Feminamfi’li kadınlar, kolektif olarak çeşitli sohbetler düzenliyor ve buna kavanoz sohbetleri deniyor. Burada kavanoz denmesinin sebebi kadının tutsaklığına dikkat çekmek. Herkesin bir adı var mesela; Zeytin, Turşu, Zerdeçal, benden de olsa olsa Karabiber olur diye düşündüm.

Bir gün uykudan sıçradım. Kalk ya dedim bize bir şey lazım.

Nasıl bir şey? Bizi işte, bu durumdan alıp götürecek bir şey.

Bu durum? Şey işte canım, beni bütün gün hop oturup hop kaldırtan şey. İçimi kemiren beni yiyip bitiren şey. Ne ola ki bu illet? Ya tamam tamam böyle olmadı. Bir anda kabullenip Ya bu insanlar bana ne yapıyor? Ben niye susuyorum? demedim hatta kabullenmekte direndim. Ben her gün şiddetin her türlüsüne maruz kalıyorum yetmiyor içimdeki ana-babadan kalma erkeklikle birilerine şiddet uyguluyordum. Aynı kaderi paylaştığım kadınları bazen etiketliyorum bazen can yakıyorum işte. İçimdeki endişe bundan belki de çözümün ne olduğunu bilmek ve ondan kaçmak. Çözüm; organize olmaktı belki ama ben kız kardeşlerimle olmayı tercih etmiyordum. İnanın her kadın şiddetin sesini duyar, kız kardeşlerini duyar ama duyduğu şeyi bir kenara attığında başlar işte o hop oturup, hop kalkmalar, endişeler… Susturamazsınız.

Benim hikâyem yani bir şeyleri bilince çıkarma olayım daha bir iki aydır başladı. Ve ben aslında feminizmle daha çocukken erkenden büyü-tül-düğüm (Erdal’ı bir gecede büyütmek gibi…)[1] o dönemde tanışmıştım. Teori kısmıyla da lise yıllarında tanışıp üniversitede belki de birçok dersini bu konuya adamış bir hocamın da sayesinde cilaladım. Bell Hooks’la, Serpil Sancar’la, Simone de Beauvoir’la, Aslı Zengin’le, Virginia Woolf’la, Mary Wolstonecraft’la tanışmalarım da üniversite yıllarımda bu dersler aracılığıyla oldu. Bir kere başladınız mı Virginia Woolf okumaya, sizi alıp götürür en kuytunuzdaki acılara, en büyük yoksunluğunuza “özgürlüğe” bir selam çakıp geri dönersiniz. Sanırım Virginia’dan önce de benim için temel mesele özgürlüktü ve bugün de öyle. Ama itiraf etmeliyim Virginia’dan beri benim zihnimin özgürlüğüne vurulabilecek ne bir kilit ne bir sürgü ne de kapatılabilecek bir kapı var (Woolf, 2005). Yani Virginia’yı tanıyalı beri kendimi de tanımaya başladım denebilir. Beni çokça etkileyenlerden biri de şöyle der kadın özgürlüğü için;

“Özgürleşme, kadının en hakiki anlamıyla insan olmasını mümkün kılmalıdır. Özgürleşmeyle, kadının içinde şiddetle arzuladığı iddia ve eylem, ifadesini bulacaktır; bütün yapay sınırlar yıkılacak, özgürlüğe giden yol asırların köleliği ve teslimiyetinden arınacaktır” (Goldman, 2006).

Bu özgürleşme için yapabildiğimden fazlasını yapmaya kararlıyım artık ve sanırım yıllarca harekete geçmememin sebeplerinden biri de buydu. İçimdeki gücün ve isteğin farkında olmamak… Bu doğrultuda daha çok yeni ve yolun başında olan bir grupla tanıştım; Feminamfi’li kadınlar. Bu kadınlar, bu kolektif içinde çeşitli sohbetler düzenliyor ve buna kavanoz sohbetleri deniyor. Burada kavanoz denmesinin sebebi kadının tutsaklığına dikkat çekmek. Herkesin bir adı var mesela; Zeytin, Turşu, Zerdeçal, benden de olsa olsa Karabiber olur diye düşündüm. Onlarla tanıştığımdan beri şu teoride okuduğum şeyleri onların coşkulu ifadelerinde buldum. Sanırım artık daha fazla Virginia Woolf okuyup kahve sohbeti yapıyorum ve daha çok kadınla bir aradayım.

Bundan iki ay öncesine kadar bu kadar feminizm sohbeti yapmıyordum sanırım. Ancak buna rağmen feminizm konuşulmaya başlandığında durduramıyor büyük bir coşkuyla lafa atılıyordum. Ama ben Feministim diyemiyordum. Bahanelerim de çoktu tabii. Teoriyi bilmiyorum, ne anlatıyor bilmiyorum, tam anlamıyla hâkim olursam anlatabilirim diyorum. Bunlar hep fasa fiso. Korkuyordum işte beni erkek karşıtı diye nitelemelerinden ya da aslında erkek düşkünü ama kimseyle olamıyor diye maske takıyor işte, feminizm diye, demelerinden. Ben feminizmin bunların hiçbiri olmadığını bildiğim halde niye bunu yapıyordum. İçimdeki erkten, içimdeki dışlanmamalıyım her anda her koşulda kabul görmeliyim bencilliğinden…

İtiraf etmeliyim söylemde ben feministim diyeli de birkaç ay oluyor. Bu benim için çok önemli bir andı. Çünkü ben buyum dediğim anda hayatımdan birçok insan çıktı, birçok eylemi terk ettim ve hiçbir şey bunun kadar huzur verici olamazdı. Benim en büyük tereddütlerimden biri de eğer ben feministim dersem, kendimi bir kimlik altında tanımlarsam bütün özgürlüğümü kaybedeceğim fikriydi.

Oysa kadınların kaybedeceği zincirlerinden başka bir şeyi yok, kazanacakları bir dünya var[2]. Kazanacağım yeni dünya için “Ben bir feministim”… Elbette belki de her kimlik gibi bu da beni bazı şeylerin içine alıp bazı şeyleri kaybetmeme sebep olabilir. Ancak sorun neyi kaybetmeyi isteyip neyi istemediğimizde. Bazen kaybetmek çok daha mutluluk verici olabilir ve ihtiyaç olan tek şey belki de biraz cesaret. Belki “birazcık kapının dışına çıkabilme cesaretini” göstermek. Benim feminist olma hikâyem bu, ya sizin?

Kaynakça

Goldman, E. (2006), Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir (Çev. N. Erbay), Agorakitaplığı.

Woolf, V. (2005), Kendine Ait Bir Oda (Çev. S. Öncü), İletişim Yayıncılık.

[1] 12 Eylül darbesinden sonra daha 17 yaşında idama mahkûm edilen YDGD üyesi Erdal Eren’e atıf.

[2] Komünist Manifesto’ya (Karl Marx ve Friedrich Engels) bir atıf.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.