“Keşke zorbalığa ve adaletsizliğe karşı savaşabilseydim ve bu uğurda ölseydim”

Yazar Zabel Yesayan, 4 Şubat 1878’de Üsküdar’da Zabel Hovhannesyan ismi ile doğdu. Öğrenimine Üsküdar Surp Haç Tıbrevank İlkokulunda başladı. Babası Mıgırdiç Hovhannesyan, Zabel’i yüreklendiren, onu hem edebiyata hem de Ermeni halkının yaşadığı zorluklarla mücadele etmeye yönlendiren bir kişiydi. İyi bir edebiyatçı olabilmek için devrin edebiyatçıları ile tanışmaya karar veren Zabel Yesayan okul arkadaşı Arşaguhi ile ünlü feminist yazar Sırpuhi Düsap’ın Beyoğlu’ndaki evine gitti. Oradaki konuşmasını otobiyografisi Silahdari Bardeznerı (Silahtar’ın Bahçeleri)’nde şöyle anlattı: “Bayan Düsap edebiyat dünyasına atılmaya aday olduğumu duyduğunda, bu yolda kadınları defne yapraklı taçlardan çok dikenlerin beklediği konusunda beni uyardı. Bizim gerçekliğimizde, bir kadının ortaya çıkıp kendine bir yer edinmek istemesine tahammül edilmediğini, bunu aşabilmek için, vasatın çok üzerine çıkmak gerektiğini söyledi ve ekledi: Bir erkek vasat bir yazar olabilir, ama bir kadın asla.”

Zabel İstanbul’da ilk Ermeni anaokullarının kurucusu olan Kayiane Madagyan’ın edebi salonuna girdi, burada Arpiar Arpiaryan, Levon Paşalyan ve Dikran Gamsaragan gibi ünlü edebiyatçılarla tanıştı. Yayınlanan ilk edebi eseri olan Yerk ar Kişer (Geceye Şarkı) isimli eseri bu salonda tanıştığı Arşag Çobanyan’ın editörlüğünü yürüttüğü Dzağig Dergisi’nde yayınlandı.

1890’lı yıllar, yaşanan isyanlar, politik kargaşalar ve katliamlar nedeniyle Osmanlı Ermenileri için hayli zor yıllardı. Bu nedenle Zabel, Aralık 1895’te eğitimine devam etmek üzere Paris’e gitti. Sorbonne Üniversitesi’nde ve College de France’da edebiyat ve felsefe derslerini takip eden Zabel, böylece üniversiteye giden ilk Ermeni kadınlardan biri oldu. Bir yandan akademide teorik incelemeler ve Fransızca-Ermenice sözlük çalışmaları yaparken, diğer bir taraftan da Mercure de FranceHumanité NouvelleEcrit pour l’Art, La Grande France gibi Fransız edebiyat dergilerinde ve Tzolk (Işın), Mer Ugin (Çizgimiz/Yolumuz), Arşav (Yarış) adlı Ermeni dergilerinde yazdı, Erivan Dergisi, Ecrit Pour l’Art, Aztag (Faktör) dergilerinin editörlüğünü yaptı.

1900 yılında Dikran Yesayan ile Paris’te evlenen Zabel Yesayan’ın Sofi isminde bir kızı ile Hrand isminde bir oğlu dünyaya geldi.

1902’de İstanbul’a dönen Yesayan, 20. yüzyılın başlarında İstanbul ve İzmir’de çıkarılan 15 Ermeni gazetesinden biri olan haftalık siyaset ve edebiyat gazetesi Arevelyan Mamul’de çeşitli edebiyat eleştirileri ve yazı dizileri yazdı. Edebiyat hayatının en önemli eserlerinden bir tanesi olan Isbasman Sırahin Meç (Bekleme Odası) isimli romanını 1903’te İstanbul’da yayınladı. 1903-1904 yılları arasında İstanbul’da çıkan Dzağig (Çiçek) ve 1911 yılında New York’ta yayımlanan Arakadz (Alagöz Dağı) dergilerinde kadın köşesini hazırladı.

Dignants Miutyun (Kadınlar Birliği), Azkanıver Hayuhyats Ingerutyun (Milliyetperver Ermeni Kadınlar Cemiyeti), Ashkhadanki Dun (Çalışma Evi) kuruluşlarını konferanslar vererek destekledi. Yesayan’ın desteklediği cemiyetlerden biri de Paris’te Polonya Sosyalist Enternasyonal kadın hareketinin öncülerinden yazar Maria Szeliga’nın (Chélige-Loevy) kurduğu Alliance Universalle des Femmes pour la Paix par l’Education (Eğitim yoluyla Barış için Uluslararası Kadın Birliği) örgütüydü. Zabel Yesayan bu örgütten esinlenerek, kendisi de Bayan Hasan Fehmi’yle birlikte farklı din ve milletlerden Osmanlı kadınlarını bir araya getirecek bir barış derneği kurma girişiminde bulunmuştu.

1905-1908 arası Paris’te yaşayan Zabel Yasayan, 1908’de Jön Türk Devriminin ardından tekrar İstanbul’a döndü, ancak devrime ütopik değil gerçekçi bir gözle bakıyor, ülkenin durumunun kötüye gittiğini ifade ediyordu. Bu nedenle de hem İttihat Terakki ile hem de Ermeni aydınlarla ayrı düşüyordu. Aynı şekilde kadınının toplumsal konumuna da gerçekçi bakmak gerektiğini söylüyor, sadece eğitim fırsatlarının eşitlenmesinin kadınları özgürleştireceğine inanmıyordu, tüm sistemin değişmesi gerekiyordu. Sıklıkla alt sınıftan kadın ve erkeklerin hikayelerini anlatıyordu. Böylece hem Ermeni cemaatinde hem Osmanlı İmparatorluğunda kafa tutan bir kadın oldu. Ama dünya genelinde yaşanan ulus devletleşme süreçleri, katliam, etnik temizlik ve soykırımlar Yesayan’ın mücadelesini de başka ufuklara taşıdı.

Nisan 1909’da Adana’da yaşanan Ermeni katliamları Zabel Yesayan’ın Jön Türk Devrimi hakkında haksız olmadığını gösterdi. Olayları yerinde inceleme üzere Adana’ya giden siyasetçilerin ve aydınların arasında Zabel Yesayan da yer aldı. Üç ay boyunca Adana, Mersin ve Kilis’i gezdi, yetim kalan Ermeni çocukların ihtiyaçlarını tespit etti. Gördüklerini şöyle ifade etti: “Eğer kan ve ateşle aklını yitiren bu insanların yaşadığı felaketi anlatabilirsem, bu vatana karşı görevimi yapmış olacağım.” Yıkıntılar Arasında kitabında, kendi deyimiyle “tarifi kabil olmayan bir kederi” kelimelerle tarif etmeye çalıştı. Hayatta kalan aklını yitirmiş kadınları, yetim kalmış çocukları, yakılan kilise ve okulların sislerinden ayıklayabildiği görüntüleri anlattı: “Mersin’e ayak basar basmaz edindiğim izlenim gayet açıktı. Sanki bir cenaze evinin kapısından içeri giriyorduk. İnsanlar sükût içinde, derin bir üzüntüyle bizi karşılıyor, elimizi sıkıp geçiyorlardı ve kim bilir, bizde garipsedikleri bir şey olmalıydı ki, bizimle konuşmuyorlar, sadece bir kenara çekilip kederlerine gömülüyor ve yaşlı gözlerle bizi süzüyorlardı. Otelimiz, dört bir yandan kaçıp gelen insanlarla doluydu. Katolikos da oradaydı, derhal yanına gidip kendimizi tanıttık. Gün boyu, varlığımızla kederleri daha da şiddetlenen, karalar içinde kadınların –ilk kurbanlardan birinin aile fertleri– geliş gidişlerini, felaketzedelerin, yetimlerin ve dulların feryat figanını sanki bir kâbusun içindeymişçesine izledim durdum. Ertesi gün Adana’ya doğru yola çıkacaktık. Yıkıntıların ta içinde olacaktık. İşte böylesine bir düşünceyle aklımı yitirmiş gibi, sabaha kadar uyumadan, yürek çarpıntıları içinde kederime bekçilik ettim. Gece serindi, engin denizden yükselen nem uyuyan şehrin üzerine sepilmekteydi. Kaygılarım dalga hışırtılarında salınırken, yoldan aralıksız deve kervanları geçiyor ve çıngırak sesleri kervanın ağır adımlarla, salına salına ilerleyişini duyuruyordu.” Yesayan, bu kitabı yazmaktaki amacının tanıklık ettiği sınırsız acıyı hem kendi cemaatinin insanlarına, hem de olaylardan haberi olmayan Müslüman Türklere doğru aktarmak olduğunu ifade etti. Türkler ve Ermeniler arasında karşılıklı şüphe ve güvensizliğin doğmasından endişe duyuyordu ve bir ortak yaşam alanı yaratmaktan yanaydı.

1912’de Balkan Savaşı patladığında Yeter başlıklı bir makale kaleme aldı ve şunları yazdı: “Felaket ölümcül gölgesini başkentin en huzurlu evlerine kadar yayıyor. Fakat her aile sadece kendi askerini düşünüp onu ölüm tehlikesinden uzak tutmak için çare arıyor; (…) ve herkes bu talihsizliği kişisel bir felaket olarak algılıyor. Kimse resmin bütününü, dehşetin büyüklüğünü kavramıyor; kimse gerçekten bir savaş olduğunun ve her an kan döküldüğünün farkında değil. Birbirine düşman halklar bir felaketle karşılaştıklarında birbirlerine ne kadar benzediklerini, aynı ruhu paylaşıp aynı çığlıkları attıklarını, aynı lanetleri ve aynı dilekleri birbirinin aynı vurgularla dile getirdiklerini bilselerdi… Belki imkânsız gibi görünen kardeşlik ve uyum, ancak o en büyük sefaletle mümkün olabilirdi.” “Sinsi diplomasinin resmi ya da gayrı resmi oyunlarından bana ne? Şu anda iki tarafta binlerce köylünün, binlerce günahsız ve saf insanın kanı dökülüyor. (…) İki taraftan da insanların tüfeklerin gürültüsünü bastırıp ‘Yeter! Yeter!’ diye haykırmaları gerek.”

Bunları yazdığında Adana’daki Ermeni kıyımının üzerinden üç yıl geçmişti, 1915 yaklaşmaktaydı. 24 Nisan 1915’te sürgün listesinde yer alan tek kadın aydındı, İstanbul’daki Ermeni aydınlarının tutuklanarak sonu bilinmeyen bir yolculuğa çıkartılmasıyla birlikte aynı sonun kendi başına da gelmesinden çekinen Zabel Yesayan önce bir hastanede saklandı. Kendisini önce bir Türk kadını, sonra da Rum bir dantelci olarak tanıtarak Bulgaristan’a kaçtı. Daha sonra geri dönerek Kilikya, Tiflis ve Bakü’de sığınmacılara ve yetimlere yardım çalışmalarına katıldı. 1920’de Arşak Çobanyan’a yazdığı mektubunda bu konuyla ilgili şöyle diyordu: “Bütün Ermeni halkı tehlike altında ve öncelikli sorun, bu halkın fiziksel varlığını korumaktır. Ben yetimleri ve tehcir artıklarını kurtarma işini üzerime almış bulunmaktayım.” 1921 yılında Paris’e geri dönen Zabel Yesayan, Yerevan Dergisi’nde editör olarak çalışmaya başladı. Edebiyatı etkili bir güç olarak gören ve Ermenileri bir araya getirmenin tek yolunun edebiyat olduğuna inanan Yesayan 1923 yılında Yerevan Dergisi’nden okuyucularına şu şekilde sesleniyordu: “Edebiyatı, dört bir yana dağılmış halkımızı bir arada tutacak en güçlü bağ olarak görmenin ve buna göre hareket etmenin zamanı geldi.”

Bu dönemdeki yazıları, Ermeni Soykırımına ilişkin ilk tanıklıklarını içeriyordu. Kitabı Joğovurti Mı Hokevarkı (Bir Halkın Son Nefesi) 1917’de Bakü’de yayınlandı. 1922 yılında yayımladığı Verçin Pacagi (Son Bardak) ve Hokis Aksoryal (Sürgündeki Ruhum), 1923’te yayımladığı Forces retraite (Çekilen Kuvvetler) isimli romanlarında zamanın sosyal ve politik koşullarını anlattı. 1926 yılında Sovyet Ermenistanını ziyaret eden Yesayan, izlenimlerini, Prométhée déchaîné (Zincirsiz Prometheus) isimli romanında anlattı. 1933’te Ermenistan’a yerleşen Yesayan, Ermeni Yazarlar Birliği’nin yönetim kurulunda yer aldığı gibi Ermeni Devlet Üniversitesi’nde de Batı Ermeni Edebiyatı dersleri verdi. Zabel Yesayan’ın Erivan Üniversitesi’ndeki öğrencisi Rupen Zaryan anılarında, Yesayan’ın kendisi sınıfa girdiğinde öğrencilerinin ayağa kalkmalarından rahatsız olduğunu anlatır: “Bu talebimin kurallara ters düşeceğinin farkındayım, ama hazırola geçtiğinizi görmek beni çok rahatsız ediyor. O kadar askeri bir davranış ki bu. Bundan sonra bana olan saygınızı başka bir şekilde göstermenizi rica edeceğim. Örneğin derse zamanında gelerek…”

1934’te Gırage Şabig (Ateşten Gömlek) ve 1935’te Silahdari Bardeznerı (Silahtar’ın Bahçeleri) isimli romanları yayınlandı. Bu kitaplar Yesayan’ın son eserleri oldu, 1937’de Stalin’in kovuşturmaları sırasında tutuklandı ve Sibirya’ya sürülerek 1942’de yahut 1943’te bilinemeyen şartlar altında hayatını kaybetti.

Zabel Yesayan makalelerinde, romanlarında ve hikayelerinde toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kişisel özgürlük ile toplumun geleneksel beklentileri arasındaki ikilemi dile getirdi. Eserlerinde ayrıca toplumsal sınıflar arasındaki ekonomik, politik ve ideolojik mücadele konularını da işledi. Romantik değil gerçekçi oldu. Kendisine gelen eleştirilere cemaat içinden bile gelse göğüs gerdi, hiyerarşiyi reddetti, barış ve kadın hakları için her daim mücadele etti, nefret etmedi ama tanıklık etti.

“Her şeyden önce şunu belirteyim ki, konu ikincil önem taşır. O, benim romanı yazma sürecimde yavaş yavaş ortaya çıkar. Bana heyecan veren kişisel deneyimden kaynaklanan fikirdir.”

Ermenistan Kadın Kaynak Merkezi’nin kurucusu Lara Aharonyan ve Türkçe–Ermenice yayın yapan Agos gazetesinin Erivan muhabiri Talin Suciyan, Yesayan ile ilgili, Finding Zabel Yesayan (Kayıp Zabel Yesayan) isimli bağımsız bir belgesel film çekti. Film, 7 Mart 2009 tarihinde Utopiana etiketiyle yayınlandı.[6] Hayat hikâyesi Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu tarafından 2015’te tiyatro oyunu olarak sahnelendi.

Belgesel (2008) Remembering and Forgetting in the City: Finding Zabel Yesayan. Yönetmen: Talin Suciyan & Lara Aharonian, https://vimeo.com/160420510

http://www.istanbulkadinmuzesi.org/zabel-yesayan

https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2018/05/03/zabel-yesayan-unutulmasin-diye/

http://www.5harfliler.com/devrim-yaratan-bir-hayat-zabel-yesayan/

http://bianet.org/biamag/kadin/159261-devrim-yaratan-bir-hayat-zabel-yesayan

 

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.