Hayatta kalma ritüellerimizin benzerliği ve bunları neden yaptığımızı bilmek, yalnız olmadığımızı görmek de bir farkındalık, bir dayanışma yaratır umarım.

Sevgili Nefise Abalı, Havva’nın Düşü’ne geçmeden önce sizi tanıyalım. Lisans ve yüksek lisans eğitiminizi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yapmış ve hâlâ Bilkent Üniversitesinde bu alanda öğretim görevlisi olarak çalışıyor, çizgi film senaristliği yapıyorsunuz. Gak Gak Gaaak isimli çocuk kitabınız da (Nar Çocuk Yayınları) bu sene minik okuyucularıyla buluştu. Edebiyatla iç içe bir yaşam nasıl başladı ve nerelere evrildi? 

Okumayı geç sökmemle başladı her şey. Geç kaldığım için sanırım iştahla sarıldım kitaplara. İlkokulun ilk iki yılında sınıf kitaplığını bitirip okul kitaplığına geçtim. Üçüncü sınıfın yazında Kur’an kursunun kitaplığını gözüme kestirdim. Peygamber hikâyeleri, kıssalar… Onların dışında eski gazeteler, lise andaçları, ansiklopediler, evde bulduğum dinî kitaplar… Ne bulursam okurdum. Ortaokulda Orhan Pamuk’la, Dostoyevski’yle tanıştım. Lisede Oğuz Atay’ın elinden tuttum. Gönlümde hep okumak vardı. Edebiyat bölümünü de bu yüzden seçtim. Öyle ki yüksek lisans mülakatında, “burayı bitirdiğinizde nerede olmayı hedefliyorsunuz?” sorusuna “James Joyce’un Ulysses’ini okuyacak seviyede olmak istiyorum” diye yanıt vermiştim. Daha fazla okuyayım, bana daha çok zaman kalsın diye memur olmayı bile düşledim ama olmadı ne yazık ki.

Lisedeki Almanca öğretmenim Sultan Özbek ve Tarih öğretmenim Bahriye Acar, yazma konusunda beni destekleyip eleştirmen Hülya Soyşekerci’ye yönlendirdi. O zaman üniversitedeyim, bir öykü yazmışım daha. Hülya hocam o öykümü değerlendirip beni yüreklendirmişti. Onun sayesinde de şair ve yazar Aydın Şimşek’le tanıştım. Aydın hocam ve o dönemki yazar arkadaşlarımın beğenisi ve desteğiyle bir yol açıldı önümde. 2003 yılıydı. O günden beri öykü yazıyorum. Okuldan mezun olduğumdan beri de yazarak geçimimi sağlıyorum. Uzun yıllar çizgi film senaristliği, metin yazarlığı yaptım. Çocuk edebiyatı alanında doktoraya başladım. Şimdi de öğretim görevlisi olarak yazmanın inceliklerini anlatıyorum öğrencilerime.

Havva ismi, kapak görseli ve mor rengi kitabın kadın odaklı öyküler olacağı yönünde bir ilk izlenimi yaratıyor. Peki neden Havva’nın Düşleri ve neden kadın öyküleri? Kitabın bütünüyle kadın odaklı öykülerden oluşmasını başlangıçta planlamış mıydınız? Yoksa süreç kendiliğinden mi o yönde gelişti?  

Hayır, planlamamıştım. Ben içimden geldiği gibi yazdım. Öykülerim birikti bir köşede. Kimiyle yarışmaya katılıp ödül aldım, kimini dergilere gönderdim kimini de kendime sakladım. Kitap olacağını da sanmıyordum belki, o yüzden üzerine düşünmedim. Dosyamı okuyan arkadaşlarım, “bu öykülerin çoğu kadınlar üzerine” deyince fark ettim. Öyküleri toplayıp bir araya getirince benim büyüme hikâyem çıktı ortaya. Yirmi yılık bir süreç… Sonra dedim, bu öykülerdeki kadın benim, Havva da benim. Ayrıca babaannemin adı da Havva. Onun hayatıma, öykülerime katkısı büyük. Uğur getirsin adı da varlığı da dedim. Öykülerim rüya ve düş çevresinde şekillendiğinden Alice’in harikalar diyarı varsa Havva’nın da düşleri var diyerek koydum adını. Böyle çıktı kapaktaki kadın resmi, kapağın rengi ve adı. Sadece kadınlar da değil, çocuklar, yaşlılar, geyler de var öykülerimde. Sıkışan, düşen, bir çıkış arayanlar… Toplandık bakalım bir düşün çevresinde.

Havva öykünüzde, “kendini ve oğlunu korumak için, metreslik bile başında bir erkek olmamasından daha iyi,” diye düşünen Havva karakteriyle, anlatıcının yıllar sonra tek başına ev tutup komşulara “nişanlım var” diye yalan söylerken bir özdeşlik yakaladığını görüyoruz. Melek öykünüzde ise şehre tek başına gidecek genç kıza, annesi ve komşu kadınlar tarafından evin önüne erkek ayakkabısı koyması, parmağına yüzük takması önerilerinin yanı sıra adeta çeyiz düzer gibi biber gazı, çakı, şok tabancası verilmesi bende farklı düşünceler doğurdu. Kadının yaşamda tek başına var olabilmesi için kadından kadına bir miras gibi aktarılan bu tutumlar, kalkanlar gerekli ve zorunlu mu?  Yoksa özgürlüğe ket vuran toplumsal normlara bir uyumlanma, kendini gizleme durumu mu söz konusu? Farklı öykülerde yinelenen bu kalkan tutumlar ve aktarımlar üzerine neler söylemek isterseniz?

Çok güzel bir yerden geldi sorunuz, teşekkür ederim. Benim karakterlerimin hiçbiri tam olarak özgür değil. Ben onların yaşamlarından kesitler sunuyorum. Tek başına bir kadın nasıl yaşıyor, nasıl hayatta kalıyor, göstermek istedim. Melek öyküsü, benim kafamda henüz bitmemiş bir öyküydü ama okuyanlar çok sevdi. Özellikle erkekler… “Yaa böyle miymiş? Hiç bilmiyorduk” gibi yorumlar aldım. Melek’i doğuran da Havva’dır aslında. Havva öyküsü Yeni Adana gazetesinde yayımlandığında kadınlar bana yazdılar; biz de kapının önüne ayakkabı koyarak koruduk kendimizi, arkamızda bir ayak sesi duyduğumuzda telefonla konuşur gibi yaptık. Havva’yı sevdiler, yakın buldular. “Bizim mahallede yaşıyor” diyen çıktı, “az önce buradan geçti” diye yazan oldu. Hatta bir kadın, “bunu sadece ben yapıyorum sanıyordum” dedi. Hayatta kalma ritüellerimizin benzerliği de bir dayanışma yarattı orada. Evet, kalkanlar gerekli değil, zorunlu hiç değil ama var ne yazık ki. Hayatımızın tam ortasında… Kadınlar yüzlerce yıl masallarla anlatmış dertlerini. Ben de en iyi bildiğim şeyi yaptım, yazdım. Bunları neden yaptığımızı bilmek, yalnız olmadığımızı görmek de bir farkındalık, bir dayanışma yaratır umarım.

Rüya Kafe, Yaratıcı Rüya Yorumculuğu Kursu, Rümak (Rüya Makinesi), RYP (Rüya Yorumlama Programlama), Rüya Tabircisinin Güncesi gibi özgün fikirlerin etrafında kurguladığınız Yusuf öykünüzün ilham kaynağını öğrenebilir miyiz? Kendini yazdıran bir öykü gibi geldi bana, ne dersiniz?

Jules Verne’nin kitaplarıyla büyümüş, Gülten Dayıoğlu’nun bilim kurgu kitaplarına hayran kalmış bir çocuk olarak böyle bir öykü yazmam kaçınılmazdı. Yusuf’un ilham kaynağı babaannem. Rüya yorumlamayı bilen bir kadındı babaannem. Ben de iyi rüya yorumlarım, ondan öğrendim. Hatta ondan daha ileri götürüp rüyalarımı yazıp sonraki süreçte çıkıp çıkmadığını kontrol ettiğim bir dönem de oldu. Kendi rüya tabirleri notlarımı oluşturdum böylece. Rüyalarıma hep inandım, yanıltmadılar beni. Oradan çıktı öyküm de. Babaannemi kandırıp bir rüya kafe açsam nasıl olur diye. Rüyalar da, tıpkı fallar gibi kadınların dünyasına ait bence. Yusuf da rüyalar, babaannesi ve İstihare Kadınları üzerinden zincir kafeler kuruyor. Mistisizmden kapitalizme… Tam bir başarı hikâyesi… Beni orada en çok hüzünlendiren İstihare Kadınları’dır. Oradan bir öykü de yazmak isterim.

İçimdeki Kırık, Soru İşaretleri Kırıntıları, Mişmiş ve Kokuşmuş öykülerinizde üslubunuzun farklılaştığı, daha belirsiz, gerçek ve rüyanın iç içe geçtiği, kopuk, parçalanmış cümleler ve sözcükler dikkat çekici. Neden böyle bir anlatım yöntemi tercih ettiniz?

Kendimi en iyi ifade ettiğimi düşündüğüm öyküler onlar. En çok sahiplendiğim, kucakladığım… Zihnim gibi onlar da… Zihnimden geçtiği gibi… Bir şeyler yaşanıp giderken, olaylar hızla akarken düzgün cümleler kuramayız ki… Hele bazıları travmatikse, bizi köklerimizden sarsmışsa… Bunu dile, anlatımıma yansıttım. Bilinç akışıyla, iç söyleşmeyle karakterin duygularını, yaşadığı savrulmayı, sarsıntıyı vermek istedim. Örneğin Kokuşmuş öyküsü… Orada beş katlı bir kelime yığını var. El şeklinde… Ahu’yu oraya çıkartan, uydurulan kelimeler… Kelimeleri ipe asınca, yan yana dizdim onları, virgüllerle mandalladım. Ahu’nun yaşadıklarını biçimle, teknikle de okuruma hissettirmek istedim. Umarım yapabilmişimdir.

Öykülerinizde kurgusal karakterler aracılığıyla farklı kadınların yaşadıkları üzerinden ve “kadın yazar” olarak bir otosansür gözetmeden aşk, cinsel özgürlük, kürtaj, kendini gerçekleştirme, tabular gibi pek çok kavramı sorguladığınızı, okura farklı pencereler açmayı amaçladığınızı söyleyebilir miyiz? Yine bu bağlamda, anlatıcı ile yazarın bir tutulması riskine karşı kadın yazarların yazarken oto sansür uygulamaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Kırmızı” öyküm ödül almıştı. Ben de yazar arkadaşlarımla bu öykümü paylaştım. Bir arkadaşım “o kız sen misin?” dedi. Hayır, dedim ama rahatsız oldum. Sonra bir iki kişiden daha duydum imalı sözler. Çok ortaya çıkarmamaya çalıştım o öykümü. Sonra “Mavi Sakal ve Kırkıncı Oda” öyküm yayımlandı, onda da yine aynı imalarla karşılaştım. Tabii bundan on yıl, on beş yıl öncesinden söz ediyorum. Tahmin ediyordum tepkilerini ama bu kadar aleni soracaklarını düşünmemiştim. O dönemler öykü yazan bir arkadaşım da yine böyle bir öyküsünü göndermişti bir dergiye. Gelen yanıt şöyleydi, “Playboy dergisi yerine yanlışlıkla bize gönderdiniz sanırım”. Bunları da görünce iyice çekildim köşeme. Yıllar geçti üstünden, ben onları tekrar toplayıp gözden geçirirken baktım yine çekiniyorum. Eşim o konuda çok büyük destek oldu. Neden çekiniyorsun ki, kitabında olmalı bu öyküler, dedi. Bir erkek nasıl özgürce yazabiliyorsa, bir kadını kıllarına kadar anlatabiliyorsa biz de yazabilmeliyiz. Havva’nın Düşü de benim için bir adım oldu. Varlığıyla bana cesaret verdi. Hatta kitabımı paylaşırken de açık açık söyledim, “Havva benim” diye. Yine söylüyorum kimse sormadan. Öykülerdeki tüm kadınlar benim.

Bazı öykülerinizde Clarissa Estes, Simone de Beauvoir, Sevim Burak, Shakespeare, Thomas Mann, Fuzuli, Oğuz Atay’dan yaptığınız alıntıları epigraf olarak kullanma ve Alice Harikalar Ülkesinde, Mavi Sakal, Rapunzel gibi masalları kurguya dâhil etme tercihinizin altında ne yatıyor? Ve bunu yazımın hangi aşamasında yapıyorsunuz? Öyküyü o cümlenin ya da masalın etrafında mı kurguluyorsunuz?

Masalların, Alice’in kurguya sızması farkında olmadan oldu. Kurguyu tamamladılar ben yazarken. Özellikle koyayım diye uğraşmadım. Alice Harikalar Diyarında sevdiğim metinlerden. Havva’da da var, Soru İşareti Kırıntıları’nda da… Bir şey anlatırken eski anlatılardan yararlanmak, onlara göndermek yapmak günlük hayatımın da bir parçası. Çok katmanlı öyküler yazıyorum, onların içine sızmaları da kaçınılmaz oluyor sanırım. Her okumada farklı bir detayı fark etsin okur, farklı anlamlar yakalasın istiyorum. Bir kere okunup kenara konmayacak öyküler. Hele de kısa öykü olunca bir solukta okunup gidiyor. Edebî haz almak isteyen okur, ikinci ve üçüncü okumayı da yapacaktır mutlaka. Epigraflar da hem saygı duruşu niteliğinde hem de öykümü tamamlıyor. Epigraftaki yazardan ya da metninden ilham alarak yazdığım öykülerim de var. Öykülerimin bazılarının ilk seferde anlaşılması zor olabilir, epigraflar okurun eline bir ipucu veriyor. Bazen de tuzak olabiliyor. Tuzak olsun diye kurgulamadım ama gelen yorumlardan anladığım, okurun da edebî hazza tutulması için güzel bir tuzak!

Estes Kurtlarla Koşan Kadınlar’da “Çünkü birinin fazla kırmızı ayakkabıları varsa çok dikkatli yaşaması gerekir.” diyor. Ne dersiniz? Kırmızı ayakkabı, kırmızı gözyaşı, kırmızı kurdeleler şeklinde farklı öykülerinizde leitmotive olarak kullandığınızı gördüğümüz “Kırmızı”lar hakkında neler söylemek istersiniz?

Kırmızı Başlıklı Kız’la başlıyor asıl hikâye. Eril söylem, genç kızlıktan kadınlığa geçiş diye tanımlar kırmızıyla kurulan bağlantıyı. Kız çocuğunun ilk reglinin başlaması aslında kastedilen. Kırmızının uyarı, pornografi anlamları da var. Genç kadın, artık çocukluktan çıkmıştır, genç erkeklerin dikkatini çeker, cinsel ilişkiye girdiğinde de doğurabilir. İşte bu tehlikelidir. Artık anne tarafından daha az korunan bir evreye geçer genç kadın. Estes, o yüzden vurgular kırmızı ayakkabıları. Bizde de kına gecesiyle gösterir kendini. Bir tür geçiş töreni… Kırmızı bir örtü örtülür genç kadının üzerine, kırmızı eldivenler takılır ve kırmızı kına yakılır. Ben bunların da ötesine de geçtim dediğiniz gibi… Her şeyin kırmızı olduğu bir dünya… Kıpkırmızıyken her şey… Sevgiliniz tarafından tecavüze uğramak… Göstermek, anlatmak istedim. Kırmızıyla altını çizmek… En çok da kadını, cinselliği işaret eden anlamlarıyla…

Yeni bir kitap çalışmanız var mı? Yazarlık kariyerinize öyküyle mi, çocuk kitaplarıyla mı, yoksa daha farklı türlerle mi devam etmeyi düşünüyorsunuz?

Çocuk kitaplarını da, öyküleri de çok seviyorum. Şu an masaüstünde üç dosya var. İkisi çocuklar için, diğeri de ikinci öykü dosyam. Üçü için de çok heyecanlıyım. Bundan daha fazlası da arşivimde. Yıllardır tek işim yazmak olunca kitap dosyaları, çizgi film projeleri birikti çekmecelerde. Tabii yayınevi bulma, eserinizin değerlendirilmesi vb. süreçler dolayısıyla daha da bekleyecekler gibi görünüyor. Kendi matbaasını kuran Ahmet Mithat Efendi’yi anlıyorum galiba 😊

 

Bir cevap yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here

eighteen − four =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.