Laetitia Colombani’nin Saç Örgüsü romanı; dilleri, dinleri, sınıfları, yaşadıkları ülkenin kültürü birbirinden farklı, üç ayrı kıtada yaşayan kadınların hikâyesini kadın olma noktasında birleştiriyor.

Pandeminin ilk başlarında çoğunluk gibi Mart’ın 11’ine kadar yapageldiğimiz, rutinimiz olan birçok şeyi yapamaz olduğumuzda, kitap okumak da dâhil oldu benim için yapılamayanlara. Kitaplığımda okumadığım ve başka zaman olsa tekrar okumaktan büyük keyif alacağım yığınla kitap olmasına rağmen, o sayfalar açılamadı bir türlü. Sürekli bir izleme ve dinleme hali yaşadım, neredeyse sekiz ayı geride bıraktığımız pandeminin ilk günlerinde. Salgının takibi ve pandemiyle yaşamak hakkında bir sürü yorum ve görüntü birbirine karıştı. Yemek hazırlarken, kısacık koridorda yürüyüş yaparken sesli dinlemeler, otururken, örgü örerken görüntülü dinlemeler… Söylenenlerin hepsi birbirinden değerliydi benim için ama bir süre sonra akan bilgiler tekrar olunca ve pandemi dinleme-izlemeleri rutine dönüşemeyip zorunluluk halini alınca, heyecanlı dönem bitti. Yavaş yavaş eski rutinlere dönmek gerekti. Yaklaşık iki ay sonra yeniden okumaya başlayabildiğimde okuduğum kitaplardan birisi de Saç Örgüsü (La Tresse)*. Bana iyi geldi o dönemde. Akıcı dili ve bizden olması, kadını anlatması iyi geldi. Kırklı yaşlarını süren Fransız Laetitia Colombani’nin 1 milyon satış rakamını yakalamış, 40 dile çevrilmiş ve 9 ödüllü kitabı Saç Örgüsü için arka kapak yazısında; “Hayır deme gücünü keşfeden üç kadının eşsiz hikâyesi” ifadesi kullanılmış. Çok satanlar sınıfına ait gibi duran bu bilgiler ve sözler, hızla tüketilen edebiyat sınıfına göz kırpsa da hangimiz kimi zaman bu sularda kulaç atmıyoruz ki?

Saç Örgüsü yazarın ilk ve Türkçeye çevrilen tek kitabı. Les Victorieuses (Muzaffer) isimli bir kitap daha yazmış ardından. Kariyerinin yirmili yıllarını süren Colombani aynı zamanda senarist ve yönetmen. Bazı oyunlarda da rol almış kendisi.  Gösteri sanatlarında yer alması, belki de kitabı bu kadar okunması kolay kılmış.

Simone de Beauvoir’ın “Özgür bir kadın, hafif bir kadının tam tersidir” sözü ile açılış yapan kitapta, üç kadının yaşamı ve yaşadıkları ülkelerdeki kadına bakışı görüyoruz.  Kurguda üç yaşam birbirini takip ediyor. Önce bir yaşam, ardından ikinci, üçüncü yaşam geliyor. Saç Örgüsü akışa göre de, kadınların yaşamları tek tek takip edilerek de okunabilir. Ben kitabın akışına bıraktım kendimi.

İtalya’da yaşayan Giulia, Kanada’da yaşayan Sarah ve Hindistan’da yaşayan Smita’nın yaşamları beklediğimin aksine hiç kesişmedi kitap boyunca. Ama hep yan yanalarmış gibi hissettim. Aynı şeyleri yaşamasalar da, dilleri, dinleri, yaşadıkları ülkelerin yaşam tarzı birbirinden farklı olsa da kadın olma noktasında birleşiyorlardı ya, bir ortaklıkları hep vardı tüm kadınlar gibi. Yazar da buradan hareketle “Üç tutamı, üç parçayı birbirlerine dolayarak birleştirme işlemi” olan “saç örgüsü”nü vermiş kitabına isim olarak.

Saç Örgüsü’nün karakterlerinden şartları en zor olanı, Hintli Smita. Bir yaşanmışlığı, sorunu diğerinin üzerine koymak değil derdim ama Hindistan hakkında ne kadar az şey bildiğimi yüzüme vururken Smita’nın yaşamı, kadınlar olarak her gün paramparça edilen yaşantılarımız içinde daha çok dikkati çekiyor. En azından benim için öyle oldu. Bu aralar sık sık anımsadığım, sevgili büyükannemiz Le Guin’in “Omelas’ı Terkedenler” öyküsü geldi aklıma yine. Burada bir parantez açarak, bilmeyenler için öyküyü kısaca özetlemek isterim; Omelas diye ütopik bir yerleşim yerinde her şey ama her şey çok güzeldir. Ancak Omelas’taki bu kusursuz düzene dâhil olmanın bir şartı vardır; kasabanın sırrını duyup, kabul etmek. Sır; kasabadaki bir bodrum katında korkunç sefalet ve acılar içinde yaşayan bir çocuğun orada kapalı kalmasıdır. Tek koşul budur, şölene dâhil olmak için. Bu sırrı bileceksin ve yaşamına suçluluk duymadan devam edeceksin. Ya da… Ya da zarafetle kasabayı terk edenlerin arasına katılacaksın.

Parantezi kapatarak Smita’ya dönersek; bok topluyor elleriyle Smita, yaşamını sürdürebilmek için. Helâları elleriyle temizliyor her gün, kusa kusa… Okurken olduğu gibi şu an yazarken de kabul edemediğim; huzursuz, sıkıntılı hissettiğim, hatta insanlığımdan utandığım insan boku toplama işinin günümüzde yapılabiliyor olmasını kabul edemedim bir türlü. Nasıl olur, dedim. Nasıl olur Bollywood filmlerinde çok şaşaalı düğünler yaparken izlediğimiz Hindistan’da bunlar da mı oluyor? Hindistan’ın ekonomik düzeyi, sınıflar arasındaki uçurum, eşitsizlikler hakkında az çok bilgi sahibi idim ama elle insan boku toplama… Smita bir dalit. Dalitler, Hindistan yasalarından 70’lerin sonunda kalksa bile hâlâ özellikle kırsal kesimde oldukça yaygın olan kast sistemine bile dâhil edilmeyen bir topluluk. Parya ve dokunulmazlar diye de adlandırılan, Gandhi’nin Tanrı’nın Çocukları diyerek, kaldırılması için sivil eylem yaptığı, görünmez olmaları istenen kişiler dalitler. (İnsanlığın en aşağı tabakası). Evliliklerini de sadece kendi içlerinde yapılabildikleri için sürüp gidiyor anadan kıza, babadan oğula.  Smita da karısının yerine bir ineğin hayatını kurtarmayı tercih eden bir babanın kızı. Tüm yaşamlarını belirleyen ise Karma. Hukukta, sosyal hayatta, ekonomide hiçbir yerde yoklar paryalar. Yok hükmündeler. Smita’nın kocası da fare toplayıcısı. Tarlalardaki fareleri elleriyle toplama işinde (!). Bu meslek de babadan oğula geçiyor. Her ikisi de işlerini bırakamazlar. Yoksa bir üst kasttakilerin artıklarından oluşan yiyeceklerinden, başlarını soktukları kulübelerinden, giymeleri için verilen paçavralardan mahrum kalırlar. Smita kızı Lalita’yı köyde okula gönderme ısrarıyla içine doğduğu döngüyü kırmaya karar verdiğinde, çok zor bir yolu olduğunu biliyordu tüm kadınlar gibi. Önceleri birçokları da karar vermişti belki ama onun bunlardan haberi yoktu. Tek istediği kızının da kendisi gibi ellerini kullanarak helâ temizleme işine devam etmemesiydi.

Smita; kadın ölümlerinin sıradan, tecavüzlerin çok güçlü bir silah olarak kullanıldığı Hindistan’daki zorlu yolculuğuna başlarken, kilometrelerce uzaktaki Sicilya’da güçlü (!) aile bağlarıyla çevrili bir ortamda büyüyen ve 16 yaşında liseyi bırakıp babasının peruk atölyesinde çalışmaya başlayan Giulia, bambaşka sorunlarla boğuşuyor: Beyaza dönmeyip kendi rengini korumakta ayak direyen asi saçlar gibi örneğin.  Kafeteryalara gitmeyip kitap okuduğu için annesinin yabani dediği genç kadın, ev-kitaplar-atölye arasında geçen yaşamında, bir Hintliye polislerin yaptığı müdahaleyi haksız bulmasına rağmen tepki göstermediği için kendini suçlayacak kadar da çevresine duyarlı. Çokça konuşan Sicilyalı erkekleri parlatmak kadınların görevidir diyenler ile evli kadın kocasına her zaman hesap vermek zorundadır, ne yap yap sakın evlenme, diyen kadınların bir arada bulunduğu bir ülkede yaşıyor Giulia. Kız kardeşlerinin ilgi duymadığı baba mesleğinin devamını sorumluluk olarak üzerine alan Giulia, kaza geçiren babasının bir de iflas etmek üzere olduğunu öğreniyor bir gün ve tüm atölye işleri üzerine kalıyor. 1926’dan bu yana ayakta olan baba mesleğini devam ettirebilmek için her yolu denemeye kararlı olan Giulia da Hintli kız kardeşi gibi zorlu bir mücadele içine giriyor.

Sarah, ekonomisinden düşük vergilerine, sağlıktan milli gelire, düşük suç oranlarından temiz havasına kadar yüksek yaşam standardı ile dünyanın en yaşanabilir ülkesi diye tanımlanan Kanada’da avukatlık yapıyor. İşe giderken yanına sadece dosyalarını alan iki erkekle evlenip ayrılmış, üç çocuğunu tek başına, hiçbir sorumluluklarını etrafına yansıtmadan büyütmeye çalışan Sarah, köpekbalıkları arasında kanamaması gerektiğini, bedel ödenmeden kariyer elde edilemeyeceğini çok iyi öğrenerek gelmiş bu günlere. Üstelik karşılaştığı çeşitli durumlara ve çeşitli insanlara karşı maske takma sanatında da usta. Bu kez takacağı maske ise ‘hasta değilim’ maskesi. Ufak bir kaza sonucu gittiği hastanede kanser olduğunu öğrenen Sarah, tüm özel yaşamı gibi bunu da gizleyecek çevresindekilerden. Ama nereye kadar?  Her zaman nazik ama samimi olmayan avukat, bir gün hastanede asistanı ile karşılaşıncaya kadar… O günden sonra sevginin bir kuş misali kanat çırpışıyla geldiği gibi yine kanat çırpışıyla gittiğini, en yakınlardan gelebilecek olan ihaneti öğrenecek Sarah. Hasta olmanın hamile olmaktan daha kötü olduğunu, gençliği, diriliği göklere çıkaran toplumda hastalara ve zayıflara yer olmadığını, bugüne kadar içinde yer aldığı güçlüler dünyasının nasıl bir anda kendisini çemberin dışına attığını, kabul etmekte zorlansa da ayrımcılıkla karşı karşıya kaldığını da. Her türlü olumsuzluğu, ayrımcılığı, cinsiyetçiliği sonlandırabilmek için önce kendi hayatlarımızdan başlamamız gerektiğini fark edince Sarah, artık yüzleşmeden kaçamayacağını da anlayacak.

Smita, Giulia, Sarah. Mekânsal olarak kilometrelerce uzaklar birbirlerinden.  Yaşantıları da benzemiyor birbirlerine. Ancak; Giulia ve Sarah’a göre daha kötü bir hayat süren Smita’nın yolu eşitliğe ve özgürlüğe çıkmadıkça, yaşamına parkurun önlerinde başlayan Giulia; ekonomik mücadelesini kazanma yolunda yürürken, zihinsel ve duygusal olarak sömürüldüğünün farkına varmadıkça, dünyanın bir numaraları arasında gösterilen Kanada’da uğradığı ayrımcılığı, gücünü kaybettiğinde anlamak zorunda kalan Sarah, yeryüzünün dört bir yanındaki kız kardeşlerinin acılarını yüreğinde hissetmedikçe, kadınlar için mücadele hep baki… Evet Omelas’ı zarafetle terk etme zamanı…

 

*Saç Örgüsü, Laetitia Colombani (Çeviri: Gülşah Ercenk /1.Baskı Mart 2020-Yan Pasaj Yayınları)

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.