Varda, Mona’nın temas ettiği bütün o duyarsız tavırları seyirciye yansıtır ve seyirciyi kendi duyarsızlığı ile baş başa bırakır. Olan bitene seyirci izin vermiş gibidir.

Agnes Varda’nın 1985 yılında çektiği Vagabond, Türkçe’ye Yersiz Yurtsuz olarak çevrildi. Fransızca orijinal ismi Sans Toit ni Loi, çatısız veya yasasız anlamına geliyor. Yersiz Yurtsuz, sert toplumsal eleştiriler içeren politik bir film. Film, Fransa kırsalında soğukta donarak ölen evsiz, gezgin, sistem dışı olan bir genç kadını anlatır.

Film hendekte, bir kadın cesedinin bulunması ile açılır. Cesetle açılış seyircide “Ne oldu?” sorusunu tetikler.[1] Neden öldü? Neler yaşadı? Kimliği belli olmayan bu evsiz kadının başına neler geldi? Varda daha sonra geriye doğru kadının hikâyesini anlatır. Bu geri dönüşler filmlerden aşina olduğumuz, tek konumdan anlatılan hikâyeler değildir. Hikâye karakterin yolculuklarında tesadüfen karşılaştığı insanların tanıklıkları ile anlatılır. Çoklu anlatıcıların kendi perspektiflerinden anlattıkları parçaların bir araya gelmesi ile karakter ve anlatıcılar hakkında ipuçları elde ederiz. Varda, filmde karakterin psikolojisine ya da yaşam öyküsüne girmez. Bilme edimini ve anlamlandırmayı da sorunsallaştırır. Bu gölgede bırakma, kadınların eril dilin içinde yakalanamayacağını hissettirir. Feminist dil ve anlam tartışmalarına gönderme yapar. Varda film hakkındaki bir söyleşisinde yazarın konumunu unutmayı seçtiğini belirtir:

“Onunla karşılaşırsın, onun hakkında hiçbir şey bilmiyorsun ve yakalayabileceğin tek şey şu an olduğu şey. Bir yazar olarak yazarın konumunu unutmayı ve onu tamamen tanımadığımı veya anlamadığımı kabul etmeyi seçtim. Benden kaçan bir karakter icat ettim.”[2]

Varda, kaydırma planı kullanarak, yakalanamayan, kadraja sığmayan bir kadın karakter yaratır. Kristeva’nın akışkan kadını gibi, ekranda akar. Sabitlenmeye, tanımlanmaya direnir. Olguları tanımlamanın, yakalamanın çok basit olmadığına işaret eden bir estetik dil yakalar. Film boyunca sabit, bütünlüklü bir anlatıdan ziyade fragmanların rastgele yan yana gelmesi ile oluşan bir söylem çokluğu vardır. Hiyerarşik bir anlam ilişkisi yoktur. Öne çıkartılan ve diğerlerinden daha fazla önemsenen bir olay yoktur. Varda anlatım tarzını “başkalarının kendi parçalarını getirdiği bir ayna oyununa veya bulmacaya” benzetir. Varda, “Sonunda sevdiğim şey, birçok parçanın eksik olması. Bu ayna oyununda Mona’dan çok ona tepki gösteren insanlar hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. Mona’nın imkansız bir portresi yerine, bugün Fransız kırsalının bir portresini yapıyorum – çiftçiler, makineciler, matematik öğretmenleri, Faslılar”[3] diyerek somut toplumsal ilişkilere işaret eder. Anlatıcılarının gözünden Mona’yı dinlerken anlatıcılar hakkında da bilgi ediniriz. Film belgeselle kurmaca arasında salınır.

Genç kadın tek başına gezen, kamp kuran, gezgin bir kadındır. Parası, giysileri ve bir erkeği yoktur. Uzun süredir hiç yıkanmadığı için kokar. Düzenli çalışmayı, temizliği, aileyi, tümüyle sistemi reddeder. Adeta makbul kadının tam tersidir. Özgürce, ot çekerek ve şarap içerek dolanır. Mona hayır der. Yardım istemez, toprak istemez, kalıcı bir erkek istemez. Film kadınların radikal bağımsızlığının sınırlarına işaret eder. Arzularının peşinden giden kadınları da çağrıştırır. Tüm ilişkilerini reddederek kendi başına olmayı seçebilmek. Filmin sonundaki ölüm bu bağımsızlık yolculuğunu cezalandırmaz. Dışlanmış ve ezilen gruplar arasındaki bölünmelere işaret eder.

Mona’nın bir zamanlar sekreterlik yaptığını ve patron erkeklerin tacizine uğradığını belli belirsiz anlarız. Varda, film hazırlıklarında karşılaştığı bir genç kadından esinlenerek karakteri şekillendirmiştir. Mona’nın yolculuğunun bir hedefi ya da rotası yoktur. Otostopla denk geldiği kişinin yolunu paylaşır. Çok pis kokar. Varda, pisliğin sadece suyun olmamasıyla ilgili olmadığını, insanların yıkıcılığının, kendilerini diğerlerinden ayırmanın ikinci bir yolu olduğunu söyler. Onlarla konuşabilmek için bu boşluğu geçmek gerekir. Varda bu isyanı romantize ya da idealize etmez. İzlerken Mona’ya ne özeniriz ne de ondan nefret ederiz. Mona’ya ne olduğunu ya da geçmişte neler yaşadığı ile ilgili yoğun bir merak duygusu da sarmaz içimizi. Biraz duyarsız, biraz göz ucu ile önümüzde olan biteni takip ederiz. Mona’yı, kendimizi dışarıda tutarak izleriz. Filmde Mona’nın deneyimlediği Fransa kırsalının portresi yer alır: toprağa dönen felsefeci bir öğretmen, Fas’tan gelen göçmen işçiler, eski şatolara sığınan evsizler, soyu tükenen çınarların peşinde bir bilim kadını, yaşlı bir kadına bekçilik eden yalnız bir hizmetçi kadın, hizmetçiden beslenen genç hırsız erkek sevgili, tren garlarında pornografi satan esrarkeş sokak insanları, halasının ölmesini bekleyen asistan yeğen.

Mona yolculuğunda karşılaştığı bu kişilerle ilişki kurmaktan çekinmez. Çok kolay bir biçimde ilişkilenir. Arabalarına biner. Evlerinde kalır. Verilen karavanda yatar. Küçük işler yaparak karnını doyurur. Belki de Mona’nın yersiz yurtsuzluğu, toplum dışındalığı bu ilişkilenmeyi daha mümkün kılar. Ötekinden koruması gereken ve elinde tutmaya çalışacağı hiçbir mülkiyeti yoktur. Evi, arabası, giysisi, işi, konumu, statüsü, unvanı… Ezilen farklı grupların arasındaki dayanışma eksikliği Mona ile ilişkilenmelerinde görülür. Önce hümanist bir ilgi ile yardım etmek isterler. Arabalarına, odalarına alırlar. Yatabileceği bir yer verirler. Ama bu dayanışmaları fazla sürmez. Hizmetçi kız kendi işini alacağı korkusuyla evden atar. Orta sınıf bilim kadını Mona’ya ancak arabasında yer açabilir. Arkadaşlarının arasına ve evine çağırmayı göze alamaz. Sınıfının sınırlarından ayrılamaz. Ancak tesadüfi bir ev kazasında kendi ölme olasılığıyla karşılaştığı zaman Mona aklına gelir. Vicdanını rahatsız eder. Felsefeci çiftçi, Mona kendine ait bir toprak istemediği ve çok çalışmadığı için onu kapı dışarı eder. Mona’nın en çok yakınlaşabildiği göçmen Tunus’lu işçi, diğer göçmen erkekler Mona’yı istemedikleri zaman onlarla mücadele etmez. Bağlarda çalışan göçmen işçi sınıfının çoğunluğu Müslüman erkektir ve kadın istemezler. Mona gittiği her yerde ikircikli duygular yaratır. Onun toplumsal düzene isyanı diğerlerinde tedirginlik, tehlike, korku ve bazen de imrenme yaratır. Mona ile birlikte yan yana rahat edemezler. Mona özgürlüğün getirdiği güçlülük biçiminin yanında bir o kadar da kırılgandır. İncinebilir ve incitilebilir. Yiyecek için bazen bedenini bazen de kanını satar. Ormanda tecavüze de uğrar. Varda bütün bu şiddeti duygusal bir tonda vermez. Hiçbir şey olmamış gibi hemen bir sonraki karşılaşmaya geçer. Mona’nın yalnız yürüyüşü devam eder. Duyarsızlık, küçük hesaplar, kendi konumuna kapanmış dar sınırlar ve dayanışma eksikliği bir bakıma Mona’nın hazin sonunu hazırlar. Filmin sonunda Mona bir köyde korkutucu bir tür oyunun ortasında kalır, ıslatılır ve kırmızı boya ile işaretlenir. Kadının toplumda işaretlenmesi gibi. Soğuktan korunmak için sığındığı yere giderken ayağı takılır ve ölür. Kelimenin tam anlamıyla film bittiğinde yüzümüze tokat yemiş gibi kalırız. Varda, Mona’nın temas ettiği bütün o duyarsız tavırları seyirciye yansıtır ve seyirciyi kendi duyarsızlığı ile baş başa bırakır. Olan bitene seyirci izin vermiş gibidir. Film bittikten sonra daha çok düşünmeye başlarız Mona’yı ve Mona’ları seyreden kendimizi. Varda, seyircide, filmin bir cevabının olmadığı duygusunun rahatsızlığını yaratmak istediğini söyler.

Varda, “Seyircilerin kendilerini Mona karşısında tanımlamalarını istiyorum. Örneğin, Mona’yı gezdirir misin? Arabanda uyumasına izin verir misin? Ona para verir misin? Önemli olan soru değil, sorgulama.”[4] diyerek izleyenleri sanatı aracılığıyla sorgulamaya davet eder.

[1] #AltyazınınSevdiğiFilmler-Yersiz Yurtsuz Agnes Varda’nın Karanlık Yüzü, Didem Dadak, Aslı Özgen Tuncer, Aslı Ildır, Söyleşi https://www.youtube.com/watch?v=5NqXeQ9dKtE

[2] Annette Insdorf, NewyorkTimes, https://www.nytimes.com/1986/05/25/movies/agnes-varda-she-aims-to-unsettle.html

[3] Agy

[4] Agy

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.