalma stratejilerini geliştiren ve bu konuda aktif rol almaya başlayan pek çok göçmen kadın tanıyoruz. Örneğin Ugandalı göçmen bir kadın Türkiye’de doğan çocuğunu birkaç yaşına kadar burada büyüttü, sonra okul çağına gelince ülkesine gönderdi, daha sonra kendisi de gitti, orada bir yıllık işsizlik döneminden sonra tekrar geri geldi. Şimdi bir kargo firmasında çalışıyor, çevresindeki kadınlarla dayanışıyor. Bu süreçler aynı zamanda kadınların aktif olarak göç sürecindeki hareket kabiliyetini de gösteriyor. Bir başka örnek, eşi tarafından şiddete uğrayan Özbek bir kadın sokakta kaldığında Ugandalı göçmen başka bir kadının gidip onu olduğu yerden almayı teklif etmesiydi. Ugandalı arkadaşımız, aynı dili konuşmamasına, aynı kültürden gelmemesine rağmen toplumsal cinsiyete dayalı deneyiminden dolayı hiç düşünmeden onunla empati kurarak dayanışma gösterdi. Her bir kadının öyküsü aslında rakamların ve istatistiklerin çok ötesinde toplumsal cinsiyetin etkili olduğu karmaşık güç ilişkilerini yansıtıyor. Biz de uluslararası göçü kadınların kendi deneyimleri üzerinden ele alarak kadınların özne olma halini daha yakından göstermek ve toplumsal cinsiyetin önemini vurgulamak istedik.

Yine, Türkiye’de bazı göçmen gruplarına ve bu gruplarda yer alan kadınlara yönelik – kağıtsızlar, sığınmacılar vb.- daha az araştırma olduğunu görüyoruz. Suriyelilere dair kapsamlı bir külliyat oluştu diyebilsek de, bu külliyatın içerisinde kadın ve LGBTİ+’lara odaklanan araştırma sayısı da maalesef sınırlı. Bu “gecikmenin” neden kaynaklandığını düşünüyorsunuz? Kadınları araştırmalara bir değişken olarak eklemenin ötesinde, toplumsal cinsiyeti analitik bir kategori olarak ele alan araştırmalar neden bu kadar sınırlı sayıda?

Bunun çeşitli sebepleri var kuşkusuz ama temel ve genel nedeninin toplum-bilgi ilişkisinin niteliği olduğunu söylemek mümkün. Çok iyi bildiğimiz gibi toplumdaki güç eşitsizlikleri bilgi üretimine de yansıyor. Dolayısıyla göç konusundaki bilgi üretimi (daha doğrusu ana akım bilgi üretimi) de esas olarak egemen söylem ve politikalarla belirleniyor. Örneğin göç konusu 4-5 yıl önce YÖK tarafından doktorada öncelikli alanlardan birisi olarak tanımlandı, ancak yazılan tezlerin hangi göçmenlere ya da hangi konulara odaklandığına bakarsak, “makbul göçmenler”in ve “makbul konular”ın daha geniş biçimde araştırma konusu olduğunu görüyoruz. Bu konuda başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de devletin göç politikaları hangi göçmen gruplar hakkında bilgi üretileceğini -tümüyle olmasa da büyük ölçüde- belirliyor. Örneğin Suriye göçünün çok da geçici olmadığı açıkça değilse bile örtük olarak kabul edilmeye başlandıktan sonra göç ve uyum konusunun gündeme geldiğini görüyoruz. Halbuki Suriye göçünden önce de Türkiye’de göçmenler vardı ancak “uyum” ya da “entegrasyon” gibi konular neredeyse hiç ele alınmamıştı. Son yıllarda Suriyeli mülteciler ve toplumsal uyum, sınır güvenliği, insan kaçakçılığı, insan ticareti gibi politikada öncelikli alanların tezlerde de öne çıktığını görüyoruz. Göçmenler hakkında yapılan çalışmalara -tezler dahil- baktığımızda eleştirel nitelikte olanların sayısının görece az olduğunu; araştırmaların büyük bölümünün terminoloji, araştırma tasarımı, yöntemsel ve etik açıdan egemen politik söylemden önemli ölçüde etkilendiğini görüyoruz.

Kağıtsız göçmenler hakkında yapılan araştırmaların bir kısmında göçmenlere STK’lar aracılığıyla ulaşıldığını biliyoruz. Bazen de STK’lar doğrudan kendileri bu alanda raporlar yayımlıyorlar. Bu çalışmaların tümü değilse de bir kısmı ciddi yöntem ve etik sorunlar barındırabiliyor. Kullanılan dil, terminoloji göçmenlerin hassasiyetini gözetmeyebiliyor ve indirgemeci çıkarımlara yönelebiliyor. Öte yandan, Türkiye’de yaygın olarak benimsenen pozitivist yaklaşımın bu alanda da etkili olduğu söylenebilir; göç konusunda kuşkusuz sayısal veri üretmek önemli, özellikle de pek çok alanda istatistiki verilerin eksik olduğu bir ülkede. Ancak bu alanda niceliksel çalışmaların yanı sıra böyle derinlemesine bilgi üretmek gereken bir konuda niteliksel araştırmaların da öne çıkması gerektiğini düşünüyoruz. Bu da yine feminist araştırmaların ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu anlamda araştırmacıların hem çalıştıkları konu, hem de yöntem açısından daha bağımsız ve eleştirel olması gerekir. Tabi çok özverili çalışan ve etik açıdan özenli araştırmacılar da olduğunu görüyoruz, bu da umut verici.

Göç ve mülteci çalışmaları, araştırma için çok zor bir alan. İnsanlar kırılganlar, bir sürü temel sorunla baş etmek zorundalar. Sağlıklı barınamayan, yaşayamayan, çalışamayan, sürekli devletten ya da toplumdan baskı gören bir “yabancı” tabi ki konuşmaktan kaçınıyor. O yüzden kadın göçmenler hakkındaki araştırmaların daha ziyade ev içi işlerde çalışan göçmen kadınlar gibi daha erişilebilir gruplarla yapıldığını görüyoruz.

LGBTİ+’lar açısından erişim apayrı bir sorun ama LGBTİ+’ların kendilerini çok daha iyi ifade eden bir grup olduğunu söylemek mümkün. Biz bu kitapta bu gruba doğrudan yer veremedik, ancak genel gözlemlerimiz LGBTİ+ göçmenlerin kendilerinin bir araştırma nesnesine dönüştürülmesini, onlara “merak uyandıran” bir grup olarak yaklaşılmasını önemli bir sorun olarak ifade ettikleri yönünde. Bu nesneleştirme halinden dolayı genellikle görüşme yapmak istemiyorlar. Toplumda büyük baskı gören bir grup olarak kendi sözlerini söylemelerini daha önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu alanda “içeriden” diye adlandırdığımız araştırmacıların desteklenmesi önemli; tıpkı kadın çalışmalarında kadın araştırmacıların teşvik edilmesi gibi.

Göç alanındaki araştırmaların devlet ve devlet kurumlarının kararları doğrultusunda şekillendiğinden ve çoğunlukla kısıtlandığından bahsettiniz. Bu kısıtlamaların ortasında, göç alanında feminist bir araştırma yürütmek bize nasıl alanlar açar?

Türkiye’de göç alanında çok kısıtlı veri var, bu veriler de düzenli değil ve sadece belirli grupları kapsıyor, örneğin mültecilerin sayısı, yakalanan kağıtsız göçmenlerin sayısı gibi. Devletler için önemli olan gruplara, politikada yansıması olan göçmenlere dair veriler bir anlamda politik söylemi de desteklemek için yayımlanıyor. Özellikle kağıtsız göçmenlere dair veri yok. Bu durum hem göçün doğasından kaynaklanıyor, hem de politikanın dışında kalmalarından. Bu alanda kadınların zaten resmi verilerde de çok fazla yeri yok. Hala çoğu veri cinsiyetsiz olarak sunuluyor. 1990’ların ortalarından itibaren göç konusunda çalışanlar bu alandaki ciddi istatistik eksikliklerini ve bu verilerin toplumsal cinsiyete göre ayrıştırılmamış olmasını çeşitli platformlarda sürekli dile getirdiler. Bu eleştiriler sayesinde kadın göçmenlere ilişkin sınırlı da olsa veri yayımlanmaya başladı. Ama zaten veri olmayan kağıtsız göçmenlerin yanı sıra kayıtlı göçmenlere dair verilerde de hala ciddi sorunlar var.

Örneğin son dönemde evliliklerle ilgili bir çalışma yapıyoruz. Burada da evlilik verileri genelde ikamet izinlerinden oluşuyor ve cinsiyetsiz olarak sunuluyor. Toplumsal cinsiyete hassas veri yok, halbuki kadınların deneyiminin son derece karmaşık güç ilişkilerini yansıttığını ve yapısal koşullardan ne kadar etkilendiğini biliyoruz. Evlilik süresi, ev içi şiddet, boşanmalar ciddi sorunlu alanlar olarak beliriyor. Göç alanındaki çalışmalar açısından öncelikle veri olmaması, olduğu durumlarda ise düzenli olmaması ve mevcut verilerin bir kısmına erişilememesi ciddi bir sorun. Çok ironik bir şekilde Türkiye’yle ilgili bazı verilere AB’nin istatistik kurumu üzerinden erişebiliyoruz. Bu da bu alana dair görmeme, ihmal etme politikasını yansıtıyor. Dolayısıyla kolay erişilen, toplumsal cinsiyete hassas, sağlıklı ve düzenli verilerin olmaması, göçmenlerin durumunu anlamamızı güçleştiriyor. Bu da hem araştırmacılar hem de aslında politika yapıcılar için ciddi bir sorun.

Öte yandan istatistiki veriler olsa dahi nitel araştırmaların bize sağladığı olanakları sağlayamadığını biliyoruz. Bu da feminist bir yaklaşımla araştırma yapmanın önemini gösteriyor. Kadınların perspektifinden ve toplumsal cinsiyetin analitik olarak ele alınması kadınların gerçek deneyimlerinin arkasındaki mekanizmaları görmemizi ve eleştirmemizi sağlıyor. Mesela sınır ötesi evlilikler göçmen kadınların istismar ettiği bir alanmış gibi resmediliyor. Hatırlarsınız “sahte evlilik” konusu bir dönem Türkiye’de kamuoyunda da çok tartışılmıştı ve ilgili yasal düzenlemede değişiklik yapılmıştı. Ancak bu resim bize göçmen kadınlarla evliliklerin erkeklerin önemli bir talebi olduğunu ve göçmen kadınların bir bölümünün Türkiyeli eş tarafından sıkı bir denetimle baskı altına alındığını, yasal mevzuatın aslında erkek şiddetinin temel dayanağı olduğunu göstermiyor. Dolayısıyla sınır aşan evlilikler konusunda feminist araştırma yürütmek bize sınır dışı edilme, hukuki statüsünü kaybetme ya da şiddet görme korkusuyla kadınların çoğu zaman o erkek şiddetine uzun yıllar katlandığını, şikâyet edemediklerini, hatta kimi zaman çocuklarını bırakmak zorunda kaldıklarını gösteriyor. Bu tekil deneyimler bize büyük resmi okunaklı kılıyor. Başka bir deyişle, Türkiye’nin göç rejimi tarafından erkek şiddetine alan açıldığını ve normalleştirildiğini görüyoruz. Feminist bir yaklaşım evlilik ve diğer alanlarda bu ilişkileri sadece kültürel farklar ya da günümüzde içi boşaltılan toplumsal uyum kavramının ötesinde anlamak ve deşifre etmek için gerekli. Bu yaklaşım bizim mevcut ilişkilerin arkasında işleyen erkek egemen mekanizmaları anlamamızı ve daha yapısal sorunlara dikkat çekmemizi sağlayabiliyor.

Kitap, Türkiye’deki göçmen kadınların farklı alanlardaki deneyimlerine odaklanan geniş bir yelpazeye yayılan araştırmalardan oluşuyor. Bu çalışmaların ortaklaştığı temel varsayım, kadınların Türkiye’deki deneyiminin sadece kadın kimliği değil göçmen kadın kimliği etrafında şekillendiği yönünde. Bu bize ne söylüyor? Nasıl ortaklıklardan bahsetmek mümkün biraz anlatabilir misiniz?

Yelpazeyi geniş tutmaya çalışsak da bunu kısıtlı ölçüde yapabildiğimizi söylemeliyiz. Farklı etnisite, yaş ve geçmişi olan göçmen kadın gruplarının farklı deneyimlerini kapsamak isterdik. Örneğin evlilikle Türkiye’de kalan göçmenlerin, Orta Asya’dan gelen kadınların, ev içi işçilerin ya da sağlık çalışanlarının, Avrupalı, Kuzey Afrikalı kadınların deneyimlerine yer veremedik. Öte yandan tüm göçmenler gibi örneğin Türkiye’de ikamet eden milyonlarca Suriyeli mülteci kadın da homojen bir grup değil, farklı etnik, sınıfsal, mesleki ve kültürel geçmişlere sahipler. Bu eksikliklere dair kitabın girişinde bir açıklama yapmaya çalıştık.

Diğer yandan bu kitabın amaçlarından birisi de hukuki statülerinden bağımsız olarak, yani ister kağıtsız ister mülteci ister kayıtlı olsunlar göçmen kimliği etrafında kadınların deneyimlerinin toplumsal cinsiyet açısından benzerliğini vurgulamak. Başka bir deyişle toplumsal cinsiyetin Türkiye’de yaşama ve çalışma koşullarını nasıl belirlediğini göstermeye çalışmak. Örneğin Türkiye’ye göç etme sebepleri, ülkeye giriş biçimleri, turizm ya da iş bulma acenteleri gibi kurumsallaşmış aracılarla ya da kendi ağlarıyla geliş öyküleri, Türkiye’de kalma koşulları, bulabildikleri işler, deneyimleri ve uğradıkları cinsel taciz çoğu göçmen kadının ortaklaştığı deneyimler. Türkiye’de en görünür gruplardan olan Suriyeli mülteci bir kadın da Sahra-altı Afrika’dan gelen göçmen bir kadın da ev içerisinde, kamusal alanda, işyerlerinde benzer sömürü biçimlerine ve tacize uğruyor. Emek sömürüsü, cinsel taciz, kurdukları eşitsiz sosyal ilişkiler toplumsal cinsiyet eşitsizliği tarafından belirlenirken göçmenlere yönelik kısıtlamalar bu sömürü biçimlerine zemin hazırlıyor.

Sizin de belirttiğiniz gibi şüphesiz ki sahip oldukları kağıtlar, statüler, sınıf, etnisite gibi pek çok farklılık kadınların deneyimlerini başkalaştırmakta. Yine de bazı örüntülerin ortaya çıktığını kitaptaki çalışmalardan görüyoruz. Bu örüntülerden bahsedebilir misiniz? Ve COVID-19 süreci bu örüntülerde herhangi bir değişikliğe sebep oldu mu? Göçmen kadınları nasıl etkiledi?

Kitapta COVID dönemine ilişkin yazı yok, zira COVID-19 pandemisi kitabın Türkçe versiyonunu hazırlama aşamasındayken başladı. Ancak kitabın giriş bölümünde bu konuya kısaca da olsa işaret etmeye çalıştık.

Hatırlanacağı gibi pandeminin ilk döneminde tüm dünyada ve Türkiye’de ne devlet kurumları ne de toplum tam olarak ne yapılması gerektiği konusunda sistematik bilgiye sahipti. Ardından aşı uygulaması gündeme geldi, ancak Türkiye’de gereken aşı sayısı, kaç kişinin aşılandığı gibi bilgiler hep vatandaşlar üzerinden açıklandı. Biz kendi ilişki ağlarımızla düzenli göçmenlerin aşıya erişimleri olduğunu takip ettik, ancak kağıtsız göçmenlerin durumunun medyada bile hemen hemen hiç ele alınmadığını gördük.

Pandemi sürecinde kağıtsız göçmenler için zaten kısıtlı olan hareket serbestliğinin daha da kısıtlandığını izledik. Örneğin İstanbul’da yaşayan çoğu göçmen için İETT otobüslerini kullanmak bile bir sorun haline geldi çünkü HES kodu gerekiyordu, bunun için de elbette kayıtlı olmak gerekiyordu. Aynı şekilde sağlık hizmetine erişememek bu süreci daha da zorlaştırdı. COVID-19 virüsüne yakalanan göçmenlerin her şeyi göze alarak hastanelere gittiklerinde evlerine gönderildiklerini duyduk. Güvencesiz ve sağlıksız koşullarda çalışan, kalabalık ve hijyenden yoksun evlerde kalan göçmenler için pandemi süreci daha fazla izolasyon, hastalık ve yoksulluğun derinleşmesi sonucunu doğurdu. Hastanelerde ise COVID-19 hastası yaşlılara refakat edenlerin çoğu onların yakınları değil, hayatlarını riske atarak refakatçi olarak çalışmayı kabul eden göçmen kadınlardı.

Aşıya ve diğer sağlık hizmetlerine erişim dışında pandemi, kadın göçmenlerin zaten maruz kaldığı dezavantajları artırdı ve yeni dezavantajlar yarattı. Bakıcı ve yardımcı gibi işlerde yatılı çalışan kadınlar sokağa çıkma yasakları nedeniyle hane halkı üyelerinin tümünün işini, üstelik tüm gün evde kalmak zorunda olduğu bir dönemde ağırlaşan bir tempoda yerine getirdiler, daha fazla kişiye daha uzun sürelerle bakmak zorunda kaldılar. Eskiden beri var olan sınır dışı edilme korkusu ve destekten yoksun yaşam koşulları onları pandemi sürecinde daha da güvencesiz çalışma koşullarına itti. Ev işçileri gibi izole ortamlarda çalışan kadınlar açısından ise bu süreç işverene çok daha fazla bağımlılık anlamına geldi. Sağlık önlemlerinden dolayı kullandıkları bir günlük izinleri dahi kullanamadılar. Bir yıl boyunca evden çıkmayan yatılı çalışan göçmen kadınlar olduğunu biliyoruz.

Bu durumun küresel bir sorun olduğuna ILO da dikkat çekti. Nisan 2020’de yayımladığı bilgi notunda pandemi döneminde göçmen işçilerin kötüleşen çalışma koşullarını vurguladı ve özellikle bakım alanında çalışan göçmen kadınlara yönelik şiddetin artmasından endişe ettiğini belirtti. Bu bilgi notu, küresel çapta 164 milyon göçmen işçi olduğunu belirtiyor ve göçmen işçilerin neredeyse yarısının kadın olduğuna işaret ediyordu (ILO, 2020).

COVID döneminde iş kaybı ciddi boyutlara ulaştı. Çoğu göçmen kadın bu süreçte işyerlerinin kapanması ile derin bir işsizlik yaşarken zar zor bulabildikleri geçici işleri çok daha kötü koşullarda kabul etmek zorunda kaldılar. Örneğin İstanbul’da çalıştıkları tekstil atölyeleri kapanan çoğu göçmen başka semtlerde iş aramak zorunda kaldıklarını, bulabildikleri işlerin ise günlük 40-50 TL yevmiyelerle parça başı maske yapımı ya da temizlik işi olduğunu anlattılar. Bu süreçte iş bulabilen ya da işi devam edenlerin ise ücretlerini alamama sorunu yaşadığını biliyoruz.

Emel, senin özel olarak kağıtsız kadınlarla ilgili araştırmaların olduğunu da biliyoruz. Kitapta hem insan ticaretine dair hem iltica rejimine dair çalışmaların da yer alıyor. Kadınlar, göç süreçlerinde daha güvenceli statüler elde etmek için ne gibi stratejiler geliştiriyor?

İki farklı grupla araştırma yapmamızın sebeplerinden birisi de hukuki statüleri farklı olmasına rağmen ne kadar benzer deneyimlerle kadınların yaşamlarının şekillendiğini göstermekti. Kağıtsızlık ve göç rejiminin kısıtlamaları birçok sorunu beraberinde getiriyor ve hem emek hem de cinsel sömürü amacıyla kadın ticaretinin de zeminini hazırlıyor. Yani fuhuşa zorlanan, kağıtsız olan, daha sonra sığınma başvurusunda bulunan göçmen kadınlarla da karşılaşabiliyoruz; baştan sığınmacı olan ama işvereni, erkek arkadaşı tarafından ya da belirli bir toplulukta fuhuşa zorlanan kadınlar da var. Burada hukuki statüden ziyade aslında bu alanların ne kadar geçişken olduğunu ve bu geçişkenlikte Türkiye’nin toplumsal cinsiyet ve göç rejimlerinin ne kadar etkili olduğunu görüyoruz. Bu çalışmalara başlamadan önce aslında kendi tanıklıklarımız ve deneyimlerimizle bu alanların ne kadar benzer olduğunun farkındaydık, bu araştırmalar görmezden gelemeyeceğimiz sorunlara tanıklıklarımızdan kaynaklandı. Yani aslında bu konuları sistematik bir şekilde araştırmak, gözlemlemek ve dinlemek ihtiyacı doğdu.

Kadınlar uğradıkları emek gaspı, cinsel taciz gibi durumlarda mevcut koşulları çerçevesinde ayakta kalmaya çalışıyorlar. Çoğu zaman sessiz kalmak da bir baş etme yöntemi olarak ortaya çıkıyor, ama dayanışma ağlarından da destek alıyorlar, kimi zaman STK’lara, komşularına, işverenine başvuruyorlar. Kendilerine zarar veren ortamdan uzaklaşmaya çalışıyorlar, erkek işveren tacizinden kaçmak için kadın işverenle çalışmak, işyerindeki ücret gaspını engellemek için yerel vatandaşlardan, derneklerden destek almak söz konusu olabiliyor. Bu durum bazen resmi kurumlara kadar gidiyor, işyerini şikayet edebiliyorlar. Mesela seneler önce Ugandalı bir göçmen kadın aylarca ücreti verilmeyince işyerinde çalıştığı makineyi alıp eve götürmüştü, işvereni onu aradı, polise vermekle tehdit etti ama kadın vazgeçmedi ve sonunda da parasını aldı. Yani ne kadar dayanma ve pazarlık kapasitesi varsa bunu kullanıyorlar.

Özellikle eski Sovyet ülkelerinden gelen kadınların Türkiyelilerle yaptıkları evliliklerde yaşadıkları sorunların çözümü ve karşılaştıkları zorluklara yönelik dayanışma pratikleri geliştirdiklerini ve bunun için çeşitli dernekler kurduğunu aktarıyorsunuz. Başka göçmen kadınların karşılaştıkları sorunların çözümleri ve dayanışma alanları yaratmak için ne tür öz-örgütlenme pratikleri var, biraz bahsedebilir misiniz?

Emel: Bu alan çok farklı toplumsal ilişkileri kapsıyor: Çalışma, ikamet izinleri, erkeklerin göçmen kadın bedenine erişim talebi, erkek şiddeti gibi. Her ne kadar bu evlilikler göçmen kadınların Türkiye’de daha güvenceli bir kalış için benimsedikleri araçlardan birisi olsa da ve “sahte evlilik” şüphesi nedeniyle sıkı biçimde denetlense de aslında bu denetim tersine bir rol oynayabiliyor ve kadınları daha fazla baskı altına alabiliyor. Hem devlet hem de erkekler, hatta bazen ailedeki kadın üyeler-kayınvalide gibi- tarafından. Bu denetimler ve toplumsal önyargılar kadınları şiddete karşı daha fazla savunmasız yapabiliyor. Özellikle İstanbul ya da Antalya gibi turizmin çok yoğun olduğu kentlerde kadınların bu baskı ve sorunlarla mücadele etmek için kendi derneklerini ve dayanışma ağlarını kurduklarını görüyoruz. Evrak işi, mevzuat bilgisi gibi alanlarda deneyimli olan kadınlar kendi deneyimlerini diğerleri ile paylaşıyorlar, bu da sevindirici bir durum; ama yapısal olarak mevcut zorlukları aşmak anlamında çok yeterli olmuyor.

İstanbul Sözleşmesi, sadece Türkiyeli kadın ve LGBTİ+’ları etkileyen bir sözleşme değil, aynı zamanda özellikle göçmen kadınların karşılaştıkları toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ve buna karşı korumaya işaret eden de bir uluslararası sözleşme. Türkiye’nin Sözleşme’den çekilmesi özellikle sığınmacı/mülteci kadınları nasıl etkiledi?

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekileceğini açıklaması sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kadınları değil, göçmen kadınları da etkiledi. Zira Sözleşme göçmen veya mülteci olmasına bakmaksızın, yani hukuki statü gözetmeksizin toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık yapılmamasına işaret ediyor (Madde 4/3) ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin sığınma talebi için meşru bir gerekçe olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtiyordu. Dolayısıyla Sözleşme toplumsal cinsiyete duyarlı sığınma mekanizmalarının oluşturulması için gerekli yasal veya diğer tedbirlerin alınmasını (Madde 60/3) devletlerin sorumluluğuna veriyordu. Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesi ile doğrudan göçmen kadınların uğradığı toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ve korumaya işaret eden uluslararası hukuki bir dayanak da ortadan kalkmış oldu.

Türkiyeli feminist/kadın hareketinin göçmen kadınlarla ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Ortak bir mücadele alanı inşa etmek için neler yapılmalı?

Emel: Türkiye’de kadın hareketi çok dağınık bir yapı gösteriyor ve illerde kurulan bağımsız kadın örgütlenmelerinin öncelikli sorununun hala erkek şiddeti ve temel haklar etrafında şekillendiğini görüyoruz. Göçmen kadınlar bu gündemde ilk sıralarda yer almıyor. Örneğin İstanbul’da, Antalya’da ciddi bir göçmen nüfus yaşıyor, bu kadınlar uzun yıllardır Türkiye’deler ve Türkçe biliyorlar. Sistematik bir şekilde erkek şiddetine uğruyorlar, ancak bu yerli ve göçmen kadın gruplarının birbirine değme alanları çok az. İletişimin ve dayanışmanın en fazla ev işçileri arasında görünür olduğunu söylemek mümkün, buralarda da el yordamıyla yapılan bir dayanışma söz konusu. Göçmen kadınlarla dayanışma ve kadınların uğradığı şiddeti ortaklaştırarak politikleştirme potansiyeli var, ama bunu gerçekleştirme konusunda yerli kadınlar ısrarcı değiller. Mülteci kadın nüfusunun yoğun olduğu Gaziantep, Şanlıurfa, Diyarbakır gibi illerde, ortak bir dil etrafında buluşan kadınlarda ve kadın örgütlenmelerinde bu dayanışmayı daha fazla görebiliyoruz.

Bu alandaki göçmen kadınların dayanışma ve destek ihtiyacı daha ziyade sivil toplum örgütleri tarafından karşılanıyor. Geçenlerde 8 Mart vesilesi ile göçmen kadınların da yer aldığı bir atölyeye katıldım, atölyeye video ile katılan Suriyeli mülteci bir kadın Türkiye’de mülteciler alanında faaliyet gösteren büyük bir STK’nın “çay saati” adı altında buluşmalar organize ettiğinden ve bu sayede benzer deneyimler yaşayan kadınlarla bir araya geldiğinden bahsetti. Çay saati vesilesi ile buluşan kadınlar bu uygulamanın kendilerini nasıl güçlendirdiğini anlattı. Bilinç yükseltme grubu benzeri bu deneyimler göçmen kadınların dayanışmaya ve birbirini dinlemeye ne kadar ihtiyacı olduğunu gösteriyor.

Göçmen kadınların belirli düzeyde bir destek ihtiyacını karşılasalar da profesyonel hizmet götüren kuruluşlar olarak sivil toplum örgütleri, kadın dayanışmasını örme konusunda çok büyük bir potansiyele sahip değil. Çünkü burada kurulan ilişkilerde hizmet alan ve götürenler olarak ciddi bir hiyerarşi de söz konusu olabiliyor. Bu hiyerarşi elbette vatandaş ya da vatandaş olmayan ayrımında da söz konusu olabilir, ancak kadınların kendi çabalarıyla kurdukları örgütlenmeler bu dayanışmaya daha fazla olanak sağlıyor. Benim de içinde bulunduğum küçük bir dayanışma grubumuz vardı, buradaki deneyimlerimiz kısıtlı da olsa bu ilişkilerin her iki tarafı da dönüştürdüğüne inanıyorum. Jesca cinayeti[2] etrafında örülen dayanışma bunun bir göstergesi. O duruşmaya katılan kadınlar aslında durumun ne kadar ciddi olduğunu fark ettiler, göçmen kadınlar da karşılıksız kurulan bu ilişkinin önemine değer veriyorlar, yalnız hissetmiyorlar. Bu çok önemli. Bizim de değişmeye dönüşmeye, önyargılarımızı kırmaya ve ortak bir zeminde buluşmaya ihtiyacımız var. Sadece şiddet konusunda değil ortak bir yaşamı paylaşmak ve ortak bir mücadele zemini yaratmak için göçmen kadınlarla dayanışma zeminleri yaratmamız önemli.

[1]Lucy Williams, Emel Coşkun ve Selmin Kaşka (2020). Women, Migration and Asylum in Turkey: Developing Gender-Sensitivity in Migration Research, Policy and Practice. London: Palgrave Macmillan.

[2]https://catlakzemin.com/24-mayis-2016-gocmen-kadin-cinayeti-jesca-nankabirwa-davasi-sonuclandi/

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

nineteen − 17 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.