Bedenimi dinlediğimde bana kırgın olduğunu gördüm. Bedenim beni çekmiş, tolere etmiş, biraz zaman vermiş, alttan almış sonra bazı noktalarda aklımın verdiği kararlarla var gücüyle savaşmıştı. O ameliyatlar, ağrılar, gece yarısı uyanmaları, imdat çağrılarıydı.

Korkarım kendimi açıklayamam efendim, çünkü bilirsiniz, ben kendim değilim.

Ne garip, başlarken, bedenle kurduğumuz ilişkiyi, bu ilişkinin binlerce yıla uzanan tarihiyle bugün arasında bir bağlantı kurmayı hedeflediğim bu yazıyı; aklımla yazdığım bu yazıyı karın boşluğumda hissediyorum. Bir rahatsızlık gibi.

Bir sabah uyanıp vitaminlerimi içtim, B vitaminim eksik, kış aylarında bağışıklığım düşük ve saçlarım hep çok dökülür. Bu soru(n)lara ilişkin birkaç hapı yuttum ve kahve koyup sigara içmek için bekledim. Beklerken yeni aldığım pantolonu denedim ve ayna karşısında popom nasıl görünüyor diye kontrol ettim.

Sigaramı yaktığımda binlerce yıllık insanlık tarihinde milyarlarca kez sorulmuş, ve bana kalırsa her kadının mutfakta sigara içerken en az bir defa kendine sorduğu o soruyu sordum: kimim ben? Düşünmeye başladım; ben dediğim kişiyi tarif edecek olsam nereden başlardım? Kişisel özelliklerim mi ilk sıradaydı, popomun şekli mi? Sabah nasıl uyanırım, en sevdiğim çiçek nedir, geçen gün kaç bira içtim, kaç yıldır sigara içiyorum; deniz manzarasını mı severim ormanı mı, son bir günü kalan bir idam mahkumu olsam ne yemek isterdim?

Ben dediğim kişiyi tanımlamakta kullandığım bu ve bunun gibi binlerce ayrıntı (ve internette kim olduğumu bulmama yardım eden kokoloji testleri). Elimdeki toplama baktım, her şey akla dairdi. Ben akıldan, zihinden, düşünceden oluşuyordum. Bedenimin bu denklem içerisinde nerede durduğunu çözemedim. Çünkü bu anlattığım, 15 yaşından beri özgür seçimiyle sigara içen ve makarnayı aşırı seven kadın, en nihayetinde bu bedenin içinde -yani ben benim içimdeyken- yaşarken bedenim bu sorunun cevabında nasıl hiç yer kaplamıyor olabilirdi?

Bedenim benim daima sağlıklı ve güzel tutmaya çalıştığım bir araçtı çünkü. Sabah kalkınca içilen vitaminler ve arkasından yakılan sigaranın düşünsel düzlemde anlamı -dürüst olalım- buydu. Hasta olmamalı, bir kadına yakışmayacak şekilde öksürmemeli, sabah kalkıp işe gidebilmeli, göz altlarım morarmadan gece yarısına dek içki içebilmeli ve (ama) güzel kalmalıydı. İçimde dev, ışıklı bir cevap yandı: bedenim “ben” değildi.

Bu kopuşu anlamlandırmak için bir hayli uğraştım. Çünkü her geçen gün daha fazla rahatsızlık vermeye başladı. Hastalık gibi. Arkadaşlarıma neden benim karaciğerim bu kadar bana aitken, beni tanımlayan her şey benim kendime bakışımla ilgili diye sordum. Cevap bulamadılar ve yakın çevremde delirmeye yakın biri olarak bilindiğim için muhtemelen nihayetinde delirdiğimi düşündüler. Bir hocama açtım bu konuyu, biraz ağzımı yokladı, cansız cildime baktı ve tahminim o ki herkesten gizlediğim elim bir hastalığım olduğu için bunu düşündüğümü sandı.

Oysa sadece kendim olmak istiyordum.

Bedenimle arama giren bu diyalog eksikliğine ilişkin tatmin edici bir cevap bulana dek epey uğraşmam gerekti. Nihayetinde tarihte “ben kimim” hastalığına yakalanmış ilk kadın olamam herhalde diye düşünerek geçmişe bakmaya karar verdim. Kimi suçlayacağımı bulmak için bir hayli şey okumam gerekti.

İlk olarak Antik Yunan felsefesine biraz gıcık oldum. Feminist düşünür Lloyd Erkek Akıl’da, Antik Yunan felsefesinin aklı merkeze aldığını ancak açıkça cinsiyetlendirmese de toplumsal cinsiyet kültlerinin akla ilişkin betimlemelere etkide bulunduğunu söylüyor. Nitekim Platon doğanın bereketi ile kadının doğurganlığı arasında bir benzerlik kurarken (çok yaratıcısın Platon) kadını “doğal alana” ait bir varlık olarak kurguluyordu. Felsefi rasyonalitenin merkezinde yer alan aklın nitelikleri alışılagelmiş erkek paradigması üzerinden açıklanıyor, inşa edilen düalist sistemde olumlu özellikler akla ve erkeğe, olumsuz, aşağılayıcı özellikler ise kadına atfediliyordu.

Ardından Da Vinci’nin Vitruvius Adamı’nı hedef tahtama oturttum. 15. yüzyıl sonunda ideal beden olarak resmedilen Vitruvius, kadın bedenine yönelik sonraki yüzyıllarda ortaya çıkacak ikincilleştirmenin ve yüzlerce yıl çekeceğimiz azabın habercisiydi. Çünkü ideal beden olarak tasvir edilen, uzuvları tam, sağlıklı ve bir çemberin tam ortasına yerleştirildiğinde tam anlamıyla simetriye sahip bir erkek bedeniydi.

Şaşırtıcı ama o her yerde karşımıza çıkan Vitruvius ile milyonlarca kadının aynada gördüğü şeyden memnun olmaması arasında uzun, karışık ama somut bir bağ vardı.

Aydınlanma düşüncesi ise gerçekten trajikomik ama Türkiye, İstanbul, Kadıköy konumundan Ekin Hanım’ın mutfakta kendisine sorduğu “kimim ben” sorusu ile başlayan hastalığının ve bu yazıyı yazmaya neden ihtiyaç duyduğu sorusunun cevabını doğrudan içeriyordu. Federici’nin kapitalizmin ilksel birikim süreci olarak tarif ettiği aydınlanmaya giden süreç, aklın artık açıkça cinsiyetlendirildiği ve bedene karşı amansız bir mücadelenin başladığı çağ. Yeni gelişen burjuvazinin, üretimin ve üretken olanın haricinde herkese, üretken (doğurgan) olmayan cinselliklere, faaliyetlere, kişilere ve yaşam biçimlerine karşı açılan savaşın merkezine bedeni koyduğu çağ.

Örneğin, Descartes bu çağın en önemli düşünürlerinden biri olarak kendini hayvanları kesip parçalarına ayırmaya, hayvanların bir ruhu ya da acı çekme duygusu olmadığını kanıtlamaya adamıştı. Varmak istediği nokta şuydu: parçalarına ayrılmış hayvan gösteriyordu ki beden yalnızca mekanik ve istemsiz eylemlerde bulunan, düşünemeyen bir şeydi; kişiliğin kurucu unsurları insanın gayrimaddi yetilerinde yatıyordu. Kartezyen felsefenin kişi modelinde düşünen kafa ile beden makinesi arasında eşitlikçi bir düalizm değil, bir efendi köle ilişkisi mevcuttu. Tıpkı iradeyi temsil eden burjuvazi ile bedeni temsil eden proletarya, aklı temsil eden erkek ile bedeni temsil eden kadın arasında olduğu gibi.

Bu hükmetme tarihinde yüz binlerce kadının direklere bağlanarak yakılmasına neden olan cadı avları bu nedenle doğrudan kadınları hedef almıştı. Kozmosu her ögenin diğeriyle ilişki içerisinde, canlı bir organizma gibi tahayyül eden fikrin yerine cadı avlarını açıkça destekleyen Jean Bodin’in, “haklı olarak cezalandırıldıklarını” düşünen Hobbes’un, bedeni iğdiş ederek rasyonel olana ulaşmaya çalışan Descartes’ın “bilimi” ikame edilmişti. Beden bireysel ve kitlesel olarak kontrol edilmesi gereken bir güçtü; bu kontrolün sağlanması için bedenin mekanikleştirilmesi, tıpkı doğaya karşı açılan savaşta olduğu gibi anlamından, bağlamından ve “esrarengizliğinden” kopartılması, ruhsuz bir dünya ve bir beden makinesine yerleştirilmiş Kartezyen insanın yaratılması gerekliydi.

Foucault bedenin mekanikleştirilmesinin bireyde bedenin karşısına öteki olarak dikilecek ve onun dönüşümünün faili olacak yeni yetilerin gelişimini içerdiğini de söylemişti. İşte “ben”in gelip düğümlendiği nokta buydu: O’na göre bedene bu şekilde yabancılaşmanın sonucu bedenden “ötekilik” olarak düşünülen ve onunla daima antagonizma içerisinde olan bir birey kimliğinin gelişimidir. Yani kendi bedeninin, kişinin karşısına arzu edilen sonuçları almak için değerlendirilecek, disipline edilecek, geliştirilecek ve belirli bir mesafede tutulacak yabancı bir gerçeklik gibi dikilmesi.

Pratikte, sevgili Foucault, haplarımı içip sigara yakmamla başlayan, kendim olarak görmediğim bedenimin karşısına onun efendisi gibi dikilerek nasıl olması ve neye yaraması gerektiğini söyleyip durduğumu fark ettiğim sabahtan bahsediyor.

Peki efendiliğim bununla mı sınırlıydı? Tabii ki hayır. Yaşamım boyunca üreme sistemimle ilgili onlarca hastalık geçirdim. Garip, başka bir yerimde değil, olan biten çoğunlukla ya yumurtalıklarımda ya rahmimde ya da tüplerimde olup bitti.

İstemediğim, hayır dememi gerektiren ilişkiler, kendimi, bedenimi başkalarının onayına sunduğum anlar yaşadım. Fark etmedim, sadece yaptım. Zihnimin istediği, o an doğru bulduğu şeyleri yaparken yumurtalıklarım büyük enfeksiyonlar geçirdi; nedeni bulunamayan ağrılar yaşadım, antibiyotiklerle kendimi olağan, zihnimin yap dediği şeyleri yapmaya yönelttim. Doğru buydu; doğru, onaylanmak, arzu edilmek, ilişkilenmekti. Doğru aslında bedenimin asla kabul etmediği o “kadın” olmaktı. Laura Mulvey’nin tarif ettiği “male gaze” bizzat içimdeydi çünkü, kendime daima başka birisinin ve çoğunlukla bir erkeğin gözleriyle bakıyordum. Bedenime bakışın sahibi ben değil bu toplumdu. Ne kadar beğenildiğim, ne kadar kabul gördüğüm, ne derece “güzel” olduğum, ne kadar işe yaradığım etrafında dönüyordu her şey. Kimse devamlı hasta olan, gözaltları geceleri uyuyamadığı için yorulmuş, işlerini sürdürmekte zorlanan bir kadın görmek istemiyordu en nihayetinde; ben de durup bedenime, tıpkı “onlar gibi” bir an bile “ne istiyorsun” dememiştim.

Bedenime bakmaya başladığımda beni hayrete düşüren şeyler gördüm. Bu yazıyı yazmaya başladım ve yarım bıraktım, ertesi gün boynum tutuldu. Kafamı çeviremedim ve belki de uzun zamandır içeride duran “ben kimim” hastalığımın iyileşme zamanı gelmişti, başka bir yere bakamazdım.

Yıllar önce kendimi suçladığım bir utancı midemde yaşamıştım, bugün midem ne zaman suçluluk duysam her şeyi hissettiğim tek yer. Ve beni suçlu hissettiren yerlerde yüzümde kocaman bir gülümseme ve midemde büyük bir burkulmayla kaldım. Bedenim bana hangi hissin ve anının hangisiyle bağlantılı olduğunu söyledi, ben duymak istemedim. Panik atak geçirdiğim yıllarda koşarak hastaneye gittim ve ilaç yazdırdım, yalnızca devam etmem gerekiyordu çünkü. Oysa kendime dönüp bu hangi koşulun isyanı diye sormalıydım.

Büyük bir kaybın eşiğindeydim, belim aylarca ağrımıştı. Çünkü ben bir gün bile durup kendime bakmak yerine devam etmeye çalışmıştım. Bana bir şey olmadı demiştim; oysa kaybın ihtimaliyle başlamış, aylarca sürmüş ve kaybetmekten korktuğum şeyi hakikaten kaybettiğimde ise geçmişti. Kendimle onun arasında bir seçim yapmam gerekiyormuş ki, kendimi seçtiğimde iyileştim.

Stres olduğum için bedenimi kontrol eden, onu hasta eden akıl fikri yerini farklı bir şeye bıraktı; bedenim bana defalarca kez dur demişti ve ben onu dinlememiştim. Düşünüyorum da feminist hareketin yükselişiyle, yoga gibi pratiklerin yıllardır ikincilleştirilmiş bedeni “dinleme” çağrısı yapması tesadüf olmasa gerek.

Ben bedenimi dinlediğimde bana kırgın olduğunu gördüm. Yaşadığımız onca yıl içerisinde beni tanımladığım her şey başka bir yere aitti, oysa bedenim de bendim. Bedenim beni çekmiş, tolere etmiş, biraz zaman vermiş, alttan almış sonra bazı noktalarda aklımın verdiği kararlarla var gücüyle savaşmıştı. O ameliyatlar, ağrılar, gece yarısı uyanmaları, imdat çağrılarıydı. Bense bir bütün olmayı o denli kaybettim, bedenimin karşısına bir iktidar olarak o denli dikildim ki, bugün kendim dediğim şeyden, fikrini sormadığım bedenimden ancak özür dileyebilir, affetmesini bekleyebilirim.

Bu, benim kendi bedenime mektubum. Seni duysaydım, çok daha fazla defa hayır derdim. Birçok şeyi bu şekliyle yaşamazdım. Neye karşı çıktığını bir an için düşünseydim kadın olmakla ilgili sorduğun soru üzerine düşünürdüm. Neyi reddettiğini, ben aklımı onlarca şeyle meşgul ederken düşünseydim, aklımın seni hasta ettiğini değil de senin aklıma isyan ettiğini görebilirdim. Sevgili bedenim, ağrılar, narkozlar, o mavi, poposu açık ameliyat önlükleri, soğuk ameliyathaneler, zar zor uyanmalar. Korkular, kabuslar, devam etme gücü ve geri gelen sağlık. Beni uyardığın için teşekkürler, duymasam da.

Aramıza dikilen yüzlerce yıllık bir uzaklık. Bugün bu yazı biterken daha kısa.

Şimdi aynaya baktığımda gördüğüm şey bana daha fazla benziyor ve ben de daha çok onun gibi hissediyorum. Bu kendime, 33. doğum günü hediyem. Ben.

Kaynakça

Erden, Özgür O., Akıl/Beden Dikotomisinden Modern Eril Politik Uğrağa: Beden’in İnşasından Cinsiyetçi Politika Üzerine Bir Not, Toplum ve Demokrasi, 2 (4), Eylül-Aralık, 2008, s. 129-138.

Federici, Silvia (2020) Caliban ve Cadı, Otonom Yayıncılık, İstanbul

Foucault, Michel (2021) Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul

Lloyd, Genevieve (2017) Erkek Akıl, Ayrıntı Yayınları, İstanbul

Sennett, Richard (2002) Ten ve Taş, Metis Yayınları, İstanbul

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

3 × 1 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.