Hikâyelerimizin ana hattı benziyor; bizim için de Hatice için de ömür mevsimleri kovalayarak, zamanın ilerleyişine bakakalarak geçiyor

Yazın bittiği her yerde söylendi, her şey şiirdeki gibiydi: çadırlar toplandı, yaralar sarıldı, yapraklar beklendi.[1] Bu sene hiç ayrılmayacakmış gibi iyice yerleşen sonbahar, son yapraklarla birlikte toparlanıp gidince kış ağırdan ve yumuşak da olsa girişini yaptı. Halılar serildi, yazınki güneş kremi kokusu yerini naftaline bıraktı. Günler hepten kısaldı, karanlık ilerledi. Camdan cama seslenmeler tamamen kesildi, yazın balkonlarında rakısını içen kadınlar hepten eve kapandı, belki.

Hayatlarımızdaki mevsimsel değişiklikler neler, ya da şöyle sorulabilir: Mevsimler ne kadar etkiliyor hayatlarımızı? Hayatımız mevsimlerin yenilenmesi, gündoğumu saatinin her gün biraz değişmesi, çamaşırların rüzgârda uçuşması, güneşte solması ya da yağmurda ıslanmasıyla geçmiyor mu zaten. Çocukların büyümesiyle, kedinin yaşlanmasıyla, lavaboların tıkanması, muslukların paslanmasıyla… sorumlulukların ve ihtiyaçların bu geçişlere bağlı olarak düzenlenmesiyle.

Bal Ülkesi (Tamara Kotevska & Ljubomir Stefanov, 2019) belgeselini izlerken zamanın geçişinin, kendi adıma, ne kadar ağırlık veren bir şey olduğunu düşündüm sanki ilk kez farkına varmış gibi. Filmde Hatice’nin (gerçek) hikâyesini seyrederken ışığın mevsimlere göre, günün farklı saatlerine göre yer değiştirmesinin, duvarlarda farklı gölgeler bırakmasının yarattığı hüznü hissettim bir kere daha. Hatice’yi tek odalı, tek pencereli evinde, yatalak annesinin yanı başında çoğunlukla aynı yerde otururken izledim, Hatice’yi kovanlarıyla/arılarla ilgilenirken, tepelerde yürürken izledim; bir hayat hikâyesinin bir belgesel film olarak nasıl bu kadar güzel aktarılabildiğine hayret ederek.

Balkanlar’da, Makedonya tarafında meskenlerin neredeyse tamamen terk edildiği bir köyde/mezrada arıcılık yaparak ve yataktan pek kalkamayan, bir gözü görmeyen yaşlı annesine bakarak yaşıyor Hatice. Naif bir romantizmden ya da ekolojik bir kaygıdan değil, gerçekten doğallığında, kendiliğinden doğal koşullarda yapıyor bal üretimini. Taş oyuklarındaki kovanlarda, balı arılarla eşit paylaşarak, onları kovana kendine has yöntemleriyle toplayarak, daha fazlası için hiç zorlamayarak balcılık yapıyor. Zaten fazlasını alıp her şeyi sonuna kadar kullanıp ne yapacak Hatice; annesini sevindiren bananadan[2], Hıdırellez’e hazırlanmak için kendine aldığı kestane rengi saç boyasından fazlasına neden tamah etsin.

Peki mevsimlerin ve hayatın geçişi Hatice için ne anlama geliyor? Zamanın ilerleyişinin, Hatice’nin, birbirinin neredeyse aynı geçen günleri için fark yaratmadığını varsayabilirdik oysa mevsimlerin değişiminin ve günlerin geçişinin doğrudan ve mutlak biçimde etkilediği insanlardan Hatice. Yazlıkları kaldırıp kışlıkları çıkardığından değil elbette (bahar ve yaz vakti arılarla aynı renk sarı gömleğini sırtından, yeşilin hâkim olduğu yemenisini başından çıkarmayan Hatice kış gelince de koyu renk kaban ve kırmızılı yemenisinden başkasına ihtiyaç duymuyor doğal olarak); gerçekten doğanın içinde, doğayla iç içe yaşadığından. Uçurum kenarlarında, sulak yerlerde hiç sakarlaşmadan şehirde yürür gibi yürüyen, arıların yuvasını en doğal şekilde koruyup onları sanki büyülü bir yöntemle kovana toplayan Hatice için kış gece vakti kurt ulumalarını dinlemek, onlara geçit vermemek için mücadele etmek anlamına geliyor. Bu yüzden, her zamanki yerinde, pencerenin dibinde yatan annesine soruyor, ilkyazı bekliyor musun diye. İlkyaz gelince dışarıda daha çok vakit geçirilecek, Üsküp’e bal satmaya inecek, belki yine Hıdırellez şenliklerini izleyecek.

Bu yüzden yağışın dindiği, havanın belki o kadar da sert olmadığı bir gündüz vakti dışarı çıkıp çanak çömlekten yaptıkları antenle radyoda bir istasyon bulmaya çalışıyor. “Çalgıları duyuyor musun” diye sesleniyor içeriye, annesine. Baharın habercisi sayıyor sanki çalgıları türküleri.

Hikâyelerimizin ana hattı benziyor; bizim için de Hatice için de ömür mevsimleri kovalayarak, zamanın ilerleyişine bakakalarak geçiyor: uçurumluk dağ yollarında, arıları kovana toplarken, evin içine bir damla gün ışığı süzülürken, soba usul usul yanarken, kedi kim bilir kaçıncı batını doğururken, kurtlarla mücadele ederken, ölüleri gömerken, sevilen bir şarkıyı duymak için radyo istasyonlarını kurcalarken, ilkyazı beklerken.

[1] Ülkü Tamer’in “Yazın Bittiği” şiirinin dizelerine bir kere daha atıfla.

[2] Hatice’nin annesiyle konuşmalarının tamamı, bilmediğim/anlayamadığım birkaç kelime dışında tamamen Türkçeydi. Aralarında konuşurken muza “banana” diyorlardı.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.