Ayrı evlere çıktığımızda, bir işimiz olduğunda, babaları memnun ettiğimiz hayatlar sürdürdüğümüzde keşke duygusal bağımlılıklarımızdan da kurtuluyor olabilsek; ama öyle olmuyor.

365 gün içinde anneler ve babalar günü kadar yalan rüzgârının estiği başka iki gün daha yok/tur. Ama konumuz aile, aile içinde ve dışında babalar. Bir yanda aile içinde kan gövdeyi götürüyor, şaka değil; kadınlar, günü kutlanan babalardan boşanamıyor. Bir kadının bedeniyle, emeğiyle her anlamda sömürüldüğü ailelerden özgüvensiz, yaralı, sakatlanmış bireyler olarak çıkılıyor, aile kurumu ve babalık birçok kötülüğün müsebbibi olarak en berbat haliyle önümüzde duruyor ama yine de nasıl oluyorsa oluyor her yıl artan bir iştahla babalar ve anneler günü kutlanıyor…

İnkârın zirve yaptığı, yüzleşmekten buram buram kaçıldığı temel meselelerden biri aile. O evlerin fiziksel, cinsel, psikolojik şiddetle, tacizle dolu olduğu bilinmiyor mu? Bilmiyor musunuz? Biliyorsunuz. Ama öyle ki, dört duvar arasında ne sevgi problemi, ne baba korkusu hiç yokmuş gibi; babalara hizmet edilmiyormuş, temizliği yapan, çamaşırı yıkayan, yemeği pişiren babalarmış gibi; sanki o evlerde babalar çocukları ve anneleri öldürmüyormuş gibi… Sanki o evlerde kadınlar ve çocuklar aşağılanmıyormuş, yok sayılmıyormuş, değersizleştirilmiyormuş gibi. Sanki, eğitim hakkından faydalanabilmiş babalar bunların hiçbirini yapmıyormuş gibi… Sanki solcu babalar bunlardan azadeymiş gibi. Sanki babasız çocuklar yokmuş gibi ya da babalar tarafından terk edilmiyorlarmış gibi… Sanki, sanki, sanki. Böyle bir inkâr. Türkiye’nin muhalefet kanadı bir başka, zor bulunan muhalifimsi bir şeye sahibiz; aile, evlilik, anne, baba söz konusu olduğunda mesela, AKP ile ortaklaşma, liberal- muhafazakâr konumda pozisyon alma hali gerçekten inanılmaz.

Feminist politika yapanlar, feminist olduğunu ifade edenler nasıl ki “bu bir kadın erkek meselesi değil, insan hakları meselesi” diyenlerin karşısına, ikili toplumsal cinsiyet sistemi üzerine kurulmuş sistematik ezilmişliği, somut toplumsal gerçekleri koyuyorsa, babalar gününde de hani olur da “ama benim babam böyle değil her anlamda çok eşitlikçi, mükemmel bir yaşam pratiğimiz var, o yüzden kutlu olsun” deme ihtimali olanların karşısına da aynı cevapla çıkıyor. Tekil babalardan bahsederek; babanın, babalığın neye işaret ettiğini, toplumsal cinsiyet rollerini, neyi temsil ettiğini bir feminist bile görünmez kılacaksa her şeyi bırakıp gidebilir miyiz lütfen? Babanın en başta temsilcisi olduğu aile kurumu ve otoriteyi güzelleyecek her davranışın, söylemin tehlikeli olduğunu hatırlatmakta fayda var sanıyorum, ne yazık ki. Çözüm arayışı içinde olmadan, özel hayatta başka kamusal hayatta başka olmak mı niyetimiz? Buralara bir bakalım ne dersiniz. Babaları herkese göstere göstere onurlandırmaya neden bu kadar hevesliyiz?

Genel çerçeve; yan yana düşenler

Aile babası, devlet baba, Tanrı baba (bazı dinlerde), Reis Baba… Babalar çok. Artık hayatlarımızı kontrol etmek için var olan babalara bir yenisi daha eklendi: Bekçiler. Tepemize bekçi babaları dikenler ve “Bekçilere hayır!” yerine “İyi bir bekçi olun” demeyi tercih edenlerle (Bkz. CHP, Özgür Özel) yan yana düşmek istemezdim diyerek devam ediyorum.

Dört ay önce, 7 Şubat’ta hiç de yeni olmayan bir haberle uyanmıştık; Ankara’nın Çubuk ilçesinde bir baba, sevgilisi olduğunu öğrendiği kızı Şeyma Yıldız’ı öldürerek yol kenarına atmıştı. İlk gelen bilgiler böyleydi… Bu haberle beraber sosyal medya birbirini izleyen açıklamalarla doldu: “Babam sevgilim olduğunu öğrenince sokakta beni tanımamazlıktan geldi görmemiş gibi yapmıştı.”, “Türban takmayı reddettiğim için baba demek bile istemediğim bana yabancı olan insan saçımdan tutup banyoda ıslatmaya başladı yüzümü. Dövmeye başladı. Bir de ben ağlayınca daha dur bu bir şey değil diyordu. Kaçmak istedim dışarı çıktım saçımdan tutup sürükleyerek getirdi.”, “Babam sevgilim olduğunu öğrendiğinde kaydımı okuldan sildirmiş, üstümde tahtalar kırarak beni dövmüştü. 16 yaşımda korkudan altıma işemiştim. Aylarca evden, odamdan hiç çıkmadım. Babam bir yıl benimle hiç konuşmadı.”, “Babam beş yıl önce ibne diyip, yüzüme koluma yumruk attı, bacağıma tekme attı. Beş yıl önce. 30 yaşındaydım, kolumu sargıya aldılar. Polis hiçbir şey yapmadı, mahkemede bu ‘şahıs’ yalancıdır, şizofrendir diyip iftira attı, ‘bu şahsı Çekya’dan sınır dışı edin, akıl hastanesine atın’ bile dedi. Benim için o günden beri yok.”. Açıkçası bütün yıkıcılığına rağmen içlerinden en sevdiklerimden biri şu olmuştu: “Tacize uğradığım ve kendimi savunmak için polise şikâyette bulunduğumu duyan babam bunu tecavüz sanarak cinnet geçirmişti ve karşısında da kendi kalıbında bi’ yabancı var gibi beni dövmüştü sonra onu da polise verdim dört yıldır görmüyorum”. Yaşadıklarını paylaşabilmeleri bile her anlamda büyük bir cesaret; hiç tanımadığım bu insanlarla gurur duydum. Ama mesela sevgilisi olduğunu öğrenince tanımamazlıktan gelen babaların çocuklarını bir de bekçiler sokakta gördüğünde -“onlara ne” kısmı bir yana- “Aferin çocuklar böyle devam, çok güzel öpüşüyorsunuz,” gibi ifadelerle karşı karşıya kalmayacaklarını biliyor olmak büyük bir dert.

Buradan bu yılın babalar gününe ve Sema Maraşlı gibi muhafazakâr aile değerlerinin yılmaz savunucularından birine geçiyorum. Böyle bir düşman zor bulunur. Bir antifeminist tabii ki; ama toplumsal rollerin korunması için gösterdiği çaba takdire şayan. Yine bir babalar günü ve ertesinde muazzam bir manipülasyonla kendini gösterdi. Mesela: “Çocuksunuz. Annenizle babanız bağrışıyor. Anneniz polisi aradı. Polis, adi bir suçlu gibi babanızı götürdü. Oysa anneniz de bağırıyordu. İstanbul Sözleşmesi-6284 ile dokuz yılda iki milyon erkek böyle evinden atıldı. Babaları evden atılan çocukların psikolojisi nasıl? #ReisBabaDeğilmisin”. Kadın katliamı yokmuşcasına, bir haftada 10’dan fazla kadın öldürülmemişcesine; hedefi eşitlik olan bir ülkede ve dünyada yaşıyoruz yanılsaması yaratmak isteyenlere, örneğin Sema Maraşlı’ya göre senaryo şu: Anne-baba evde sadece birbirlerine bağırıyor, kadın hiçbir engellemeye maruz kalmadan o arada polisi “arayabiliyor” ve polis geliyor, üstelik babayı suçlu buluyor ve götürüyor… Düşünebiliyor musunuz? Tabii ki koca bir YALAN! Peki, buradan en başa dönecek olursak, baba ve babalığa dair var olan ve hepimizin bildiği gerçekleri yok sayarak devam ettiğimizde kim kazanacak? Biz mi kazanacağız, Sema Maraşlı ve gibilerinin hizmet ettiği iktidar mı? Bu çerçeveden bakınca eylemleriniz, söylemleriniz neye yarıyor, kimleri güçlendirmiş oluyor?

Alenen iktidar yandaşlığı yapanlarla bitmiyor bu iş. Yazının en başında da belirttim, muhalifimsi bir şeye sahibiz… Babalara biat, aile kurumuna sadakat her yerde. Yakın zamanda hiç yapmadığım bir şey yaptım, oturdum Halk TV izledim ve sürpriz! Bir anda hoş geldin erkek dayanışması. Ne izliyoruz? İsmail Küçükkaya’nın biricik erkek arkadaşlarının gösterisi başlıyor, erkek dayanışması nasıl olur, canhıraş bir şekilde bize bunu gösteriyorlar. Gürkan Hacır, İsmail Küçükkaya’nın eskiden evli olduğu ve şiddet uyguladığı “Eda Hanım’ın bir buçuk saat ekranlara çıkıp konuşması”na pek içlenmiş olmalı ki o erdem sahibi adam gibi adamlığıyla ve tabii ki adalet için, arkadaşını aramış. Programda da bir bakıyoruz -ne alaka- İsmail Küçükkaya’nın telefonda söylediklerini aktarıyor bizlere:

– İftiraları kabul etmiyoruumm! Hiçbiri doğru değiill!

Yeter mi? Yetmez.

Bir yanda Barış Yarkadaş, içinde “karı-koca arası” geçen cümleler kuruyor, İsmail Küçükkaya için “aile mahremiyeti”ni önemsiyor vs. gibi laflar ediyor.

Yeter mi? Yetmez.

Diğer yanda İsmail Saymaz, hedehödöröröro deyip bu iş başka bir boyut aldı-ya getiriyor, el birliğiyle “kadının beyanı yalandır”ı pratiğe dökerek bir güzel İsmail Küçükkaya aklıyorlar! Faillere kol kanat gerişiniz göz yaşartan cinsten diyor, bu konuda güya iktidar yandaşlığı yapmayan kadınların iş birliği nasıl olabilir kısmına geçiyorum. Mesela Jehan Barbur. Başka bir dünyada yaşıyor olmalı ki, şiddet gören bir kadın için (Eda Demirci) “Neden boşandıktan sonra?”, “Dedikodu ağzıyla anlatılan”, “Süklüm püklüm,” gibi son derece hetero-patriyarkaya hizmet eden cümleler sarf ediyor… Sonrası benim için daha da enteresan tabii. Gelen tepkiler üzerine bir tivit atıyor: “Son on yıldır hiçbir kitabımı okumamış, hiçbir albümümü dinlememiş, hiçbir söyleşime gelmemiş, gazete ve dergilerde yazdığım hiçbir yazıyı okumamış gibi nasıl da yabancılaşıyoruz? İnfazınız çirkin… Artık gerçekten bu ülkede bir söz söylemek zor… Hoşçakalın”. Yani yine bir rol çalma. Yine bir ezen konumda olup da mağdur edebiyatına sığınma. Üstelik tam da kendisini takip ettiğim için şiddet gören bir kadın hakkında kurduğu cümleler beni hiç ama hiç şaşırtmadı. Kitaplarına falan filan gerek yok, röportajlarından çok net bir örnek vereyim: “Yani, sevişirken edilgen olduğumuz için mi acaba bu kadar eziliyor, ki anaların kurbanıyız. İktidar da anadan çıkma değil mi? Bir yanlışlık var bu kadınlıkla ilgili diye düşünüyorum. Anaerkil olduğumuzu düşünüyorum sürekli. Babanın olduğu bir ailede, evlada ‘Aman evladım, babanın önünde ayak ayak üstüne atma,’ diyen yine anne. Anneden alıyorsun direktifi. Kadının kendisinin farkına varması gerekiyor. Ezdirmez ki o zaman kendisini. Birisini ezerek, kendinin farkına varmazsın. Feminizm de hoşuma giden bir şey değil. -izm, -ızm’ı sevmem ben.” E tabii ki Jehan Barbur kalkıp da kısaca “sorun kadın hakları değil, insan hakları” diyecekti. Bayılıyorum bu insanların eşitlik mücadelesi verdiğini zannetmelerine; ama asıl diyeceğim şu: Senin kitaplarını, yazılarını okumak zorunda mıyız? Senin albümlerini dinlemek zorunda mıyız? Senin hangi yaptığın iş yanlışına yanlış dememize engel olabilir? Neden engel olmalı? Nasıl bir ego, nasıl bir kibir bu. Yine bir küstüm oynamıyorum. Kendilerini haksızken üste çıkarmak için yapmadıkları şey kalmıyor; ama ilk akıllarına gelen mağdur edebiyatı yapmak oluyor. Manipülasyona sarılmak oluyor. Ayrıca “Nasıl da yabancılaşmışım?” olacak o soru, kendinize soracaksınız. Nasıl da yabancılaşmışsınız kadınlara, düzene… Ne dediğinizi idrak bile edemiyorsunuz. Özür dileseniz, yanlış yaptık deseniz ve dönüp kendinize, ağzınızdan çıkana bakmayı öğrenseniz her şey gerçekten ama gerçekten çok güzel olacak. Fakat bunları yapmayı tercih etmediğiniz için sizin de sayenizde babalardan, kocalardan, erkek arkadaşlardan şiddet görenlerin başlarına gelenleri anlatabilmesi artık çok daha zor. Güle güle Jehan. Sizlerle yan yana düşmek istemem. İstemeyiz.

Peki ya bizim gafletimiz

Sema Kaygusuz Gaflet kitabındaki “Benim gafletim, bir kadın olarak yazımın faili olamamaktı.” dediği yazısında, yayımlanan ilk kitabındaki giriş metninden bahseder ve “Yazı yazan birinden yazarlığa doğduğum bu ilk kitabın ilk sayfasında sonsuza kadar değişmeyecek bir kız evlat olarak kalmayı yeğleyen bir aidiyet bağıyla selamlamıştım okuru, Sebahat Kaygusuz’un kızı olarak.” der. “Öykülerimi yazarken hiç yanıma uğramayan o evlat motifi, yayımlama, yani etkin bir biçimde görünme kısmında içime girerek beni hem cinsiyetlendirmiş hem de muhafazakâr aile mevhumuna hizalayarak güvenli alanda tutmuştu. Annemin adını vermiştim, evet. Ama o bir yazarın değil, yazmasını desteklediği bir kızın annesiydi hala. Doğuranla doğurulanın yeri hiç değişmiyordu. Bugünden bakınca evlat kalma arzusu için kendimce çok net bir cümle kurabilirim: Evladın kendini kanıtlama çabasının çaba olarak kalması, kültürün kurduğu icazet rejiminin uyruğunda bir çeşit durağanlaşmadır. İcazet rejimi evlatlığa sığınan her yetişkini erke rabıtalar, durdurur. Evladın neyle kıvanacağını bundan böyle kolaylıkla erk belirler; yüklediği sıfatlarla, sadece yergilerle değil üstünkörü övgülerle de yapar bunu.” İkinci kitabında da aynı şeyi babası için yaptığını söyler. Yazısını okurken, yola nasıl başladığını, dönüşümünü, kat ettiği mesafeyi bize gösterdiği için; bunu böylece, bütün samimiyetiyle paylaştığı için teşekkür etmiştim kendisine. İyi bir yol arkadaşıydı çünkü.

Üstünkörü olsun olmasın, övgüler için alınmayan şekil kalmıyor gerçekten. Her alanda üstelik. Size, annenize olanca zararı vermiş bir babadan sadece küçük bir “aferin” alabilmek için bir bakmışsınız atmadığınız takla kalmamış. Bir bakmışsınız koltuğunuzu garantilemek, alkışları toplamak için tacizci, fobik profesörlerle yan yana gelmişsiniz. Bir bakmışsınız o övgüler uğruna yüzüne bile bakmayacağınız insanlara muhtaç kalmışsınız; “erke rabıtalanan” o üstünkörü övgüler için feminizmden bile vazgeçmişsiniz, en büyük yandaşlarınız erkekler olmuş, onların işaretleriyle hareket eder hale gelmişsiniz. Yani bir gün bir bakmışsınız hayatınızdan, özgürlüğünüzden vazgeçmişsiniz… Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz değil mi; bir kere erke rabıtalandıktan sonra kendimiz dışında her şey ama her şey olabiliriz kolaylıkla.

Babasıyla arasının hiç iyi olmadığını bildiğim, şiddet deneyimi olan, aileden epey hasarlar alarak çıkmış çok sayıda insanın da babalar gününü kutlayan hallerini izlemek zorunda kalmak istemezdim. Babasız büyüyen ya da babalarından zarar gören, babalarından hiçbir şey görmeyen ve babalar gününü kutlamak istemeyen insanların bu gösterilere katlanmak zorunda kalmasını istemezdim. Keşke dünya sadece kendimizden ibaret olsa. Milli bayramlarda sosyal medyadan uzak durmak için her şeyi yaptığım bir hale büründü babalar günü de. Semboller önemlidir. Mesela Erdoğan da bunun farkında, iyi bilir: “Aile kurumunu kökünden kurutmaya çalışan sembollerin önü bilinçli şekilde açılırken; sahip çıkan davranışlar küçümseniyor. Bu büyük tehlikeye hep birlikte karşı koyalım. Ailemizin içinde yer aldığı değerlere sahip çıkmanın bizi küçülten değil yücelten bir tercih olduğunu gençlere göstermeliyiz… Rabbimiz ne buyuruyor? ‘Nikâhlanınız, çoğalınız’ buyuruyor. Nikâh dışı evlilik bizim değerlerimizde yok. Buna bir defa hep birlikte tavır koymamız lazım.” Babalar günü, kesinlikle aile kurumunu kökünden kurutmaya çalışan bir sembole işaret etmiyor, bilakis Erdoğan’ın dediği “sahip çıkan davranışlara” denk düşüyor; “ailemizin içinde yer aldığı değerler”in ifadelerinden sadece biri oluyor, sembolik deyip geçemiyoruz.

Ölen babalar, yaşayan babalar. Geçmişin etkisinden kurtularak özgürleşmiş, özgüvenli ve farkındalıklı bireyler olabilmek için bir hesaplaşmaya ihtiyacımız var. Ayrı evlere çıktığımızda, bir işimiz olduğunda, babaları memnun ettiğimiz hayatlar sürdürdüğümüzde keşke duygusal bağımlılıklarımızdan da kurtuluyor olabilsek; ama öyle olmuyor. Aile kurumuyla, otoriteyle, babalarla, erkeklerle, düzenle, kendimizle hesaplaşmadan politika yapmaya çalıştığımızda da birçok şeyi elimize yüzümüze bulaştırıyoruz. Özür dilemeyi bilmeyen, büyümeyen yetişkinler olarak siyasetle uğraşmak da gerçekten hem çok zor hem de çok tuhaf oluyor.

Bunları söylediğimiz için tadınızı kaçırıyorsak, tadınızı kaçırmak zorundayız: Babalardan özgürleşmeden nasıl olacak?

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.