Kendine Ait Bir Oda; feminizmin yazma tutkusuyla kaynaştığı bu harika kitap, Virginia Woolf’un Ekim 1928’de Cambridge Üniversitesi’nde verdiği iki konferansa dayanmaktadır. Woolf’un metni konferanslardan bir yıl sonra, 24 Ekim 1929’da kitaplaştırıldı; yazarın beklentilerinin aksine o günden beri de dinmeyen bir ilgiyle okunuyor.

Kitabın ilk bölümünde Woolf’un da öfkeyle betimlediği gibi, o vakitler İngiltere’nin önde gelen üniversitelerinde kadınlarla erkekler çok farklı koşullarda öğrenim görmekteydiler. Aynı üniversite çatısı altında, kadınlar sadece onları kabul eden ve eğitim düzeyinin çok daha düşük olduğu kolejlere girebiliyor, kütüphaneleri serbestçe kullanamıyor hatta erkeklere ayrılmış alanlarda dolaşamıyorlardı. (Çimenlerin üzerinde yürüme hakkı sadece öğretim üyelerine ve erkek öğrencilere aitti.) Erkek ve kadın öğrencilere verilen yemeklerin kalitesi bile eşitsizdi. Diplomaları da denk değildi elbette.

Cambridge’deki “kadınlar ve kurmaca yazın” temalı etkinliği düzenleyen işte bu kadın kolejleriydi. Kadınları muhatap alan konuşma diliyle Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf’un en rahat okunan ve en güzel yapıtlarından biridir. Oysa yazarın kendisi, güncesinden anlaşıldığı gibi, “coşku ve inançla” yazdığı kitabın olumsuz karşılanacağını, etkisiz kalacağını sanıyordu.[1] Önemli bir feminist metin olan deneme, erkeklerin egemen olduğu bir edebi gelenek içinde kadınların konumunu hem gerçek hem de farazi (varsayımsal) kişiler üzerinden ele alır. Gerçek kişiler arasında Charlotte ve Emily Bronte, Jane Austen, George Eliot gibi yazarlar öne çıkarken varsayımsal kişilerin en çarpıcısı, Woolf’un Judith adını verdiği Shakespeare’in kız kardeşidir.

Judith, erkek kardeşininki gibi bir yeteneğe, sözcüklerin uyumu konusunda son derece canlı bir imgeleme sahip olsa da çevresinden teşvik görmek bir yana, alaya alınıp engellenmiş; bize tek bir satır bırakamadan göçüp gitmiştir bu dünyadan. “On altıncı yüzyılda üstün bir yetenekle doğan herhangi bir kadın hiç kuşkusuz çıldırır, kendini vurur ya da yaşamını köyün dışında bir kulübede, korkulan ve alaya alınan bir yarı cadı yarı büyücü olarak geçirirdi” diye yazar Woolf.[2]

Sonraki yüzyıllarda da durum fazlaca değişmez. Bronte kardeşlerin tek seferde birkaç desteden fazla kâğıt almaya yetecek parası, Jane Austen’ın sığınabileceği ayrı bir çalışma odası olmamıştır. (Austen oturma odasına yabancı biri -örneğin bir komşu- girdiğinde, roman yazdığı anlaşılmasın diye elyazmalarını saklar ya da üzerlerini örtermiş.) Virginia Woolf’a göre, “başkaldırılacak, üstesinden gelinecek, bunu yapamazsın, onu beceremezsin diyen o iddia” tarih boyunca kadınların peşini bırakmaz. Ve ardından altı çizilesi şu ironik satırları ekler: “Erkeklerin kadınların kurtuluşu hareketine karşı koymalarının tarihi, belki de bu kurtuluş hareketinin öyküsünden daha ilginç.”[3]

Virginia Woolf, Judith’in yazarlık özlemiyle dolu bütün kadınların içinde yaşadığını söyler. Eğer her birimizin yılda beş yüz pound geliri ile kendine ait bir odası olursa ve düşündüğümüzü yazma yürekliliğini gösterebilirsek Shakespeare’in kız kardeşi olan ölü ozan, kadınların ortak çabasıyla gelecekte yeniden doğacak, tanınmamış kadın öncülerin yaşamından kendi yaşamını çekip çıkararak olağanüstü güzellikteki şiirlerini yazma olanağına kavuşacaktır.

[1] Urgan, Mina. Virginia Woolf. İstanbul, YKY, 2001, s. 50.

[2] Woolf, Virginia. Kendine Ait Bir Oda. İstanbul, İletişim Yay., s. 56.

[3] Age, s. 63

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.