Burada en ilginç olan şey görüştüğüm genç kadınların bir yandan eğer evli ve çocuklu olacaklarsa akademiye ait olmadıkları düşüncesi değil. Bu düşünceyle birlikte akademide genç bekar bir kadın oldukları zaman da bu çalışma alanının bir parçası olamadıklarına dair edindikleri tecrübeler, yani koskocaman bir sıkışma.

Akademi üniversite binalarıyla, öğrencisiyle, çalışanlarıyla ve kendine has ilişki ağıyla toplumsal dinamiklerden bağımsız düşünülemeyecek soyut bir mekandır ve özneleri tarafından farklı biçimlerde deneyimlenir. Bu deneyimlerin çeşitliliği kişilerin büyüdüğü sosyokültürel ortam, ekonomik durum, insana ve doğaya bakış açısından kaynaklanan temel düşünce farklılıkları ve toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizliklerden kaynaklanır. Ben bu çalışmada İstanbul ve Ankara’daki genç akademisyen kadınların kamusal ve özel alanda akademisyenlik kimliğini ne şekillerde tecrübe ettiklerini geçen sene yaptığım saha çalışmasına referansla tartışmak istiyorum.

Akademide esnek çalışma pratiği

Görüşmecilere sorduğum ilk sorulardan birisi akademik çalışma rutinlerini nasıl tarif edebilecekleriydi. Çok da şaşırmadığım ve kendim de deneyimlediğim bir cevabı almıştım: “Çalışma rutinim yok ki benim!” Burada nasıl bir mekanizma olduğunu tartışmanın akademide genç kadın deneyimlerini anlama açısından önemli bir yerde durduğunu düşünüyorum ve bu kısımda da akademideki esnek çalışmanın biçimlerini ve mekanizmalarını tartışacağım.

6033 sayılı Yüksek Öğretim Personel Kanunu’nun 33. Maddesine baktığımız zaman Araştırma Görevlisinin aynen şu şekilde tanımlandığını görürüz: “Araştırma görevlileri, yükseköğretim kurumlarında yapılan araştırma, inceleme ve deneylerde yardımcı olan ve yetkili organlarca verilen ilgili diğer görevleri yapan öğretim elemanıdır” (Yükseköğretim Kurulu, 1983). İlginçtir ki, bu metinden anlaşılabilecek olan şey Araştırma Görevlisi olarak çalışan kişilerin iş tanımını belirleyen kanunun kendisi değil, çok esnek bir konumda yer alan yetkili organlar olarak tanımlanmıştır. Öğretim Görevlisi ise yine aynı kanunun 3. Maddesinin n bendinde “(…) yükseköğretim kurumlarında okutulan dersleri vermek, uygulama yapmak veya yaptırmakla yükümlü olan öğretim elemanı” (Yükseköğretim Kurulu, 1983) şeklinde tanımlanmıştır. Burada daha net bir iş tanımı görmek her ne kadar mümkün olsa da kimi zaman Araştırma Görevlisi tarafından da derslere girmek ve aslında Öğretim Görevlisi gibi sorumluluklar almasını beklemek yaşanabilmektedir. Hatta tam da bu noktada Seçil bu belirsizliği şu sözlerle aktarmaktadır:

“Yönetmeliği de biliyorsunuzdur. Yönetmelikte araştırma görevlisinin böyle net bir görev tanımı yoktur. Orada çıkan anlam işte bölümün gerekli gördüğü işleri yapmak. Gerçekten böyle cam silmekten yer paspaslamaktan öğrenci pışpışlamaya kadar giden bir aralık olabiliyor ve benim gözlemlediğim de aslında bir araştırma görevlisinin çalışma koşulları tamamen üst yöneticilerine bağlı” (Seçil).

Bunun yanı sıra, Ayşe ve Melis devlet üniversitesinde Araştırma Görevlisi olarak çalışsalar da resmi olmayan yollarla derslere girmelerinin beklendiğini ifade etmiştir.

“Hocanın bizim bölümdeki tüm derslerine ki beş dersi var yüksek lisans/doktora hepsine ben giriyorum. O da lisans derslerine giriyor ve hocayla alanlarımız farklı ve işte hazırlanmak zorundayım derslere. Pazar günü mesela oturuyorum slayt hazırlıyorum. Genelde bildiğim konular ama hiç bilmediğim de olabiliyor” (Ayşe).

“Genel olarak bizim fakültede şey yok yani hocalar kendi derslerine giriyorlar. Sadece bir hocamız var o biraz bunu fazla kullanıyor. Gecenin 3’ünde arayıp yarın 9 buçuktaki derse girer misin diyerek böyle bazı arkadaşlarımızı zorluyor. Mecburen giriyorlar çünkü danışman yani” (Melis).

Vakıf üniversitelerinde ise işleyiş devlet üniversitelerinden biraz farklı olmakla birlikte aslında tüm üniversiteler 6033’e bağlı. Farklılaşabilen şeyler vakıf üniversitelerinin mütevelli heyetleri tarafından oluşturulan birtakım yönetmelikler ve bu yönetmelikler pek çok üniversitenin bir şirket gibi yönetilmesinin yolunu kolaylaştırır. Aşağıdaki örneklerden de görülebileceği gibi, vakıf üniversiteleri ile devlet üniversiteleri arasında ekonomik ve idari anlamda bazı farklılıklar olsa dahi asistanlık görevini yapan kişiler birbirine benzer deneyimler yaşamakta.

“Derslere girmek güzeldi ama yine şey tabi yani güzel olan kısmı derse giriyorsun angarya işler yapmıyorsun artı ama şöyle bir yönü vardı mesela iki saatlik olan derslere hoca giriyordu. Böyle son dakika falan çok iş oluyordu yani” (Seçil).

“Komite adı altında sizin isminiz olmadan sizin verdiğiniz dersler oluyor Araştırma Görevlisi olarak. Komite adı altında kimin yürüttüğü belli olmayan ama Araştırma Görevlisinin yürüttüğü, henüz doktora yeterliliğini vermemiş ve ders verme yetkinliğine sahip olmayan, ilk girdiği yıldan itibaren ders veren Araştırma Görevlileri var. Ben de ders verdim. Şimdiye kadar iki ayrı ders verdim iki yıl içerisinde. Dönem içerisinde ayrılmak isteyen hocalar olursa o hocanın dersini de yüklenebiliyorsunuz” (Ceren).

Bu esnekliğin keyfiyet boyutunu görmemiz gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de iş bölümünün nasıl yapıldığını düşündüğümüz zaman asistanlık pratiklerinde belirleyici bir unsur olabiliyor. Bu konuda Ceren ve Seçil şunları söylüyor:

“Bizde eğer sınav tek bir sınıftaysa onun ders hocası girmek zorundadır. Gözetmen verilmez. Çünkü sınav süreci aslında hocasının sorumluluğundadır. Ancak bizde bunu bildikleri için hocalar iki sınıfa ayırtıyorlar. (…) Gözetmenlik konusunda bazen sabahtan akşama bazen hiç sınıftan çıkmadığımız oluyor” (Ceren).

“Bütün gün ayakta duruyorsunuz. Sağlığa hiç uygun olmayan şartlar ve gözetmenlik sırasında hep ayakta durmamızı istiyordu hocalar. Küçük bir mola verdiğimiz zaman hoca geliyor kalkıyorsunuz. O yüzden hani çok rahat değildim. Bacaklarıma gece ağrılar giriyordu, çok zor uykuya dalıyordum. O tabii ki yaşam kaliteni etkiliyordu. Hani aslında bedeni çok yoran bir iş bence” (Seçil).

Bence kendi uzmanlığı olmayan derse girmek, başkalarının makalelerini yazmak zorunda kalmak, gözetmenlik diye saatlerce ayakta kalmak ve tüm bu süreçlerin şeffaf idare edilmemesi tam da akademideki esnek çalışma pratiğinin bize anlatmaya çalıştığı şey. Bu deneyimler genellenebilir deneyimler değil ve buradaki örneklerle sınırlı değil. Bunları saha çalışması süresince yaptığım görüşmelerdeki genç kadın olma anlatılarının oturduğu politik-ekonomi zeminini anlamak açısından önemli buluyorum.

Toplumsal cinsiyet rolleri ve görünmez emek

Erkeklik cemiyeti olarak tanımlayabileceğimiz akademiyi anlamaya ve yorumlamaya çalışırken bahsetmek istediğim bir diğer husus da toplumsal cinsiyet rolleri, bu rollerin akademide ne şekilde doğallaştırıldığı ve nasıl ifade edildiği. Toplumsal cinsiyet rollerinin beden üzerinden somutlaştığını düşünüyorum. Ayrıca bedenin cinsiyetlendirilmesi ve buna uydurulan davranış kalıplarının kamusal ve özel alanda performe edilmesinin de bu rolleri ikilikler ve zıtlıklar üzerinden yeniden inşa ettiği noktasında duruyorum.

Gülnur Elçik “Modern iktidar ikilikler inşa ederek ara formları ve süreçleri ortadan kaldırır, norm olanı işaret eder” (2016: 192) derken aslında tam da bu ikiliklerin neye zemin oluşturduğunu gösterir. İkilikleri kullanan modern iktidarın görüntüsünü akademide incelemeye kalktığımız zaman bilimsel bilgiyi üreten araştırmacı kimliğinin geçerli olması için gerekli görülen anne kadın, eş kadın ve öğretmen kadın gibi akademisyen genç kadın kimliğini önceleyen sıfatlar görürüz. Kamusal alandaki kadın bu kimlikleri kimi zaman örtük baskı mekanizmaları yoluyla farkında ya da farkında olmaksızın deneyimlerken, erkeklik kamusal alanı sahiplenme üzerinden kurgulanır. Örneğin, Songül Demir (2018: 193) akademisyen kadınların ev ve iş yaşamlarına odaklanarak yapmış olduğu nitel araştırmasında bu eşitsiz ilişkinin kaynaklara ulaşma konusundaki koşul eşitsizliğine referans vererek kadınların akademide iş ve aile dengesi kurmaya çalışırken erkeklerin ise “çoğunlukla ortak çalışma alanlarında” olduğunu belirtir.

Görünmez emek literatürünün önemli bir kısmı bu kavramı hane içindeki ücretlendirilmemiş emek üzerinden okur. Acar-Savran, (2008: 10) bu noktada kadınların görünmez emeği üzerinde yapmış olduğu çalışmada bu emek türünün cinsiyete dayalı iş bölümü ve toplumsal cinsiyet ilişkileri doğrultusunda oluşan bir emek türü olduğunu ve ataerkil toplumsal düzenin temelini oluşturduğunu ileri sürer. Urhan (2016: 123) ise bu kavramı anlatırken tam zamanlı biçimde çalışan ev kadınlarının tüm zamanlarını ev içi emek için harcayabildiği, ancak üretim sürecine dâhil olan kadınların sahip oldukları zamanı ev ve iş arasında dengeli bir biçimde dağıtmak zorunda oldukları üzerinde durmuştur.

Bu normalleştirmenin en temel mekanizmalarından birisi toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümüne dair inşa edilen ön kabullerdir. Urhan (2016: 120) toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümü üzerine yaptığı tartışmada bu rol paylaşımının, kadına verilen anne ve eş olma rollerinin kadınların kamusal alanda var olmalarının ön koşulu olduğunu tartışır. Anne ve eş olduktan sonra kamusal alanda var olunabildiği anlatısının nasıl kurulduğunu anlamak için bakmamız gereken en temel mekanizma normalleştirme/ doğallaştırma mekanizmasıdır. “Ev içi, aile, özel alan ve bu alandaki cinsiyete dayalı iş bölümü, kapitalist patriarka çerçevesinde doğal bir alan olarak kurulur ve bu alandaki işler de kadın doğasının bir parçası olarak sunulur” (Ünlütürk-Ulutaş, 2009: 27).

Yukarıdaki kavramsal tartışmaya referansla, tartışmanın bu kısmında ikilikler üzerinden kurulan toplumsal cinsiyet rollerinin kamusal ve özel alanda nasıl deneyimlendiğini açıklamak istiyorum. Örneğin Ankara’da yaptığım görüşmelerden birinde Melda babasının çalıştığı fakültede profesör olduğunu ve kendisi asistan olana kadar babasının hiçbir kadın asistanla çalışmak istemediğini söyledi ve bunu şu sözlerle açıkladı:

“Benim babam bu fakültede profesördü. Ben asistan olana kadar babam hiçbir kadın asistanla çalışmak istemezdi mesela. Mantık şu, evet hayatın içinde kadın var olabilir ama birinci öncelik evidir ailesidir, yuvasıdır. Ben asistan olana kadar babamda gördüğüm şöyle bir şey vardı, şimdi akademik hayat çok ciddi anlamda özveri gerektiren bir şey. Akademik hayata bu özveriyi veren insan ailesine veremez gerekli ölçüde. Çünkü o insanların kafasında kocanın yemek yapması, evi temizlemesi, karısının yeterliliğe hazırlanması gibi bir ihtimal yok. Evine gerekli özveriyi gösteren insan akademiye gösteremez. Dolayısıyla yeteri kadar asistanlık yapamaz, başarılı olamaz, ona verilen emekler boşadır gibi bir algı vardı. Ben asistan olduktan sonra babamın bu konudaki bakışının değiştiğini fark ettim. Yıllar sonra ilk kez babamın şu an bir kadın asistanı var” (Melda).   

Tıpkı Melda gibi Canan, Nilay ve Elif de kamusal ve özel alanda sıkışan rollerini şu şekilde anlattı:

“Ben çok ağır bir lohusa depresyonu yaşadım. Bunun akademi boyutunda ne yaşadım? Orada yine ben bu arkadaşlarıma hakikaten teşekkür ederim. Benim görünmezliğimi görünmez kıldılar, öyle söyleyebilirim. Bölüm başkanı ile mesela gidip konuştum. O da destekledi ama bir yerden sonra artık şeyi belli etmeye başladı hani iki ay geçtikten sonra adımı anmaya başladı. Doğrudan söylemeye başladı artık gelsin falan diye. Mesela şunun söylendiğini biliyorum. Onun artık çocuğu var, ondan bir şey ummayalım. Bir fayda ummayalım. Bakıyorum ben mesela kızıma hamile olduğum dönem en verimli dönemimmiş yani. Ondan sonra mesela işte bölümde akademik teşvik falan alan iki akademisyen vardı, biri bendim. Hocanın karşısına bununla çıkabildim ama işte o da sizi yoruyor. Şöyle yoruyor, kadın akademisyen olmak ayrı bir şey midir? Yani o yetişme kaygısı, kendimi ispat edeceğim kaygısı, ben güçten düşmedim kaygısı bir bakıyorsunuz böyle dinlenme fırsatı bulduğunuzda sizi aslında tüketmiş. Aslında yapmak istediğiniz bir sürü şey var ama enerjinizi hep şeye harcıyorsunuz ‘bak ben bitmedim, buradayım’ gibi bir gösteriye harcadığınız için oralara vakit kalmıyor” (Canan).

“Mesela bir hocamız çok da iyi bir öğrenciye senin burada ne işin var sen git çocuk doğur demişti. Bu bölüm efsanesi olarak anlatılır ve herkes de buna güler. Benim kendi erkek arkadaşım vardı doktorada. İlişkimizin sonlarına doğru falan bir ara çocuk gündemi geçiyor. Daha önce de konuşmuştuk yani hani. Bana bağırmaya başladı. Sen akademik olmak istiyorsun ne çocuğu. Dedim sen de istiyorum diyordun. Ben erkeğim diye böğürdü bana. Niçin bana böyle böğürebiliyor? Ben akademik olduğum için çocuk yapamazmışım çünkü kadınım. O erkek olduğu için ayrılmak da istemiyor benden ama zamanı gelince benden ayrılıp çocuk yapabileceği başka bir kadın bulacak kendisine ve çocuk yapacakmış” (Nilay).

“Benim hocam hep şey der, doktora bitmeden evlenemezsiniz. Öyle bir ekol var. Onun kendi hocası da öyleymiş. Çok hikâyeler var böyle. İşte birisi varmış doktora bitmeden evlenmiş hocası ona küsmüş falan. Çocuk yapmakla alakalı şeyler var. Çünkü çocuk olunca bir sene ara vermek zorunda kalıyorlar. Hocalar öyle düşünüyor yani. Eğer çocuk yaparsan bir sene ara vermek zorundasın. Her şey bitiyor bu sürede” (Elif).

Burada sormak istediğim en temel soru neden? Yani neden akademide olup evlenen genç kadınlara yönelik böyle tecrübelerle karşılaşıyoruz. Bence bunun cevabı görünürde eşit olan akademi deneyimlerinin aslında toplumsal cinsiyete dayalı roller ve ikilikler sebebiyle hiç de eşit olmaması. Örneğin Ayşe bazen keşke evlenmeseydim derken aynı zamanda evliliğin akademideki kadınları engelleyebildiğinden bahsediyor. Seda ise akademideki iş bölümünün aslında ne kadar eşitsiz olduğunu gözler önüne seriyor:

“Hani bu zıkkımın zamanı yok ya, gecenin üçünde bile bir an geliyor çalışıyorsun filan. Yani ben her gün işimi gücümü bırakıp yemeğe girişemem. Bir iki saatini alıyor yani. Ben onun yerine makale okurum açıkçası” (Ayşe).

“Bu iş bölümünün çok eşitsiz çok da adil olmayan bir biçimde yapıldığı bu toplumsal düzen içerisinde o hiç bitmeyen uğraş sizi böyle o kadar baskılıyor ki bazen. Mesela hiçbir şey yapmıyorum, öyle oturuyorum. Dinlenme zamanım ama içim içimi yiyor. Müthiş sıkıntılıyım. Niye? Çünkü seçim yapmak durumundayım. Kalkıp ya evi temizleyeceğim ya da ekstradan bir makale okuyacağım. Tamam, makale okuduğumda ev kirli kalacak, varsın kalsın ama o ev sonsuza kadar kirli kalamıyor. Tamam, ben yapmayayım ama başka bir kadına yaptıracağım bu sefer. En azından başka bir kadına yaptırma diye. Mümkün olduğunca paylaşmaya çalıştık işleri ama yine de bu paylaşım hep yine kadına daha fazla yük bindiren bir şey. Asla kimseye doğrudan söylenmez ama pratikte bu böyledir. (…) Hani işte fasulye ayıklarken bile bu uğraş kafanızda yani. Dolayısıyla bunu bir erkeğin pratik etmesi ile bir kadının pratik etmesi arasında çok ciddi farklar olduğunu düşünüyorum toplumsal cinsiyet rolleri açısından. Yani kapıdan içeri girdiğinizde fakültenin kapısından ikimiz de araştırma görevlisiyiz, aramızda iki yaş olan benden iki yaş büyük bir erkek meslektaşım var bir de bir iki yaş küçük erkek meslektaşım var. Mesela onlara yaklaşımla ya da onların dert edindikleri şeylerle gündelik benim dert edindiğim şeyler arasında çok ciddi farklar var” (Seda).

Bence burada en ilginç olan şey görüştüğüm genç kadınların bir yandan eğer evli ve çocuklu olacaklarsa akademiye ait olmadıkları düşüncesi değil. Bu düşünceyle birlikte akademide genç bekar bir kadın oldukları zaman da bu çalışma alanının bir parçası olamadıklarına dair edindikleri tecrübeler, yani koskocaman bir sıkışma. Bu sıkışmayı Melis’in anlattıkları üzerinden okumak mümkün. Şöyle söylüyor:

“Genellikle işte bekârsan belli bir yaşa kadar, dekanına kadar dekanın bile dâhil olmak üzere sana çöpçatanlık yapmaya çalışıyor. Seni bir baş göz edelim. Hadi artık evlenmiyor musun? Ben böyle bir şey yaşamadım ama benim hocalarımın yaşadığını biliyorum mesela ya da işte şey evlisin diyelim ki, ne zaman çocuk yapacaksın? Çok hırslısın, çok başarılısın ama bir yandan da anne olman lazım. Hayat geçip gidiyor. Bu kadar hırslı olma. Bu kadar şey yapmayın kendinizi boş verin falan diyen erkek hocalar oluyor bizde kadınlara. Çünkü nedir biraz kumda oynayın siz. Takılın orada biraz kendi kendinize. Çok fazla sesinizi de çıkarmayın. Sonra zaten yarın öbür gün yeteri kadar üretemeyeceksiniz akademide. O yüzden en azından bu şeyde asistanlıkta iyice baskılamaya çalışıyorlar. Yılanın başını küçükken ezeceksin misali. Evlenmeyen, çocuk sahibi olmayan kadınlara da genel olarak işte çılgın bakire, bu evli değil o yüzden bu kadar sinirli o yüzden bu kadar asabi. Bir erkek tarafından tatmin edilmediği için diye düşünüyor. Belki nereden biliyorsun cinsel hayatı var yani. Nedense bu erkekler için söz konusu olmuyor. Erkek aile kurabiliyor ya da kurmuyor sorun olmuyor. Bir nevi süper kadın olman gerekiyor yani. Birinden birini eksik yapıyorsan akademiyi bırak kardeşim git ev kadını ol diyorlar sana” (Melis).

Peki çıkış nerede?

Akademideki genç kadın deneyimlerini anlamak için yaptığım bu çalışma için hem kendime hem görüşmecilere şu soruları sordum: Cinsiyete dayalı ayrımcılık genç kadın bedeni üzerinden nasıl üretilmekte? Bu mekanizmanın içerisinde söylemlere dair ortak noktalar var mı? Varsa bu ortak noktalar neler ve nasıl kategorize edilebilir? Akademi üzerinden akademisyen genç kadınlar tüm bu tabloyu nasıl deneyimliyor?

Kısa süreceğini sandığım ancak içine girdikten sonra ne kadar çok yanıldığımı büyük bir zevkle fark ettiğim bu araştırma benim için klasik bir saha çalışmasından çok daha fazlası oldu. Çünkü başka kadınların deneyimleri ile karşılaştıkça cevabını aradığım soruların yanıtlarını bulabildim ve aslında önemli olanın her deneyimdeki biricikliği görmek olduğunu anladım. Bu çalışmayı sadece genç kadınlarla yaptım çünkü aslında kendi görüp duyduklarımı kendi filtremden süzüyordum. Yani diğer bir deyişle bu deneyimleri kendi gözlüğümden yazıp çizmeyi önemli buldum. Ayrıca bunu sadece bir akademik çalışmadan ziyade politik bir tutum olarak gördüm. Hala da böyle görüyorum. Evet akademide bir erkeklik cemiyeti var ama bunun çıkış noktası tecrübe paylaşımı yapmak, yılmadan konuşmak ve alternatifleri kurmak.

* Bu yazı 12 Haziran 2020 günü London School of Economics’te gerçekleşen “Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet ve Politik Ekonomi” atölyesi bünyesinde yapılan sunumdan derlenmiştir.

Kaynaklar

Acar-Savran, G. (2008) “İkinci Basıma Önsöz”, Acar-Savran, G. ve Tura Demiryontan, N. (der.), Kadının Görünmeyen Emeği içinde, İstanbul: Yordam, 9-16.

Atay, T. (2017) Çin İşi Japon İşi: Cinsiyet ve Cinsellik Üzerine Antropolojik Değiniler, İstanbul: İletişim.

Baltacı, A. (2017) “Nitel Veri Analizinde Miles-Huberman Modeli”, Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (AEÜSBED), 3(1): 1-15.

Bourdieu, P. (2018) Eril Tahakküm, İstanbul: Bağlam.

Demir, S. (2018) “Akademide Kadın: Farklı Disiplinlerden Kadınların Akademideki Yeri ve Aile Yaşamlarıyla Etkileşimi”, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi, 6(1): 187-210.

Elçik, G. (2016) “Beden, İki Nokta Üst Üste”, Saygılıgil, F. (der.), Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları içinde Ankara: Dipnot, 185-210.

Riley, S., Frith, H. ve Archer, L. (2006) “Institutional Sexism in Academia”, The Psychologist, 19(2): 94-97.

Saldana, J. (2013) The Coding Manual for Qualitative Researchers, Washington: SAGE.

Şenesen Günlük, G. (2015) “Üniversite Yönetiminde Kadınların Konumu: Türkiye’de 1990’lardan 2000’lere Ne Değişti?”, Makal, A. ve Toksöz, G. (der.), Geçmişten Günümüze Türkiye’de Kadın Emeği içinde, Ankara: İmge, 335-362.

Taylan, H. H. (2011) “Sosyal Bilimlerde Kullanılan İçerik Analizi ve Söylem Analizinin Karşılaştırılması”, Bingöl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 1(2): 63-77.

Urhan, B. (2016) “Kadın Emeği ve Toplumsal Cinsiyet”, Saygılıgil, F. (der.), Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları içinde, Ankara: Dipnot, 119-150.

Ünlütürk-Ulutaş, Ç. (2009) “Yoksulluğun Kadınlaşması ve Görünmeyen Emek”, Çalışma ve Toplum, (2): 25-40.

Yıldız, S. (2018) “Türkiye’de Kadın Akademisyen Olmak”, Yükseköğretim ve Bilim Dergisi, 8(1): 29-40.

YÖK (Yükseköğretim Kurulu) (1983) Yükseköğretim Personel Kanunu, Ankara (YÖK).

 

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.