Berlin’de sergilenen tiyatro oyunu, eski dünyanın yeni cadısı Greta Thunberg’i komedinin bir ögesi haline getirirken iklim değişikliğini öylece izleyen erkek politikacılar hakkında bir şey söylemiyor ne yazık ki…

Kadın yönetmen Yael Ronen’in, Berlin’de Gorki Tiyatrosu’nda sahnelediği yeni oyunu “Re-witching Europe” etkileyici bir biçimde açılıyor. Seyircilerin bir kısmının sahnenin arkasına yerleştirildiği, büyük kısmının ana oditoryumda oturduğu bir sahne düzeni içinde müzik, ışık ve görüntülerin içindeyiz. Duvarlarda ve saydam perdede akan video parçaları ile bir çağ yangının ortasına düşüyoruz.

Tanrıça figürlerinin birbiri ardına yansıdığı, tanrıçaların birbirlerine ve en son ağaçlara dönüştüğü animasyonlar, yılanlara dönüşen hareketli döngüsel desenler, tanrıçaların doğurduğu alevler, en sonunda erkeklerin baltalarıyla kesilen ağaçlar… Kocaman alevler ve peşi sıra gelen bir şaman ayini… Toprak ananın kurucu, dişil gücü kutlanırken, eril olanın kötücül ve üstesinden gelinmesi gereken bir tür şeytanilik olarak kurgulandığı bir açılış. Şaman ayini sonrasında sahnedeki oyuncuların kendi kimliklerine bürünmeleriyle anlıyoruz ki başta “cadı avı” üzerine odaklanan bir oyun yapma fikri, tiyatro ve çevresinde yazın başlayan renovasyon çalışmalarıyla terk edilmiş.

Oyuncular bize renovasyon sırasında tiyatronun çevresinde 7000 yıllık kemikler bulunduğunu anlatıyorlar. Ekibin en yaşlı oyuncusu Ruth Reinecke kemiklerin bulunmasından sonra baş ağrıları ve anksiyete atakları yaşamaya başladığını ve gittiği hiçbir doktorun bunlara çare bulamadığını anlatıyor. Bu semptomlara, Ruth’a kazı alanına gitmesini söyleyen büyükannesinin sesi eşlik ediyor. En sonunda Ruth, kazı alanına gidip Willendorf Venüsü’ne benzeyen ve Gorki Venüsü dediği bir tanrıça figürü buluyor. Sonrasında kan ayini yapmak üzere ekipteki kadın oyuncuları kazı alanına topluyor ve hepsi regl döneminde olan kadınlardan tamponlarını atmalarını, böylece toprağa doğru kanamalarını istiyor. “Bu ritüeller patriyarkayı bitirerek, insanlığın neslinin sona ermesini engelleyecek ve toprak anayla yeniden ilişki kurmamızı sağlayacak” diye de bu ayinin neden gerekli olduğunu anlatıyor Reinecke. Kadınların kara mizahla bezenmiş diyologlar içinde tamponlarını çıkarma sahnesi bazı eleştirmenlerce şoke edici bulundu. Açıkçası ben bu sahneyi çok sevmekle birlikte başka bir sebeple eleştirilebilir de buluyorum. Bu konuya ileride geri döneceğim.

Biz, Ruth ve diğer kadın oyucuların doğa, kapitalizm, ekolojik katastrof, tanrıça, kadın bedeni üzerine konuşmalarını ve ayinlerini izlerken bir yandan da ekipteki tek erkek oyunucu Lindy Larsson’un macerasından sahneler izliyoruz. Larsson, oyunun başındaki şaman ayininden sonra İsveç Operası’nda Wagner’in Rheingold’unda toprak ana Erda rolünü oynamak üzere ekipten ayrılır. Fakat Erda’nın söylediği şarkı içinde “her şey bitecek” cümlesini tekrarlamaktan kendini alamaz ve en sonunda dünyanın sonunun geldiğinin idrakiyle bir tür psikolojik çöküntü yaşar. Bu çöküntüyü aşmak için Opera tarafından Lapland’a gönderilir –beyaz Avrupa’da kafa izni çok mühim–. Burada kendisine seçilmiş olan olduğunu, Matrix’i terk etmesi gerektiğini öğütleyen bir ren geyiği ile karşılaşır –seyircileri en çok güldüren sahne–. Geyik Larsson’a patriyarkadan kurtulması gerektiğini, ancak bu şekilde sonsuz dişilliğin “geç plastik çağda” dünyayı kurtarabileceğini anlatır. Geyik ve Larsson arasındaki diyalog da tıpkı diğerleri gibi kara mizahla yüklü ve sonunda sadece tek bir kurtarıcının olamayacağı dersiyle bitiyor.

Finalde yine projeksiyondan perdeye ve yan duvarlara yansıyan kendi içlerinde dönüşen tanrıça figürleri bir noktada yoga pozlarıyla karşımıza çıkıyor ve oyun Sesede Terziyan’nın “her cömert eylem bir cömertlik alanı oluşturur. Gerçek dünyada her eylem bir ritüeldir ve her kelime bir büyüdür” sözleriyle bitiyor.

Ronen’in oyunu modern zamanlarda bir cadı avı tartışmasından ziyade iklim değişikliğinden ve kapitalizmden dünyayı kurtarmak üzere kurgulanmış. Bir yandan Ronen’e özgü kara mizah ve tuhaf kostümler, oyuncuların kendilerini oynamaları gibi nüveler diğer oyunlarında olduğu gibi bu oyunda da var. Fakat önceki oyunlarında çokça kullandığı politik bir meseleye ilişkin kişisel öyküleri sahneye taşımasını bu oyunda göremiyoruz. Belki de bu yüzden tüm komedi unsurlarına rağmen oyun çok didaktik kalıyor. Bir yandan patriyarkaya savaş açarken bir yandan da tam da patriyarkanın ürettiği doğa-duygu-dişilik üçgenini yeniden üretiyor. Kadın ve doğa özdeşliğinin regl kanı ile biyoloji üzerinden gösterilmesi, bir yandan radikal sağ söylemin son zamanlarda Avrupa’da en çok kullandığı referanslardan biri. Ezoterizme yapılan göndermeler, yoga yapan tanrıçalar da aslında genç orta sınıfların hatta orta üst sınıfların Batı Avrupa’daki yeni tüketim kalıplarıyla birebir örtüşüyor. Bir yandan iklim değişikliğine, doğal felaketler üzerindeki insan etkisine ve sorumluluğuna yapılan vurgu, bir yandan da iklim değişikliğine yönelik nasıl politika yapmak gerek sorusunun yarattığı kafa karışıklığını görüyoruz sahnede… Herhalde bu kafa karışıklığını en net Larsson’un Greta Thunberg üzerine yaptığı esprilerin olduğu sahnede görüyoruz. Netice itibarıyla eski dünyanın yeni cadısı Greta Thunberg, söyledikleri yüzünden orta yaş üzeri erkeklerin saldırılarına, küçümsemelerine, itibarsızlaştırma teşebbüslerine tek başına dayanmak zorunda kaldı. Thunberg komedinin bir ögesi haline getirilirken hiçbir erkek politikacı ile ilgili bir şey görmüyoruz bütün oyun boyunca. Oysa ki ihtiyacımız olan bu adamları işaret etmek, nemalandıkları sisteme çomak sokmak değil mi?

 

 

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.