Fosforlu Cevriye’nin yazarı olarak bilinen Suat Derviş, 23 Temmuz 1972 günü İstanbul’da hayata veda etti. Geride kırkın üzerinde roman, yüzlerce öykü, belki de binlerce yazı bıraktığı; kullandığı takma isimler nedeniyle bu külliyatın bir araya getirilmesinin olanaksız olduğu tahmin ediliyor.[1] Peki kimdir Suat Derviş; nasıl bir hayat sürmüş ve yazılarını neden takma isimlerle kaleme almıştı?

Suat Derviş, 1905 yılında, İstanbul’da, eğitimli, sanata değer veren bir ailede dünyaya gelir. Babası, Darülfünûn Mektebi (İstanbul Üniversitesi)’nin kurucularından kimyager Müşir Derviş Paşa’nın oğlu tıp profesörü İsmail Derviş Bey, annesi Abdülmecid’in mabeyncilerinden Kamil Bey’in kızı Hesna Hanım’dır. Suat Derviş’in yazmaya erken yaşta heves ettiği, ilk şiirinin gazetede yayınlanmasına çocukluk arkadaşı Nazım Hikmet’in vesile olduğu, 1920’li yıllardan itibaren çeşitli gazete ve dergilerde yazılarının çıktığı biliniyor.

İlk romanı Kara Kitap 1921’de yayınlanır. 1923 yılında Lozan Konferansı’nı izleyen gazeteciler heyetine katılarak “Avrupa’ya muhabir olarak giden ilk kadın gazeteci” unvanını alır.[2] Müzik eğitimi almasını arzulayan ailesi tarafından 1927’de Berlin’e gönderilir. Suat Derviş, ablası Hamiyet’le birlikte evde, özel hocalardan şan ve piyano dersleri almış, Fransızca ve Almanca öğrenmiştir. Fakat edebiyata olan ilgisi ağır bastığından konservatuvarı yarım bırakarak Berlin’de Edebiyat Fakültesi’ne devam eder. Yıllar sonra Behçet Necatigil’e hitaben yazdığı kısa biyografisinde, “Edebiyat Fakültesi’nde okumaya başladım ama yazılarımın çok genç yaşımda gördüğü rağbet beni şımarttı galiba, derslere devam etmedim” demektedir.[3] O tarihe kadar Türkiye’de birkaç romanı daha yayınlanmıştır.

Suat Derviş Almanya’da bulunduğu sırada Alman gazeteleri için hikâyeler, makaleler, fıkralar kaleme alır; aralarında ciddi siyasi yayınların da bulunduğu dergi ve gazetelerde çalışır. Bu süreçte Türkiye’ye de gidip gelmekte, siyasetle ilgilenmektedir. Serbest Fırka’ya üye olur ve Nezihe Muhiddin ile birlikte Fırka’nın adayı olarak 1930’da yapılan belediye seçimlerine katılır.[4] Bir Alman gazetesinin siparişi üzerine Abdülhamit devrinde geçen tarihi bir roman yazar. Almanya’da tefrika edilen Sultanın Karıları çeşitli Avrupa dillerine de çevrilir. Kanserle mücadele eden ve hastalığına Türkiye’de çare bulunamadığı için Almanya’ya gelen babasının ağır tedavi masraflarını çıkarması böylece mümkün olur.

Babasının 1932 yılında vefatı Suat Derviş’in yaşam çizgisinde bir kırılma yaratır. Ailenin eli ekmek tutan bir ferdi olarak geçim yükü artık omuzlarındadır. Aynı yılın kasım ayında yapılan seçimler Hitler’i iktidara taşıyınca Nazi gazeteleri dışındakiler birer birer kapanır. Suat Derviş Almanya’da kurduğu mesleki bağlantılarını geride bırakarak İstanbul’a döner ve sadece roman yazarak hayatını sürdüremeyeceği için gazetecilik yapmaya başlar. Feryal Saygılıgil, Derviş’in bu alanda nasıl bir fark yarattığını şöyle yorumluyor:

“[Gazeteci] Suat Derviş ondan beklenen toplumsal cinsiyet rolüne karşı çıkar ve erkeklerin alanı olan sokağı tercih eder. Gerçekten de onun belki de en ayırt edici tarafı sokakta olması ve sokaktaki insanın sesini duyurmaya çalışmasıdır. Röportajlarıyla İstanbul’un adeta yoksulluk haritasını çıkarır. Küçük esnaftan, işçiye, hamala, çocuk işçiye, sokak çocuklarına, kadınlara, iş arayan genç kadınlara, gündelikçiye, sokakta yaşayan esrarkeşe, işsize, mağara kovuğu gibi yerde barınanlara, bekâr odalarına, Taşhan’ın muhacir kiracılarına kadar gazeteci kimliğiyle söyleşi yapar. Röportajlarının giriş bölümlerinde insanları ve mekânları tasvir edişi edebiyatçı kaleminin güçlü izlerini taşır.”[5]

Gazetecilikte yaptığı röportajlar Suat Derviş’i -kendi ifadesiyle- hayatın gerçekleriyle daha çok karşı karşıya getirmiş ve romancılığını da etkilemiştir.[6] Çimen Günay Erkol, yazarın 1920’li yıllarda kaleme aldığı ilk dönem eserlerinde kamusal alanın yok denecek kadar az yer tuttuğunu; köşklerde, sayfiye evlerinde yaşanan aşkları ve ruhsal çelişkileri konu edindiğini belirtiyor: “Romanlarının temeline aşkı yerleştirmesine rağmen Derviş, tüm kurguyu sadece bu duygunun sorgulandığı kısır döngülerin içine sıkıştırmamaktadır. Yazar, kadının aşk karşısındaki konumunu ele alırken toplumsal ahlâk kurallarının sorgulanışını da romanlarına taşımaktadır.”[7]

Oysa Derviş’in 1937’den sonra yazdığı eserlerine yoksulluk, işsizlik, sömürü, erkek şiddeti gibi temalar hâkimdir. Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır (1937), bir dokuma fabrikasında ölesiye çalıştıkları halde yarı aç yarı tok yaşayan; bu da yetmezmiş gibi erkeklerin zorbalığıyla baş etmeye çalışan işçi kadınları anlatır. İstanbul’un Bir Gecesi (1939), bir zengin düğünü etrafında Türkiye’nin çarpık kapitalistleşmesinin tarihini ve sınıfsal uçurumun derinliğini sunar.

Suat Derviş, 1941’de Türkiye Komünist Partisi (TKP) genel sekreteri Reşat Fuat Baraner ile dördüncü evliliğini yapar. Detayları hakkında pek fazla bir şey bilmediğimiz ilk üç evliliği anlaşılan kısa sürmüştür. Suat Derviş’in Türkiye Cumhuriyeti’nin antidemokratik yasalarından ötürü faaliyetini yeraltında sürdürmek zorunda kalan TKP ile hangi tarihten itibaren, ne şekilde ilişkilendiğini de bilmiyoruz. Bununla birlikte bir toplantıda Baraner’in karısı olarak takdim edilen Suat Derviş’in yükselen itirazı belleğimizde: “Ben yazar Suat Derviş’im. Kimsenin karısı olarak yâd edilemem.”[8]

Baraner ile Derviş, haftalık çıkan ve yirmi altı sayı sonra kapatılan Yeni Edebiyat dergisinde birlikte çalışırlar. Orhan Kemal, Attila İlhan, A. Kadir, Hasan İzzettin Dinamo gibi yazar ve şairleri bir araya getiren dergi sıkıyönetim tarafından kapatılır. Suat Derviş’in hayatı 1942’den itibaren tepetaklak olur. Önce eşi kaçak durumuna düşerek bir sene kadar Kadıköy Mühürdar’da bir tavan arasında saklanır, fakat sonunda yakalanıp hapse girer. Yardım ve yataklıkla suçlanan Derviş Ankara’da sekiz ay tutuklu kalır. İstanbul’a döndüğünde onu zorlu bir mücadele beklemektedir. İmzalı yazıları malum nedenlerle geri çevrildiğinden gazete ve dergilere takma isimlerle yazmaya başlar. Hatta kaleminden çıkan piyesleri ve radyo oyunlarını, kendisine ve hapisteki eşine bakabilmek için arkadaşlarına satar.[9]

1953 yılında, Paris’e ablasının yanına gider Suat Derviş. Bazı romanları (Çılgın Gibi, Ankara Mahpusu) orada Fransızca yayınlanır. Baraner’in hapisten çıkması üzerine 1963’te Türkiye’ye geri döner; yine kendi ifadesiyle iş bulduğu her mecrada (bir çocuk dergisi de dahil olmak üzere) yazmaya devam eder, çeviriler yapar. En önemli romanlarından biri sayılan Aksaray’dan Bir Perihan tefrika edilerek gazete okurlarına ulaşır. 1970’te arkadaşı Neriman Hikmet’le birlikte Türkiye Devrimci Kadınlar Derneği’ni kurar. Sürekli göz altında tutulan Şişli’deki evini devrimci gençlere açıp onları gizlediği için 12 Mart döneminde gözaltına alınır. 23 Temmuz 1972’de, şeker hastalığının bedeninde yarattığı tahribat sonucu hayatını kaybeder.

 

[1] Serdar Soydan, “Suat Derviş ve Eserleri”, Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır (İstanbul: İthaki Yayınları, 2018) içinde, s. 247-265.

[2] Suat Derviş, Anılar, Paramparça, İstanbul: İthaki Yayınları, 2017, s. 245.

[3] A.g.e. s. 244.

[4] Çimen Günay Erkol, “Suat Derviş’in Gözünden İstanbul’un Bir Gecesi”, İstanbul’un Bir Gecesi (İstanbul: İthaki Yayınları, 2018) içinde, s. 7-14.

[5] Feryal Saygılıgil, “Sokakta Bir Gazeteci: Suat Derviş” https://cins.ankara.edu.tr/11_2.pdf

[6] Anılar, Paramparça, s. 245.

[7] Çimen Günay, “Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatında Suat Derviş’in Yeri”, http://www.thesis.bilkent.edu.tr/0001683.pdf

[8] https://bianet.org/bianet/kadin/185257-suat-dervis-kimsenin-karisi-olarak-yad-edilemem

[9] Anılar, Paramparça, s. 254.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.