Mağdurun sesinin, öldükten sonra bile cinayetin faili tarafından bastırılmaya çalışıldığı bir ortam var.

Adrianna Eu, As Amarras

Travmanın etkilerini çalışan bir sosyal bilimci ya da travma sonrası stres bozukluğu alanında uzmanlaşmış bir terapist olarak değil… Sadece bir kadın, üstelik de kadına yönelik şiddetten nefret eden bir kadın olarak günlerdir bu soruya cevap bulmaya çalışıyorum: “Bergen neden affetti?”

Başrol oynayan kadınların oyunculuk performansına dair eleştirilere bile “nefret” sızan bir ülkede… Şiddete dair bir filmin, yer yer şiddeti uygulayanın kendisinden çok suçlandığı, bu nedenle de gösterilmemekle “cezalandırıldığı” topraklarda… Mağdurun sesinin, öldükten sonra bile cinayetin faili tarafından bastırılmaya çalışıldığı bir ortamda… Neden?

Ne kadar ararsam arayayım bu soruya bir cevap bulamadıkça sorunun kendisinden kaçmaya, en azından zihnimde yankılanan sesini kısmaya çalışıyorum. Gel gör ki onu da başaramıyorum. İşte bu yazıyı o yüzden yazıyorum.

Son yıllarda bilinirliği artan mağdur suçlayıcılık diye bir terim var. Anlamı yaşanan mağduriyetten dolayı mağdur olanın kendisini, fiilin kurbanını suçlamak ve olan bitenden sorumlu tutmak. Yaraya tuz basmak gibi yani ama bu tuz, iyileştirmek amacını taşımıyor ne yazık ki! Aksine, daha da acıtmak, adeta acıyı kanırtmak istiyor…

Kadınlara türlü şekillerde yaşatılan mağduriyeti ve onlara uygulanan farklı şiddet türlerini bu terim olmadan düşünmek neredeyse imkânsız şimdilerde. Çünkü dayakta, cinsel tacizde, psikolojik şiddette, tecavüzde, cinayette, mağdur suçlayıcılık her yerde!

Terim, günlük konuşmalarımıza son zamanlarda girse de aslında uzun yıllardır varlığına şahit olduğumuz bir kavram bu. Akla gelen en çarpıcı örneklerden biri, 1983 yılında Amerika’da bir bar dolusu insanın önünde toplu tecavüze uğrayan garson kadın Sarah Tobias’ın deneyimini anlatan Sanık filmi. Yanılmadınız, film gerçek bir hikâyeye dayanıyor. Ve maalesef, aradan geçen 39 yıla rağmen benzer olaylar hâlâ sıklıkla yaşandığından film bugün de geçerliliğini koruyor!

Sanıklar iyi hal indirimlerine doymazken kurbanlar bir de toplumun kurbanı oluyor!

Düşünüyorum da acaba Bergen o yüzden mi kocasını affetti? “Çok sevdiği” için onun bir gözünü ve güzelliğinin bir bölümünü asitle yakarak çalan adamı, o yüzden mi hayatına yeniden kabul etti.

Sanmıyorum!

Peki o zaman,

Tanrım kötü kullarını,

Sen affetsen, ben affetmem

diye şarkısını söylerken sadece o şarkıya yorum katmayan, adeta yakaran ve acısını haykıran bu kadın nasıl oldu da onu “seven”, “kör eden” ve en sonunda bununla da yetinemeyip “öldüren” adamı affetti?

Ya da aslında affetmedi mi? Acaba sonradan katili olacak adamla tekrar birleşmesinin nedeni onu affetmesi değil miydi?

Belki de sorulması gereken doğru sorular ve cevaplar kişisel değil de toplumsal olanda: Birçok bireyde yaygın olarak görüldüğü için bireysel olmaktan çıkanda:

Sevgi niye tek yaşam suyumuz olur bazen? Ne zaman, niye ve nasıl severiz? Sevdiğimiz kişiden, dahası onun tarafından sevilme fikrinden neden vazgeçemeyiz? Sevmek ne zaman bir bağımlılık halini alır? Sevilenden ayrılmak neden bazılarımıza ölüm gibi gelir? Kendini sevmek ve özdeğerini bilmek ne demektir? “Sevgi” sanılandan daha sağlıklı, sahici bir sevgiyi hak ettiğine inanmak ne anlama gelir?

Hoyratça, avuç avuç yolunan saçları, ataerkil toplumun tarihe çivili fotoğrafındaki avucunda asılı kalan kız çocukları… Babasının sevgisine doyma şansı olamayan kız çocukları… Güçlü ama şefkatli bir babanın güvenli kanatları altında ona özel bir yuva kurulmayan kız çocukları…

Onların sayısı, hele bizimki gibi ülkelerde, düşünüldüğünden daha çoktur. Bazıları sevgiye layık olduğu gerçeğine kör olur. Bazıları sevgiye aç yürekleri nedeniyle onu sevdiğini sandığı ilk insana vurulur. Kimisi sevgi gerçek mi değil mi anlayamaz ama babasının sevgisini kazanamadığı fikriyle ve onu illa kazanma güdüsüyle en olmayacak yerde arar sevgiyi… Sanki o sevmesi imkansız adama kendini sevdirmeyi becerirse içindeki küçük kız da hatıralarında sevgi dolu bir babayla kucaklaşıp nihayet huzura kavuşacaktır.

Sözün özü, kişisel trajedilerin çoğu özünde toplumsaldır. Ve kurban bir tane bile olsa ne suçlu birdir ne suç! İşte bu nedenle, mağdur suçlayıcılık zaten yerde yatana atılan son tekmedir. Ve o son tekme bazen son nefes demektir.

1 YORUM

  1. Mağdur suçlayıcılığın şiddeti köpürten ve mağduru yalnızlaştıran kalpsiz bir yanı olduğuna yürekten inanıyorum.

    Tüm kadınlara empati, güvenlik ve özgürlükle dolu bir dünya diliyorum; dileyince olmayacak belki ama kadınlar isterse onların gücüyle bir gün oldurulacak, eminim.

    Sesime alan açan Çatlak Zemin’e teşekkür ederim. İyi ki varsın Çatlak Zemin.

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

fourteen − thirteen =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.