En zor olan ayrışma bence içimizde taşıdığımız, emzirdiğimiz, uykusuz kaldığımız, üzerine titrediğimiz biricik evladımızı bizden ayrı bir birey olarak kabul edebilmek… Değil kabul etmek, bunun farkında olabilmek bile zor olabiliyor.

Gebe kaldığımı öğrendiğim andan itibaren, yakın zamana kadar kızımı kendi uzantım, benim bir parçam varsaydım. Ben iyiysem o iyi, ben kötüysem o kötü, ben üşümüşsem o da üşümüş, ben toksam tok… Ben nerede bitiyorum, kızım nerede başlıyor belli değildi benim için. Sınırlar bulanık değil yoktu.

Boşanmaya karar verdiğimde, benim için iyi olan kızım için de iyidir diye düşünmüştüm. Kendime tekrar tekrar söylediğim cümleler: Mutlu anne, mutlu çocuk. Evlilik, çocuk için devam edecek bir kurum değil, insan kendi alamadığı sorumluluğu çocuğuna yüklememeli. Kimse kimseyi çekmek zorunda değil, kızıma bunu öğretemem… Halen daha bu şekilde düşünüyorum, değişiklik olmadı. Değişen, kızımın kendimden ayrı bir birey olduğunu fark etmem… Belki kararımı değiştirmeyecekti, ama onun gözünden bakabilecek ve ona kendini anlatabileceği bir alan açabilmiş olacaktım. Ama tabii ki onun gözünden bakamadım olaylara çünkü onun gözü benim gözümdü. Bu yüzden, uzun süre benim öfkeli olduğum adamı onun sevebiliyor, görmek istiyor olmasına şaşırdım ve hatta öfkelendim. Oysa o kişi onun babasıydı…

Anneliğin sınırları bulanık, özellikle bizim gibi bireyselliğin çok da yerleşik olmadığı toplumlarda. Biz nerede bitiyoruz, çocuğumuz nerede başlıyor? Doğuruyoruz… Doğum anne ve bebek arasında yaşanan ilk ayrışma. Bizi birbirimize bağlayan göbek kordonu kesiliyor. Her daim varlığını hissettiğimiz bebeğimiz içimizden çıkıyor. Sonra emziriyoruz. Yeni bir bağ kuruluyor aramızda mememiz aracılığıyla, bazen vazgeçmek istemiyoruz bu bağdan. Bizim yapamadığımızı bebeğimiz yapsın, biz bırakamıyorsak o bizi bıraksın istiyoruz… Emzirmenin bitmesiyle, ikinci ayrışma da yaşanıyor ve bebeğimiz, kendini bizden ayrı bir birey olarak tarif etmeyi öğreniyor. Burada arka arkaya sıraladığım bu cümleler için bir sürü farklı deneyim dinleyebiliriz. Bu deneyimler sadece bebeğimizle kurduğumuz ilişki ile ilgili değil çünkü… Bu biraz da bizim kendimizle kurduğumuz ilişkiyle alakalı… Yine aynı soru; biz nerede bitiyoruz, o nerede başlıyor? Ya da onu bırakabildiğimizde bizde ne kalacak?

En zor olan ayrışma bence içimizde taşıdığımız, emzirdiğimiz, uykusuz kaldığımız, üzerine titrediğimiz biricik evladımızı bizden ayrı bir birey olarak kabul edebilmek… Değil kabul etmek, bunun farkında olabilmek bile zor olabiliyor. Benim farkındalığım hiç o kadar eski değil ama çok çarpıcı. O kadar ki bunu gerçekten fark ettiğimde yani onun benim bir parçam olmadığını, neye uğradığımı şaşırdım. Karşımda benden bambaşka zevkleri, duyguları ve düşünceleri olan biri vardı. Bu nasıl benim kızım olabilirdi? Benim kızım, benden ayrı bir varlık!

Bunu fark etmiş olmak kabul etmek değil tabii. Kabul bir süreç oldu benim için. Halen devam eden bir süreç. Bu süreçte tekrar tekrar geriye dönüp baktım. Gördüklerimin hoşuma gittiğini söyleyemem. Özellikle boşanma ve sonrasında onu ne kadar arada bırakmışım…

Hayatıma birini alırken onu kırabilmişim… Beni anlamadığı için sanki anlamak zorundaymış gibi öfkelenebilmişim… Hem kendimle hem de onunla zor da olsa yüzleşebildim. Ne kadarını telafi edebildim, hatta edebildim mi hiç bilmiyorum. Azıcık da olsa işe yaramış olmasını dileyebiliyorum sadece. Ama süreç devam ediyor ve kızım bana çok şey öğretiyor. Kendi sınırlarını çizmeye çalışırken benim de sınırlarım olduğunu fark etmemi sağlıyor. İkimizin istediklerinin, beklentilerinin aynı olmayabileceğini, yine de birbirimizle yakın olabileceğimizi ve birbirimizi çok sevebileceğimizi…

Bütün bunlar beni gururlandırıyor. Onu büyürken ve bağımsızlaşırken görmek, dönüşümünü izlemek. İnsanın içi çok büyük bir sevgi ile doluyor, her şeyi önüne seresiniz geliyor… Öte yandan kaygılanıyorum. “Başına bir şey gelir” diye değil; çünkü alacağı kararlara bir şekilde güveniyorum. Kaygılanıyorum; çünkü o büyürken ve bağımsız bir bireye dönüşürken beni kendimle bırakıyor, içten içe kaybetme korkusu beliriyor.

Bir yandan yeni bir dönemin başlangıcının heyecanını duyuyorum. Annelikten yavaş yavaş uzaklaşırken kadınlığımı yeniden kazanıyorum. Sanki ikisi ayrı olabilirmiş gibi… Anneliğin, çok “değerli”, çok “kutsal” olduğu dikte ediliyor durmadan. Kadınlığımızdan vazgeçip anne oluyoruz ve çocuğumuz büyüyor ve bizden ayrılıyor. Dehşete düşüren, kabul etmekte zorlandığımız belki de bu, yeniden kadın olmak. Hangimiz annemizin aslında kadın olduğunun farkındaydık büyürken, hangimiz annemizin kadın da olduğunu kabul edebildik yetişkin olduğumuzda… Vazgeçtiğimiz kadınlığımız aslında görünmez kıldığımız cinselliğimiz mi? Kutsal annelikle kadınlığı yani cinselliği yan yana getiremeyen, Meryem’i sevişmeden anne yapan anlayış aynı değil mi? Oysa sevişmeden anne olunamayacağını hepimiz biliyoruz.

Anneler olarak bulanık tuttuğumuz sınırlarımız, gelecekte çocuklarımızı etkiliyor. Bu bulanık sular sebebiyle, yetişkinlikte annemiz beklentimizi karşılamadığında, yani çocukluğumuzdaki gibi bizi sarıp sarmalamadığında bozuluyor, kırılıyor, küsüyoruz çocukmuşuz gibi. O karanlık, sıcak ve güvenli karnı, her istediğimizde bizi sakinleştiren memeyi ve sarıldığında iyileştiren kucağı bırakmak istemiyoruz… Çünkü sonsuza kadar annemiz bizim ve biz sonsuza kadar onun biricik çocuğuyuz…

Anneliğin nerede başladığı belli, peki nerede bittiği?

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.