Amerikalı ilk feminist yazarlardan Charlotte Perkins Gilman 3 Temmuz 1860’ta doğdu. Babası tanınmış entelektüel bir ailedendi ancak iki çocuğunu büyütmeyi karısının sırtına yıkarak evi terk etti. Charlotte çocukluğu boyunca sık sık taşınmak zorunda kaldı, eğitimi aksadı.

Ressam Charles Stetson ile 1884’te evlendi, Katherine isimli bir kızları oldu. On yıl kadar süren evliliğinde Gilman şiddetli depresyon dönemleri yaşadı ve bu nedenle bir dizi tuhaf “tedavi”ye maruz kaldı. Kızının bakımıyla “yeterince iyi” ilgilenemediği için de acı çekti. Doğum sonrası depresyon deneyiminden esinlenerek yazdığı ünlü kısa öyküsü Sarı Duvar Kağıdı 1892’de yayınlandı.

Gilman kadınların evlilik sonucu, beslenme ve barınma karşılığında ev içinde yaptıkları anlamsız işleri reddetti. Uzmanlaşma, eğitim ve kamuda çalışmalarını savundu. Kadın hakları eylemcisi olarak oy hakkı toplantılarında, mitinglerde konuşmalar yaptı. Her yıl yapılan Kaliforniya Kadın Kongresi’nde Susan B. Anthony, Jane Addams gibi feminist eylemcilerle buluştu. Kadınları ekonomik bağımsızlıklarını elde etmeye çağıran, özgün sosyal reform teorilerini içeren Kadınlar ve Ekonomi adlı makalesi 1898 yılında yayınlandı, birçok dile çevrildi, ders kitabı olarak da okutuldu. Türkçeye henüz çevrilmedi.

Gilman 1909’dan 1916’ya kadar The Forerunner (Öncü) isimli bir dergi çıkardı. Kendi geliriyle ayakta duran, yıllık ücreti 1 Dolar olup ayda bir çıkan derginin 1300 abonesi ve 6500 okuru vardı. Dergide pek çok editoryal yazı, eleştirel makale, kitap incelemesi, deneme, şiir, öykü ve tefrika roman kaleme aldı. “Feminist ütopya üçlemesi” olarak bilinen eserlerini bu dergide paylaştı: Moving The Mountain (Dağı Taşımak, 1911), Herland (Kadınlar Ülkesi, 1915), With Her in Ourland (Onunla Bizim Ülkede, 1916). En çok bilinen Kadınlar Ülkesi’nde anneliği (elbette salt biyolojik olmayan) yüceltmesi eleştirildi. Feminist ütopyanın ilk örneklerinden olan bu bilimkurgu roman kitap olarak ancak 65 yıl sonra basılabildi, Türkçeye 2007 yılında çevrildi.

1900’de Gilman ikinci kez evlendi, kuzeni George Gilman ile. 1934’te eşi ölünceye dek birlikte yaşadılar. Ertesi yıl, ilerlemiş meme kanseri olduğunu öğrendikten sonra 17 Ağustos 1935’te hayatına son verirken şu notu bıraktı: “Artık kimseye bir faydanız kalmadığında, kaçınılmaz ve an meselesi olan bir ölümden eminseniz, yavaş ve korkunç bir ölüm yerine hızlı ve kolay bir ölüm seçmek en basit insan haklarından biridir. Kloroformu kansere tercih ettim.”

Sarı Duvar Kağıdı adlı kısa öyküsü, yayınlanmasının üzerinden yüz yılı aşkın zaman geçmesine rağmen yeni feminist okumalara imkan veren, hâlâ doğurgan bir metin. Sayısız kez tiyatroda sahnelenip TV, radyo ve sinema versiyonları yapılmış. Son üç yılda ise #MeToo hareketi bu öyküdeki zorlayıcı kontrolü, “iyi koca ve saygın hekim” kaynaklı kadına yönelik psikolojik şiddeti, tekrar gündeme getirdi. Yeni sanatçılar Gilman’ın öyküsünden ilham alan işlerinde, adeta duvar kağıdından fırlamış gibi duran ve bir duvar kağıdının içine girebilen “çok fazla” kadının, cafcaflı sarı hapishanelerden topluca firar ettiği güçlü anlar yaratıyorlar.

İnsanlığın yarısının hiçe sayıldığı, izin verilen tek yaratıcı eylemin delirmek olduğu bir dünyada, Gilman’ın yaptığı gibi, duvar kağıdındaki kadını kurtarmak için düşünmek, yaratmak, üretmek aslında kendini kurtarmak olacaktır.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.