Küçük Kadınlar’ın yazarı Louisa May Alcott, çalışan kadınların hikâyesini son derece içerden, ince gözlemlerle, mesaj endişesinin metni kurutmasına izin vermeden anlatır. Alcott, ücret karşılığı çalışmayı bağımsızlığa giden bir yol olarak görür ancak yolun zorluklarının da farkındadır.

Little Women[1] (Küçük Kadınlar) (1868) romanından uyarlanan aynı adlı filmi[2] izlediğimde pek çok ayrıntıyı hatırlamadığımı fark ettim. Ne de olsa kitabı ilkokulda okumuş, okuyucuların ezici çoğunluğu gibi ben de March kızlarından en çok Jo’yu sevmiş ve yoluma devam etmiştim. Jo March’ın sürekli para kazanma telaşı içinde olması ise hatırlamadığım ayrıntılardan biriydi. Elbette Jo’nun upuzun, güzel saçlarını kestirip sattığını hatırlıyordum ama o kadar. Çocuklar böyle şeyler yapar diye düşünmüş olmalıyım. Eh, nihayetinde aynı dönemlerde Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarını da okuyordum. Lakin filmi izlediğimde 1868 yılında yayımlanmış bir çocuk kitabının, Jo başta olmak üzere tüm çocuk-kadın kahramanlarının, para kazanmak zorunda olması ve çalışması şaşırtıcı geldi. Neredeyse yarım asır sonra romana[3] geri döndüğümde para meselesinin daha ilk sayfada yer aldığını gördüm. Dört kız kardeşin en büyüğü Meg “Fakir olmak ne kötü” derken en küçükleri Amy “Bazı kızların pek çok güzel şeyi varken bazılarının hiçbir şeyinin olmaması adil değil” diyordu. Konu ise çok çalışmalarına rağmen sadece birer dolarlarının olması ve Noel için ne kendilerine ne de başkalarına hediye alamayacak olmalarıydı. Meg zengin bir ailenin çocuklarına mürebbiyelik yaparken, bir dönem Jo, bir dönem Amy March halanın yanında çalışır. Yaşlı, topal March Hala’nın kendisine hizmet edebilecek güçlü kuvvetli birine March ailesinin ise paraya ihtiyacı vardır çünkü. Bazen de Jo çocuk bakar veya New York’ta pansiyondaki kadın öğretmenin dikişlerini diker.

Oysa ki aşina olduğumuz 19. yüzyıl Anglo Sakson romanlarında ne aristokrat ne de yoksul olan orta sınıf kahramanlar içinde çalışan kadın kahraman sayısı çok azdır ve para ile ilişkileri genellikle evlilikleri bağlamında, erkekler üzerinden dolaylı olarak mesele edilir. Erkek kahramanların ise hayatlarını nasıl kazandığı detaylı aktarılmaz, ya “küçük bir servet kalmıştı”, “büyük bir servete konmuştu” gibi kalıplarla geçiştirilir ya da şayet bir meslekleri varsa bunlar rahiplik, avukatlık ve doktorluk olurdu. Ellen Moers’e göre “19. yüzyıl İngiliz romanında … (i)ş sahibi olmak orta sınıflar için geçerli bir olasılık gibi görünmüyordu: yani hizmetlerini para için kiralamak, belirli saatlerde belirlenen görevleri yerine getirmek, kişinin uyanık olduğu saatlerin büyük bir kısmında varlığının kontrolünü bir işverene teslim etmek. Büyük Umutlar’ın kara gölgesi Viktorya dönemi romancıları için bile ‘iş’ konusunun üzerine düşmüş, karanlıkta bırakmıştı”[4] (74).

Ancak kadın kahramanlar ve hayatlarının idamesi konusunda Jane Austen özel bir ilgiyi hak eder. Alcott’dan yaklaşık elli yıl önce yazan Austen’ın kurgusunda kadın kahramanlar çalışmaz ancak evlilik, koca adaylarının yıllık gelirlerinin dikkatle karşılaştırıldığı, ince hesaplamalara dayanan, çok ciddi bir iştir. Mina Urgan biraz da alaya alarak sayfalarca Austen’ın bu düzenlemelerinden bahseder: “Pride and Prejudice’de (Gurur ve Önyargı) Albay Fitzwilliam ‘toplumun hangi katmanında olursa olsun, paraya biraz dikkat etmeden evlenmeyi göze alabilenler çok az sayıdadır’ der. Gene aynı romanda beş kızı olan Mrs. Bennet, Bingley’in geldiğini duyar duymaz ‘büyük bir serveti, yılda dört beş bini olan bekâr bir erkek bizim kızlar için ne güzel!’ diyerek kendinden geçer. Arkadaşı gibi bekâr olan Darcy’nin yılda on bin sterlin geliri olduğu haberi ise beş dakika içinde evlenecek yaştaki bütün kızlar ve anaları tarafından öğrenilir.” Austen’ın Emma romanının başkahramanı da evde kalmanın hor görülmesinin nedeninin yoksulluk olduğunu şöyle ifade eder: “Çok dar gelirli bekâr bir kadın, gülünç ve sevimsiz bir kız kurusu olur… Ama servet sahibi bekâr bir kadın her zaman saygıdeğerdir”[5] (892-94).

Charlotte Bronte her ne kadar Austen için “şiir olmaksızın mantıklı olabilir, gerçek (hatta hakikatten daha gerçek) olabilir ama büyük olamaz” yazsa da[6] kendisi de The Professor (Profesör)[7] (1856) adlı ilk romanının önsözünde biçim konusunda “yalın ve gösterişsiz bir tarzı” yeğlediğini belirterek şöyle der: “olay konusunda bir dizi ilke benimsemiştim. Kahramanımın… hiçbir zaman hak etmediği tek bir şilini almaması, hiçbir ani dönüşün onu bir anda servete ve yüksek bir konuma kavuşturmaması, ne kadar küçük geliri olursa olsun bunu alnının teriyle kazanması… hatta güzel bir kızla ya da yüksek sınıftan bir hanımla bile evlenmemesi gerektiğini söyledim. Ancak… yayımcıların bu dizgeyi çok ender olarak onayladıklarını, buna karşılık daha yaratıcı ve şiirsel şeyler… daha sevecen, soylu ve dünyevilikten uzak duygularla uyum içinde bir şeyler istediklerini görüyorum”. Gerçekten de Bronte ikinci romanını yani Jane Eyre’ı yazar ve tarihe geçerken, iyi bir aileye sahipken öksüz kalmış, iyi eğitimli ama beş kuruşsuz ve yaşamak için çalışmak zorunda olan orta sınıf bir erkek ve bir okulda öğretmenlik/yöneticilik yapan bir kadını anlattığı ilk romanı The Professor (1856) (Profesör) ancak ölümünden sonra yayımlanır. Jane Eyre’dan sonra yayımlanan ve melodram ve romans dozunu azalttığı romanı Shirley [8] (1849), biri amcasının yanında kalan, çalışmasına izin verilmeyen Caroline, diğeri ise yüklü bir servete doğan Shirley adlı iki kadın hakkındadır. Bronte, Shirley’i ailesinin ölümünden sonra kalan servetiyle yatırımlar yapıp, malî kararlar veren biri olarak kurgulamıştır ki Viktoryen dönemde kadınlardan beklenen değil yatırım yapmak, yemekten sonra önemli konuları konuşan erkekleri rahatsız etmemek için yalnız bırakmaktır. Romanın önsözünde Bronte okuyucularını uyarır: “Romans benzeri bir şeyler okumaya hazırlandıysan daha fazla yanılamazdın ey okur. Tutku, melodram, uyarıcı bir şeyler mi bekliyorsun? Duygu, hülya ve şiir mi umuyorsun? Beklentilerini düşür… önünde uzanan, gerçek, soğuk ve sağlam bir şey; romantik olmayan bir şey tıpkı Pazartesi sabahı gibi.”

O esnada okyanusun karşı kıyısında Louisa May Alcott (1832-1888) bir yandan Ralph Waldo Emerson’ın kızı Ellen ile Flower Fables adını verdikleri bir hikâye serisi yazıyor, bir yandan dikiş dikerek para kazanmaya çalışıyordu. Annesi Abigail, Boston’un saygıdeğer May ailesine mensup, köleliğe karşı mücadele eden, kadın hakları gibi dönemin reform hareketlerine aktif olarak katılan, bir yandan da aileyi finansal olarak suyun üzerinde tutmak için çeşitli işlerde çalışan, mücadele eden bir kadın. Eğitimci ve reformist baba Bronson ise biraz değişik. Bronson Alcott, Transandantalist Kulüp olarak bilinen, Ralph Waldo Emerson, Henry David Thoreau gibi yazar ve filozoflarla birlikte kurdukları bir oluşumun içinde yer alan, kurduğu Temple School’u uyguladığı öğretim metodunun benimsenmemesi nedeniyle kapatmaya zorlanan, kulüp üyeleriyle birlikte sadece bir yıl yaşayan Fruitland adlı komünal bir çiftlik kurmayı denemiş biri. Sürekli yoksulluk sınırında yaşayan Alcott ailesi için Emerson, Nathaniel Hawthorne gibi dostlarının yardımları hayatî önemdedir. Annesi Abigail sosyal hizmet uzmanı olarak çalışırken, Lousia May yazdığı öykülerin telifiyle, diğer kız kardeşleri de mürebbiyelik yaparak ve ders vererek aileye destek olmaya çalışırlar. Küçük Kadınlar’ın Barnes&Nobles baskısına önsöz yazan Camdeille Cauti’ye göre “Bronson, ailesinin kendi sosyal teorilerine uygun yaşamasını geçinmelerinden daha çok önemser… Neredeyse tüm finansal sorumlulukları karısı ve kızlarının üzerine yıkan Bronson, kendisini çalışan biri olarak değil dâhi filozof olarak kurgulamıştır” (39). Cauti, “Bronson Alcott’ın ailesiyle ilişkilerinin oldukça yetersiz olduğunu bilen bir okuyucu için Küçük Kadınlar’daki baba March’ın yumuşak gücünü, mükemmelliğini ve kızlarına olan duygusal desteğini, ailesine bağlılığını okumak dokunaklı olacaktır” (40) diye ilave eder.

Lousia May’in de dört kız kardeş olduklarını, kız kardeşlerden Elizabeth’in tıpkı romandaki Beth gibi kızıldan öldüğünü, en küçük kardeşin Amy gibi resim yaptığını, hatta Lousia May’in yazdığı The Rival Painters ve The Rival Prima Donnas adlı öykülerin, romanın başkişisi Jo’nun yazdıklarıyla aynı ismi taşıdığını da dikkate alarak hiç zorlanmadan Küçük Kadınlar’ın yarı-otobiyografik olduğunu söyleyebiliriz. Roman kişilerinin yani annenin ve dört kız kardeşin yoksullukları, şikâyetleri ile Alcott ailesinin hayatı arasındaki benzerlik de çok açık. Kitap, Meg’in yirmi beş dolarlık kumaş aldığı için suçluluk hissedip “Sally’nin istediği her şeyi aldığını ve ben alamadığım için bana acıdığını gördüm. Önemsememeye çalıştım ama zordu, yoksul olmaktan usandım” (547), demesi, Jo’nun öyküsü ödül kazandığında yüz dolar (520), kitabı için üç yüz dolar almasının (526) bütün aileyi sevince boğması, borçların ödenmesi gibi ayrıntılarla dolu. Ancak Lousia May’in bir yazar olarak başarısının, kendi deneyimini –tuhaf baba, Concord’daki değişik çevre, çalışma hayatı gibi– norm olarak kabul etmesi ve uygulanabilir bir ideale dönüştürme yeteneği olduğunu düşünüyorum. Bu durum Louisa May Alcott’un kurgusunun o dönem için nadir görülen bir modernliğe sahip olması ile sonuçlanmış. Küçük Kadınlar’ı okurken 1860’larda yazıldığına inanmak oldukça zor. Savaşa katıldığı için ortalıkta olmayan bir baba –ki döndüğünde de romanda önemli bir yer işgal etmez– ve kadınlardan ibaret bir ev halkı. Jo ve Meg’in çalışması ise garsonluk, ders verme, kütüphanede çalışma gibi geçici, tesadüfen bulunmuş işler yapan bugünün üniversite öğrencilerinin çalışmasına benziyor. Daha önemlisi ise, neredeyse çağdaşı sayılacak Bronte, George Elliot gibi diğer yazarların kahramanlarından farklı olarak, Alcott’un kahramanları bekâr bir kadın olarak çalışmalarına rağmen saygınlıklarını veya sınıfsal statülerini kaybetmiyorlar.

Lousia May Alcott’un Küçük Kadınlar’dan daha önce ve yetişkinler için yazdığı, üstelik 19. yüzyıl ortalarında çalışan bekâr kadın kahramanların ayrıntı değil bilakis ana konu olduğu, “tıpkı pazartesi sabahı gibi romantik olmayan” bir romanı bulunmakta. Bronte’nin Profesör romanı ile benzer nedenlerle, yazılmasından çok sonra ancak 1873’te yayımlanabilen ve halen az bilinen Work: A Story of Experience[9] (İş: Bir Deneyim Hikâyesi) adlı roman bugün feminist manifesto olarak değerlendiriliyor. Madeleine Stern’e göre “İş Alcott’un feminist ilkelerinin bir ifadesidir ve on dokuzuncu yüzyılda feminist ideolojiyi tanımlayan aile, eğitim, oy hakkı, emek ve sosyal yaşamın ahlaki reformunu kapsayan geniş bir dizi inancı popüler, okunabilir biçimde sentezlemeye yönelik büyük bir çabadır”[10] (191). Alcott’un annesine ithaf ettiği bu roman şöyle başlar:

“‘Betsey teyze, yeni bir Bağımsızlık Bildirgesi var.’

‘Allah aşkına ne demek istiyorsun çocuk?’

‘Yani artık reşit olduğuma göre kendi başımın çaresine bakmamın önünde hiçbir engel kalmadı… Beklemeye niyetim yok… peri masallarındaki gibi dünyayı gezmek ve talihimi aramak istiyorum… Kendime bakacak kadar büyüdüm; bir erkek olsaydım çoktan bunu yapmam gerektiği söylenecekti bana…’ Christie konuşmasını ekmek teknesindeki enerjik gösterilerle vurguluyordu, hamuru sanki kaderiymiş gibi yoğuruyor ve kendisine uyması için şekillendiriyordu.”

Kaderini kendi elleriyle şekillendirmek isteyen Christie adlı başkahramanın evden ayrılma talebiyle başlayan Alcott’un bu romanı, aslında mütevazı, gösterişsiz, genç bir kızın büyüme ve olgunlaşma hikâyesidir.

Şehre giden Christie, Boston’daki iş bulma ajansına ev hizmetçiliği için başvurur. Mürebbiye olmak için yeterli eğitimi yoktur ama “gururumu cebime koyacağım ve çalışacağım. Ev işlerini severim ve iyi yaparım…Betsey Teyze için yapmak beni alçaltmıyorsa başkaları için yapmak neden alçaltsın üstelik karşılığında para ödeyeceklerse? İstediğim bu değildi ama boş oturmaktan iyidir” (18) diye düşünür ve haftada 2.50 $ ücretle çalışmaya başlar. Alcott, ücret karşılığı çalışmayı bağımsızlığa giden bir yol olarak görür ancak yolun zorluklarının da farkındadır. Mesela dönemin çoğu kadınının olduğu gibi, Christie’nin de sahip olduğu tek beceri, işgücü piyasasında değeri olmayan ev işleridir. Christie evde çalışmanın tuzaklarını kısa sürede görür: aileye, bir aile üyesinin tüm bağlılığı ve sadakati ile hizmet etmesi beklenirken, ailenin kendi ismini kullanmasına bile izin verilmeyen (evin hanımı ismini çok uzun bulmuştur), sürekli aşağılanmalara maruz kalan üyesi olduğunu çok geçmeden fark eder. Kısa süre sonra bir beceri geliştirmesinin gerekli olduğunu anlar, hizmetçiliği bırakır ve daha sonra aktris, mürebbiye, refakatçi olarak çalışır, bir fabrikada terzilik de dâhil bir dizi iş yapar. Küçük Kadınlar romanında baba figürünün silikleştirilmesine benzer bir hafiflik bu romanda da vardır. Christie evlenir ve akabinde dul kalır. Alcott, kocayı çok kısa sürede öldürerek sahneden alır, bu arada Christie’yi de küçük bir kız çocuğunun annesi yapar. Bu romanda da kahramanının etrafına kadınlardan bir koza örmüştür.

Alcott, çalışan kadın hikâyesini son derece içerden, ince gözlemlerle, mesaj endişesinin metni kurutmasına izin vermeden, kanlı canlı gerçek bir deneyim gibi anlatır. İş: Bir Deneyim Hikâyesi şaşırtıcı biçimde güncel, olayların işverenin değil, hizmetçinin, çamaşırcının, aşçının bakış açısıyla anlatıldığı, realizm dozu yüksek bir roman. Ancak romanı feminist manifesto haline getiren bana kalırsa kadınlar arası dostluğun, birbiriyle dayanışmanın öneminin altını çizmesi. İntihara kalkıştığında Christie’nin hayatını başka bir kadının kurtarması, çalışan kadınların haklarını savunan bir aktivist olup “elleri iğneden sertleşmiş, mürekkeple lekelenmiş, zor işlerden nasır tutmuş” (349) kadınlarla el ele yürümesi ve ille de son sahne: şişman, anaç, çamaşırcı Mrs. Wilkins, güzel Bella, düşmüş Letty, siyah aşçı Hepsey, yaşlı Quaker Mrs. Powers, Christie ile kızı Ruth aynı masanın etrafında oturmuştur. Christie’nin yaptığı etkileyici konuşmayı hatırlatan Mrs. Wilkins “kadınların uzun süre yalnız kaldıklarını ve şimdi bu tür etkileyici, teşvik edici görüşlere ihtiyacı olduğunu” söylediğinde Christie şöyle der: “…çalışarak veya konuşarak, artık hangisi uygunsa, üstüme düşeni yapacağım… Daha iyi zamanlar için hepimizin hazırlık yapması gerekiyor. Tıpkı bizim burada yaptığımız gibi, birbirimizi tanımaya, eğitmeye, yardım etmeye ve sevmeye çalışarak hazırlanmamız gerekiyor”. Daha sonra “dürtüsel bir jestle Christie ellerini arkadaşlarına uzattı, bu, mutlu sonun gelmesi için acele eden ve üzerine düşeni yapmaya hazır, yaşlı, genç, zengin, fakir, siyah, beyaz bir sevgili kız kardeşler birliği idi” (358).

Belki de bu sahnenin bana dokunmasının nedeni, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının konuşulduğu ve tüm feministlerin canhıraş hayat hakkımızı savunduğu şu günlerde yaşıyor olmamızdır.

 

“Mutlu sonun gelişini hızlandırmak için her biri üzerine düşeni yapmaya hazır.”

[1] Alcott, Louisa May. Little Women. New York: Barnes&Noble Books, 2004.

http://www.gutenberg.org/ebooks/514

[2] https://www.imdb.com/title/tt3281548/

[3] Küçük Kadınlar’ın ilk bölümü 30 Eylül 1868’de yayınlandığında büyük beğeniyle karşılanır ve bir ay içinde ilk baskısı biter. Alcott bunun üzerine ikinci bölümü yazar ve bu bölüm Good Wives (İyi Hanımlar) adıyla 14 Nisan 1869 yılında yayımlanır. Sonraki baskılarda ise iki bölüm Küçük Kadınlar adıyla tek kitap olarak yayınlanırken Türkiye’de iki ayrı kitap olarak yayınlanır ve İyi Hanımlar’dan habersiz benim gibi okuyucular ise hafızalarını suçlar. Dolayısıyla hem Türkçe baskıların çoğunun “kısaltılmış metinler” olması hem de iki bölümün bir arada olması nedeniyle kitabın İngilizce baskısından yararlandım.

[4] Moers Ellen. Literary Women. New York: Doubleday & Company Inc., 1976.

[5] Urgan Minâ. İngiliz Edebiyatı Tarihi. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2003.

[6] Moers, a.g.e. sf.78

[7] Bronte Charlotte. Profesör. Çev. Gamze Varım. İstanbul: Oğlak Yayıncılık, 2001.

[8] http://www.gutenberg.org/ebooks/30486

[9] http://www.gutenberg.org/ebooks/4770

[10] Stern, B. Madeleine. Critical Essays on Louisa May Alcott. Boston: G.K. Hall&Company, 1985.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.